Diyanet Fetva Kurulu
Soru
Camideki eski halıları veya diğer kullanılmayan eşyayı satarak caminin ihtiyaçları için kullanmak caiz midir?
Cevap
Benzer fetvalar
Camilere konan şeyler genellikle vakıftır. Vakıf olan bir şey yerinden alınamaz. Alınmış ise iade edilmesi gerekir.
Aleykümselam. 'Bu camiye' diyerek topladığınız parayı o camiye aktarmanız gerekir. Aksi takdirde hile yapmış olursunuz.
Kural şöyledir: Bir vakıf, vakfedildiği alanda kullanılır, başka bir yere kaydırılamaz. Sizin caminiz için vakfedilen demiri o camide kullanabilirsiniz. Arttı ve orada kullanılamıyorsa, başka bir caminin inşaatına gönderirsiniz. Bunları yapmak gerçekten mümkün olmuyorsa satıp köyün diğer kamusal nitelikli yatırımları için kullanabilirsiniz.
Şahıslara taalluk eden yani sahibi filanca kişidir diyeceğimiz bir malı ne camiye ne de başka bir yere sahibinin izni alınmadan kullanamayız. Bu tam olarak bir kul hakkı olur, kullanan da tazmin eder. Bunun haricinde köylünün ortak malı yani kamu malı niteliğinde bir malı köyün camisi için kullanmakta herkesten izin alınması gerekmez zannederiz.
Mezarlık olarak vakfedilen bir yerin, bu hizmette kullanılması mümkün olduğu sürece başka bir hizmete tahsisi uygun değildir. Uzun müddet cenaze defnedilmese bile, bu yerin kabristan olarak muhafaza edilmesi münasip olur. Zorunlu bir durum olmadıkça böyle bir kabristanı satmak, üzerine bina yapmak ya da benzer tasarruflarda bulunmak için ölü kemiklerini başka bir mezarlığa nakletmek doğru bir davranış değildir. (İbn Âbidîn, Reddü’l-muhtâr, 5/58; 6/428) Ancak başka bir alternatifin olmadığı ya da kamu menfaatinin gerektirdiği durumlarda, mezarlık başka bir yere nakledilerek yeri, cami vb. amaçlar için kullanılabilir.
Selamünaleyküm. Cami, mü'minlerin simgesi ve birinci adresleridir. Camilerin çokluğu genel olarak İslam'ın izzetini belgeler. Bu nedenle camilerin çoğalması için gayret ederiz. Bir yerde ikinci caminin inşası için birincinin dolması diye bir şart yoktur. Yakınlık dikkate alınarak ikinci cami ihtiyacı belirlenebilir. Yakınlık uzaklık belirlenirken de istişare ederek bu karar verilmelidir. Çevrede ikamet eden namazlı mü'minlerle ve müftülük makamı ile istişare edilip karar öyle verilmelidir.
VAKIF konusundaki diğer fetvalar
Bir malın vakıf olduğuna dair vakfiyenin bulunması veya resmî kayıt şart değildir. Güvenilir kişilerden müteşekkil şahitlerin şehâdeti ile de bir yerin vakıf olduğu dinen sabit olur. Ancak vakıf malının başkasının eline geçip zayi olmaması için ilgili mercilerce kayıt altına alınması ihmal edilmemelidir. Vakıf olduğu sabit olan bir yerin vakıf amacı dışında kullanılması, hibe edilmesi veya usûlüne uygun bir istibdâl işlemi (vakıf taşınmazın, aynı değerde veya daha değerli bir başka taşınmazla takası) dışında başkalarına satılması caiz değildir. Vakıf malını bedelsiz olarak zimmete geçirme konusunda vebal açısından şahıs veya kamu kuruluşu arasında dinen herhangi bir fark yoktur. Buna göre vakıf malını vakıf olmaktan çıkaran kişiler veya kurum ve kuruluş yetkilileri, bu konuda taksir ve ihmali olanlar veya buna göz yumanlar dinî yönden sorumludurlar. Kaldı ki, istibdâl şartlarına uymayan tasarruflar sonucunda herhangi bir vakıf malının vakıf olma özelliğini yitirmesi söz konusu değildir. Bu bağlamda camilere veya halkın hizmetine tahsisli olarak vakfedilen fakat zamanında resmî tescili yapılmadığından dolayı, sonradan çıkarılan yasalarla kamu/belediye mülkiyetine geçirilen taşınmazların vakıf niteliği sona ermez. Bu sebeple söz konusu taşınmazlar, vakfedildikleri cihete tekrar tahsis edilmelidir. Bunun için gerekli işlemleri yapmak hem kamunun hem de ilgili taşınmazın vakıf olduğunu bilen kimselerin görevidir. Girişimlere rağmen vakıf niteliği tekrar kazanılamaz ve o gayrimenkul, çeşitli yollarla özel ya da tüzel kişilerin mülkiyetine geçerse bu durumda o taşınmazı vakıf olmaktan çıkaran kişiler dinen sorumlu olurlar. Bu durumda vakıf malına, satın alma veya miras yoluyla sahip olan kişiler, imkânları nispetinde o malı aslî kimliğine kavuşturmaya çalışmalıdırlar.
