Diyanet Fetva Kurulu
Soru
Kul hakkının önemi nedir ve ihlali durumunda nasıl ödenir?
Cevap
Benzer fetvalar
Dinimiz, kul haklarına çok önem vermiş ve inananların bu haklara karşı duyarlı ve saygılı olmalarını emretmiştir. Ayrıca kul hakkı ihlalinde, hakkı ihlal edilen kişi affetmedikçe hiç kimse tarafından affedilemeyeceği de belirtilmiştir. Vedâ hutbesinde Resûlullah (s.a.s.), “Ey insanlar! … Sizin canlarınız, mallarınız, ırz ve namuslarınız, bu beldeniz içinde, bu ayınızda, bu gününüzün haramlığı gibi Rabbinize kavuşuncaya kadar birbirinize haramdır (dokunulmazdır)…” (Buhârî, Hac, 132 [1739, 1741]) buyurmuştur. Resûlullah (s.a.s.) ayrıca şöyle buyurmuştur: “Kimin yanında kardeşine ait bir hak varsa, o haksızlıktan dolayı hak sahibiyle helalleşsin. Gerçek şu ki, (kıyamette) asla dinar ve dirhem (altın ve gümüş) yoktur. Kardeşinin hakkı için kendi sevaplarından alınmadan evvel, (dünyada) onunla helalleşsin. (Âhirette) zalimin (o hakkı karşılayacak) sevapları bulunmazsa kardeşinin günahlarından alınır da o zalimin üzerine atılır.” (Buhârî, Rikāk, 48 [6534]; Mezâlim, 10 [2449]) Bu ve benzeri gerekçeler nedeniyle hacca giden kişinin yolculuğa çıkmadan önce çevresindekilerle ve hukuku olan kimselerle helalleşmesi, haccın âdâbından sayılmıştır. Ancak helalleşme, haccın sıhhatinin şartlarından olmadığı için helalleşmeden hacca giden kişinin haccı geçerlidir.
İslâm dininde ibadetler, Allah ve Resûlü tarafından belirlenmiştir. Ne Kur'ân’da ne de Sünnet’te “kul hakkı namazı” diye bir namazdan söz edilmiştir. Kişinin kul hakkından kurtulmasının yolu, hak sahibine hakkını vermesi ve onunla helalleşmesidir. Yaptığı zulüm için de Allah’a tevbe etmelidir. Kul hakkı konusunda Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Kimin namus veya herhangi bir konuda (din) kardeşine yaptığı bir haksızlık varsa, altın ve gümüşün fayda vermeyeceği (kıyamet günü) gelmeden önce onunla bugünden helalleşsin. (Aksi takdirde) kendisinin sâlih amelleri varsa, yaptığı zulüm miktarınca onlardan (sevabından) alınır (ve hak sahibine verilir). İyilikleri yoksa haksızlık yaptığı kardeşinin günahından alınır ve onun üzerine yüklenir.” (Buhârî, Mezâlim, 10 [2449]; Rikâk, 48 [6534])
Mü’min olarak dünya hayatımızı cenneti kazanmak için yaşıyoruz. Rabbimiz de bizi dünyada güzel işler yapmak için, imtihan olmamız için yaratmıştır. Cenneti istememizi, isterken de Firdevs cennetini istememizi vurgulamıştır. Bir yarış yerindeyiz âdeta, kulluk yarışı. Farzları yapar, haramlardan kaçınırız ve nafileler ile yarıştaki yerimizi belirleriz. Böyle bir kulluk sınav yerindeyken hatalarımız karşısında Rabbimize sığınır tövbe ederiz ama kul hakkı olunca orada da helallik devreye girer, girmeli. Tövbe ederiz hatamızdan dolayı ama maddi veya manevi birisine zarar verildiyse tövbenin yanında helallik alırız ki ahirete kalmasın. Bu helallik durumu ahirete kalmamalı. Ahirette herkes kendi derdine düşecek, bir “subhanallah” daha fazla söyleseydim diye derdimiz olacak amellerimiz için. Zerre kadar yaptığımız iyilik veya kötülük hesabı yapılacakken kul hakkını ahirete bırakmak tehlikeli olacaktır. Kul hakkına girilen kişi ahirette bizi affeder mi bilemeyiz. Bildiğimiz şey; hakkına girilen kişi ile helallik ahirette önce yaptığımız sevaplarımızı ona vermek, eğer yeterli gelmezse onun günahlarını yüklenmek olarak olacak maazallah. Bu sebeple dünyada ne yaparsak yapalım helallik alarak bu dünyadan ayrılalım. Helallik alamadan karşı taraf öldüyse maddi ise hak; mümkün ise ailesine bu maddiyatı teslim etmeli, onun adına sadakalar vermeli. Manevi bir hak ise onun adına dua etmek, istiğfar etmek, sadakalar vermek de yapılabilir. Rabbim o çetin gücün azabından bizi korusun, kul hakkı olmadan Rabbimizin huzuruna gitmek için mücadele edelim. Rabbim yardımcımız olsun.
Selamünaleyküm. Allah o gün yardımcımız olsun; karşılaşalım veya karşılaşmayalım, durum ağırdır. O kişiyle karşılaşsan o ağır, onu yaratan ile karşılaşsan o daha ağır. Kul hakkını düzeltip ahirete gitmekten başka çaremiz yoktur.Evet, orada da helalleşmek mümkündür ama bu bizim ibadetlerimizden öbürüne verilmek yoluyla olacaktır. Allah Teâlâ bir yolla onu râzı edebilir ama böyle bir garanti yoktur, umuttur o sadece. Karşımızdakinin zararı telafi edilebiliyorsa açıklamaya gerek olmayabilir. Allah yardımcımız olsun.
İhlasın yeri kalptir. Müminin kalbinde ihlas varsa organları o ihlası dışarı yansıtır. Biz bu yansımayı şöyle izleyebiliriz: Tevhid pratiği vardır ve şirkin her türlüsünden korunulmuştur. Açık ve gizli putlar müminin hayatında etkin değildir. Şahıslar belli bir noktayı onun kimliğinde aşamaz. Bu şahısların diri veya ölü olması fark etmez. Müminin kalbi Allah sevgisi ve yaygısı ile doludur. Bu sevgi ve saygının bir sınırla sınırlandırılması da mümkün değildir. Sonra peygamber aleyhisselam gelir. Yalnız o da büyük bir sevgi ve saygı ile yerini aldığı halde Allah tealanın makamına yakın tutulmaz. Ondan sonra da ümmetin diğer büyükleri gelir ama hepsi bir kul ve insan olarak görülür. Hiçbirine uluhiyet anlamına gelebilecek bir yer verilmez. Az veya çok riyadan uzak durulmuştur. Allah için yapılan bir işi kullara sunar gibi düşünmek anlamındaki riya içten içe ibadetleri bitiren bir kanser gibidir. Allah için yapılan işe ne kadar riya karıştırılırsa o kadar değeri düşmüş demektir. Yapılan ibadetlerle dünyalık beklentisi içinde olmamak gerekmektedir. İbadetin karşılığı cennettir ve Allah'ın rızasıdır. Mal, liderlik, şöhret ve benzeri dünyalık ibadet üzerinden elde edilmeye çalışıldığında ihlas kaybolur. Kul ibadet yaparken nefsini tatmin etme yani bedensel zevklerini ibadet üzerinden tatmin etme yoluna gitmemelidir. Örnek olarak müzik ve türevleri üzerinden ibadet yapıp aslında müzik zevki alırken ibadet yapma heyecanı yaşanması bunun basit bir örneğidir. İbadet