Karşılık şart koşulmaksızın bir malın hayatta iken başkasına temlik edilmesine “hibe” denir. Hibe iki taraflı bir akit olup, tarafların irâde beyanı ile kurulur; hibe edilen malın teslim-tesellümü ile tamamlanır. Hibenin geçerli olması için bağışlama anında akit konusu malın mevcut olması, malum ve belirli bulunması, bağışlayana ait olması ve tarafların rızalarının bulunması şarttır. (İbn Rüşd, Bidâyetü’l-müctehid, 4/112; Merğînânî, el-Hidâye, 3/222) Usûlüne uygun olarak yapılan ve teslimi tamamlanan hibe akdinden dönmek kural olarak caiz değildir. Hz. Peygamber (s.a.s.) bunu kınamıştır. (Buhârî, Hibe, 14 [2589]; Müslim, Hibât, 5-8 [1622]) Ancak Hanefîler hibeyi kabul eden kişinin rızası veya hâkim kararı ile hibeden dönülebileceğini kabul etmişlerdir. (Merğînânî, el-Hidâye, 3/227) Buna göre bir kimse hayatta iken yapmış olduğu hibeden geri dönme hakkına sahiptir. Ama onun ölümünden sonra çocuklarının bu hibeyi iptal etme hakları yoktur.
Kişi, sağlığında malları üzerinde dilediği gibi tasarrufta bulunma hakkına sahiptir. Mallarını yoksullara veya hayır kurumlarına bağışlayabilir. Vakfın sahih olması için vakfeden kişinin akıllı ve ergenlik çağına erişmiş olması ve vakfın ebedî olması gerekir. Hz. Peygamber (s.a.s.), Fedek ve Hayber arazilerindeki hisselerini Müslümanların yararına vakfetmiştir. (Buhârî, Vesâyâ, 1 [2739]; Ferâiz, 3 [6725]; Müslim, Cihâd, 52-54 [1759]) İbn Ömer’den rivâyet edildiğine göre; Hz. Ömer’in payına Hayber’den bir arazi isabet etmiş, Hz. Ömer de (r.a.) Hz. Peygamber’e (s.a.s.), “Ya Resûlallah, Hayber’den elime öyle bir toprak parçası geçti ki şimdiye kadar bundan daha değerli bir mala sahip olmamıştım. Bana neyi tavsiye buyurursunuz?” demişti. Hz. Peygamber de (s.a.s.); “İstersen aslını (kendine) bırakır, menfaatini tasadduk edersin.” buyurdu. Bunun üzerine Hz. Ömer, satılmamak, hibe edilmemek, mirasçılara intikal etmemek üzere; fakirler, akraba, köleler, misafirler ve yolcular için tasadduk etti. Onu idare edenin mülküne bir şey geçirmeksizin, normal ölçüler içinde yemesi ve yedirmesinin serbest olduğunu belirtti. (Buhârî, Şurût, 19 [2737]; Vesâyâ, 22, 28-29 [2764, 2772-2773]; Müslim, Vasıyyet, 15 [1632]) Hz. Osman da Medine’deki Rûme kuyusunu satın alıp bütün Müslümanların yararına tahsis etmiştir. (Tirmizî, Menâkıb, 19 [3699, 3703]; Nesâî, Cihâd, 44 [3182]) Ancak kişi malını vakfederken, mirasçıların mağdur olmamasına dikkat etmesi uygun olur.
İslam yardımlaşma ve dayanışmayı teşvik etmiş, Allah yolunda infaka önem vermiştir. (el-Bakara, 2/148, 197; el-Âl-i İmrân, 3/92, 134; el-Mâide, 5/2; Buhârî, Tefsîr, Hûd 2 [4684]; Müslim, Zekât, 36 [993]) Bu çerçevede hizmet veren vakıf, dernek vb. hayır kuruluşları, hizmetlerinin sürekliliğini sağlamak için bağış dışında farklı gelir elde etme yöntemlerine de başvurmaktadır. Bunlardan birisi de kuruluş yararına kermes, fuar vb. etkinlikler düzenlemektir. Bu etkinliklerde zaman zaman katılanların bir kısmına çekilişle hediye verilmektedir. Dinimiz her hususta olduğu gibi yardımlaşma ve dayanışma için yapılan etkinliklerin de amaç, kaynak ve yöntem itibarıyla meşru olmasını emreder. Maksat vakıf veya derneğe gelir sağlamak olsa bile başta kumar olmak üzere dinî ilke ve hükümlere aykırı uygulamalar caiz değildir. Fuar vb. etkinlik alanına girmek ve alanda sunulan hizmetlerden yararlanmak için bilet satılarak katılanların bir kısmına çekilişle hediye dağıtılmasında sakınca yoktur. Zira bu durumda bilet parası, çekiliş için değil, düzenlenen etkinlik için alınmaktadır. Ancak çekiliş yoluyla hediye verme dikkate alınarak fazladan bir ücret ilave edilmesi veya bilet ücretinin herhangi bir hizmet karşılığı olmadan sırf çekilişe katılmak için alınması durumunda yapılan uygulama kumar kapsamına girer ve caiz olmaz. Müslümanların yardım organizasyonlarında meşru olmayan yöntemlerden uzak durmaları, bağış ve gelirlerini meşru yollardan sağlamaları gerekir. Zira Allah katında bir şeyin hayır niteliği kazanması hem kaynağının hem de yönteminin helal ve meşru olmasına bağlıdır.