aynı zamanda birilerine veya bağlı olunan gruba/cemaate destek maksadı ile de yapılmamalıdır. Vereceği sadakayı sadece kendi bağlı olduğu grubu üzerinden veren, aksini düşünemeyen biri için bu örnek anlaşılabilir. İbadetleri yapmadığı kadar göstermek de ihlastan uzak kalmaktır. Böyle bir şey kulun kendisini kandırması ve ahiretini tehlikeye sürmesidir. Esasen kulun kabul olunup olunmadığı bile belli olmayan ibadetler üzerinden zevklenmesi hatadır. Nerede kaldı ki o ibadet üzerinden kutlama, tebrikleşme yapabilsin. İhlasın bulunduğu yerde zühd vardır. Zühd, elde etme imkânı bulunduğu halde dünya nimetlerinin ihtiyaç fazlasına tenezzül etmemektir. Ve ihlas ile beraber en çok göze çarpması gereken hususlardan birisi kulluk adına yapılan işlerde, ibadetlerde sabır göstermektir. Şeytanın ve çevrenin ürkütmelerine karşı etkilenmeden ibadete devam edebilmek ancak ihlasın bir sonucu olarak elde edilebilir. Dünyevi fırsatlar karşılığında ibadetlere ve salih amellere ara vermemek ihlasın sonucudur. Zira Allah'ın rızasını uman o rıza uğruna her şeye katlanır/katlanmalıdır ki beklentisinde samimi olduğunu ispat etmiş olsun. Ebediye karşı faniyi tercih etmek ise kişinin kendisi ile çelişkiye düşmesidir. Aksi yanı faniyi verip baki olanı almak ise aklın gereğidir.
O beyde bulunmayan bir şeyi iftira ederek konuştu iseniz elbette ona bir mesaj çekerek de olsa hakkını helal etmesini isteyin. Hayır, size yaptığı yanlışı anlattı iseniz kendi başınıza istiğfar edin. Başka yapmanız gereken bir şey yoktur. Allah yardımcınız olsun.
HAKLAR VE SORUMLULUKLAR konusundaki diğer fetvalar
Yeme-içmeyle ilgili genel ilkeleri belirleyen Hz. Peygamber (s.a.s.), sol elle yeme-içmeyi hoş karşılamamıştır. Nitekim o, bu konu üzerinde önemle durmuş; şeytanların sol elle yiyip içtiklerini haber vererek ümmetini uyarmış ve çocuklara sağ elle yemek yemeyi öğretmiştir. (Buhârî, Etʽime, 2 [5376]; Müslim, Eşribe, 105-109 [2020-2022]) Hz. Peygamber’in sağ elle yeme ve içme konusundaki tavsiye ve irşadlarına uymak her Müslüman’ın vazifesidir. Bu nedenle anne ve babaların çocuklarına diğer yemek âdâbıyla birlikte sağ elle yeme ve içmeyi de öğretmeleri gerekir. Fizikî bir engel sebebiyle sağ eliyle yiyemeyen kimselerin sol elle yeme içmesinde ise bir sakınca yoktur. (Şevkânî, Neylü’l-evtâr, 8/183)
Selâmlaşma, Müslümanlardan birinin diğerine “Selâm sizin üzerinize olsun, Allah sizi her türlü kaza ve beladan korusun” anlamına gelen “selâmün aleyküm/es-selâmü aleyküm” diyerek hayır duada bulunması; diğerinin de “ve aleyküm selâm/aleykümü’s-selâm” diyerek aynı duayla karşılık vermesidir. Nitekim Allah Teâlâ, “Size bir selâm verildiğinde ya daha güzeli ile ya da dengi ile karşılık verin” (en-Nisâ, 4/86) buyurarak verilen selâma güzel şekilde karşılık vermeyi emretmiştir. Hz. Peygamber de (s.a.s.) selâma güzel lafızlar eklemenin sevabı artırdığına dikkat çekmiş, “es-Selâmü aleyküm” sözüne, “ve rahmetullâh ve berekâtüh” (Allah’ın rahmeti ve bereketi) gibi sözcükler eklemek suretiyle ayrıca sevap kazanılacağını bildirmiştir. (Ebû Dâvûd, Edeb, 143, [5195-5196]) Dinimiz Müslümanları kardeş ilan etmiş, kardeşlik bilincinin yerleşip devam etmesi için de onlara bazı görevler yüklemiştir. Bu görevlerden biri de selâmlaşmaktır. Nitekim Resûlullah (s.a.s.) selâmlaşmayı Müslüman’ın Müslüman üzerindeki hakları arasında saymıştır. (Müslim, Selâm, 5, [2162]) İslâm âlimleri selâm vermenin sünnet, almanın farz olduğunu ve selâm verenin alana göre daha fazla sevap kazanacağını belirtmiştir. (Mevsılî, el-İhtiyâr, 4/164) Allah Resûlü (s.a.s.) iki Müslüman’ın karşılaştığında söze önce selâmla başlamalarını öğütlemiş; küçüğün büyüğe, bir vasıta üzerinde gidenin yürüyene, yürüyenin veya ayakta olanın oturana, sayı bakımından az olan topluluğun çok olana selâm vermesinin uygun olacağını bildirerek selâmlaşma âdâbını öğretmiştir. Bunun yanında topluluk içerisinden bir kişinin selâm vermesini ya da verilen selâmı bir kişinin almasını yeterli görmüş ve bir topluluktan ayrılırken de selâmla ayrılmanın güzel olduğunu ifade etmiştir. (Buhârî, İsti’zân, 4, [6231]; Müslim, Selâm, 1, [2160]; Ebû Dâvûd, Edeb, 150, [5208], 152, [5210]) Şayet topluluktan hiç kimse verilen selâmı almazsa bu durumda toplulukta bulunan herkes günahkâr olur. (İbn Âbidînzâde, el-Hediyyetü’l-ʿAlâʾiyye, 232; Nevevî, el-Mecmû‘, 4/594)
Günümüzde define arama işlemleri “Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu” ile diğer ilgili mevzuata göre yürütülmektedir. Bu mevzuata aykırı şekilde define aramak kamusal ve bireysel haklara tecavüz anlamına geldiğinden caiz değildir.
Başkalarının rızası olmadan mallarını ellerinden almak caiz olmadığı gibi kaybettikleri mal ya da eşyayı alıp sahiplenmek de caiz değildir. Bir kimse bir yerde bir miktar para veya eşya bulsa onu sahibine vermek üzere alabilir. Ancak kendine mal edinmek üzere alması başkasının malını gasp etmek hükmündedir. Bulunduğu yerde bırakıldığı takdirde telef olmasından korkulan bir şeyi sahibine vermek üzere almak vâcip; telef olmayacak şeyleri almak ise mubahtır. Bir kimse bulduğu bir şeyi alırken, onu sahibine teslim etmek üzere aldığına çevresindekileri şahit tutar. Bulunan eşyanın sahibi çıkar ve onun kendisine ait olduğunu ispat ederse eşyayı ona teslim eder. (Kâsânî, Bedâ’i, 6/200-201) Buluntu eşya, onu sahibine vermek üzere alanın yanında emanet durumundadır. Bir kusuru olmaksızın bu mal kaybolsa veya telef olsa, sahibi çıktığında bedelini ona ödemekle yükümlü olmaz. (İbn Nüceym, el-Bahr, 5/162, 163) Buluntu eşyayı elinde bulunduran kimse bunu malın değerine göre uygun görülen bir süre ilan eder ve bekler. Sahibi çıkmazsa o malı yoksul kimselere sahibi adına tasadduk eder; kendisi muhtaç ise ondan istifade edebilir. Ancak daha sonra sahibinin çıkması hâlinde bedelini öder. Sahibinin aramayacağı düşük değerli şeyler ise beklemeye gerek kalmaksızın ihtiyaç sahiplerine verilebilir; bulanın ihtiyacı varsa o da kullanabilir. (Serahsî, el-Mebsût, 11/2-3)
Karşılıklı olarak hediyeleşmek insanlar arasında sevgi ve saygının oluşmasına katkı sağlar. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.s.), “Hediyeleşin ki aranızdaki sevgi artsın.” (Muvatta’, Hüsnü’l-huluk, 16) buyurmuştur. Ancak yetkili makamlarda bulunan kişilerin, bu göreve gelmeden önce aralarında hediyeleşme âdeti olmayan kişilerden her ne ad altında olursa olsun; hediye ve bağış kabul etmeleri caiz değildir. Zira bu durum, rüşvet olarak değerlendirilebilir. (Merğînânî, el-Hidâye, 3/103; Mevsılî, el-İhtiyâr, 2/86) Hz. Peygamber (s.a.s.), idari makamlarda bulunanlara verilen hediyelerle ilgili olarak; “Yetkililerin aldığı hediyeler, ganimetten aşırmak (kamu malını zimmetine geçirmek) gibidir.” (Beyhakî, es-Sünenü’l-kübrâ, 10/233 [20474]) buyurmuştur. Yine Resûlullah (s.a.s.), zekât toplamakla görevlendirdiği memurunun hediye aldığını işittiğinde; “Benim gönderdiğim bir görevliye ne oluyor ki: ‘Bu zekât malıdır; bu da bana hediye edilmiştir.’ demektedir! Bu kişi babasının (yahut anasının) evinde oturup kalsa, acaba kendisine hediye verilir miydi? Allah’a yemin ederim ki, sizden biriniz o zekât malından bir şey alırsa kıyamet gününe o malı boynunda taşıyarak gelecektir.” (Müslim, İmâre, 26 [1832]; bk. Buhârî, Eymân, 3 [6636]) buyurarak, kişinin yetkili bir makamda bulunmasından dolayı hediye almasının caiz olmadığını ifade etmiştir.
İslâm’ın temel kaynakları olan Kur’ân-ı Kerim ve Hz. Peygamber’in Sünneti; insanın, ilave bir sebebe ya da kayda bağlı olmaksızın sadece insan olmasından dolayı saygın ve dokunulmaz olduğu hususunda son derece berraktır. Birçok ayet-i kerime ve hadis-i şerif, bütün insanların tek bir kaynaktan, Hz. Âdem’den türediğini, yaratılıştan değerli olduğunu, yeryüzünün en şerefli yaratığı olarak var edildiğini, her birinin Yüce Allah’ın muradını yeryüzünde gerçekleştirmeyle görevlendirilme anlamında onun halifesi olduğunu belirtmiş ve bütün bunların bir ırka ya da dine mensubiyetle sonradan kazanılmayıp insan olarak yaratılmışlık itibariyle kimliğinde zaten verili olarak mevcut bulunduğunu ortaya koymuştur. Bu gerçek, İslam geleneğinde “İsmet-i Âdemiyyet” kavramıyla ifade edile gelmiştir. Bunun yanında İslam tarihi boyunca Müslümanlarla gayri müslimlerin arasında yaşanan sürekli savaşlar ve İslam varlığına yönelik devamlılık arz eden düşmanca tutumlar bazı âlimleri, insanın saygınlık ve dokunulmazlığının imana ya da emana dayandığı (İsmeti iman ve eman) fikrine götürmüştür. İnsanın dokunulmazlığının ve temel insan haklarının Âdemiyyete yani insan olmaya değil de imana yani mümin olmaya veya emana yani Müslümanların verdiği güvenceye istinaden İslam toplumunda yaşamaya dayandığı yönündeki bu sonraki yorumlar, tarihsel ve konjonktüreldir.