Diyanet Fetva Kurulu
Soru
Sol elle yemek yemekte bir sakınca var mıdır?
Cevap
Benzer fetvalar
Yemeğe Allah’ın adını anarak başlamak en temel İslamî kurallardandır. Buna ‘Besmele ile başlamak’ diyoruz. Yemeğin bir başka kuralı da sağ elle ağza lokma koymaktır. Sağ elle yemek, besmele ile başlamak ve önünden yemek sünnettir. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz, besmelesiz yenen bir yemeğe şeytanın ortak olacağı şeklinde bizi uyarmıştır. Bu bilgi doğrudur. Bunun ne anlama geldiğini irdelememizin yararı yoktur. Şeytanın yemeğimize ortak olması, bereketimizin kaçması veya fiilen onun bizimle yemesi gibi bir sonuçtan hangisiolursa olsun, sevgili peygamberimizin bize verdiği haberden anlamamız gereken şudur: Besmelesiz bir yemekte şeytanın müdahalesi vardır. Şeytanın müdahale ettiği bir şeyde zarar vardır. Şeytanın en eski ve en etkili düşmanımız olarak bizim aleyhimize olacak işler yaptığını hepimiz biliriz. Bildiğimiz halde ihmal ettiğimiz şey ise, onun kanımızda dolaşabilecek yeteneklere sahip olduğu gerçeğidir. Mesela, şeytanın yemeğimize müdahalesini, soframıza oturup, kaşığımızı kaçırması olarak anlarsak hata ederiz. En iyisi, nebevi tavsiyeye uyup, beladan emin olmaktır.
Selamünaleyküm. Bir kere, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellemin Sünnet’ini ‘bir nedenden ötürü yapmak zafiyet göstergesidir. Müslüman, iman ettiği zaman teslim olduğunu göstermiş kimsedir. Bu nedenle gerekçe aramak bizim için gerekli değildir. Bunu her konu için kullanabiliriz. Sağ taraf meselesine gelince, bu hususta şunları zikredebiliriz: Kur'an’ımız, ahiret alemine ait meseleleri zikrederken ‘sağcılar’ ve ‘solcular’ gibi bir ifade kullanmaktadır. Bu ifadede, iyi insanları sağ, kötü insanları da sol temsil eder. Burada bir sağa kayış işareti görebiliriz. Bunun bağlantılısı bir mesele olarak temiz ve güzel işleri sağ elle yapma, kirli işleri de sol elle yapma ilkesi konmuştur. Allah’a emanet olunuz.
Evet, Peygamber aleyhisselam efendimizin sünnetinde özellikle “sağdan başlama ve sağı kullanma” olarak özetlenebilecek bir hassasiyet vardır. Bu hassasiyetleri ana başlıkları ile şöyle sıralayabiliriz: - Abdestte eller ve ayaklar yıkanırken önce sağ tarafın yıkanmasını, - Sağ elle ağız ve buruna su verip sol elle sümkürmeyi, - Guslederken hatta ölüye gusül verdirirken sağ taraftan başlamayı, - Ayaklara giyilen mestleri mesh ederken sağı önce yapmayı, - Teyemmümde önce sağı yapmayı, - Çocuğun sağ kulağına ezan sol kulağına kamet vermeyi, - Bir kişi imam bir kişi de cemaat olduğunda cemaat olanın imamın sağ tarafına durması, arkada saf oluştu ise safın sağ tarafına geçilmesi, namazda ayakta iken sağ elin sol elin üstüne konması, namazın sonunda önce sağ tarafa selam verilmesi, - Camiye ve eve girerken (temiz ve bereket umulan yerlerin tamamı için) önce sağ ayakla girmeyi, çıkarken sol ayakla çıkmayı; tuvalet ve benzeri yerlere de önce sol ayakla girmeyi ve sağ ayakla çıkmayı, - Elbise giyilirken önce sağ kolu ve ayağı giymeyi, çıkarırken de önce solu çıkarmayı, - Tırnak keserken önce sağ elin parmaklarından başlamayı, - Kalabalık bir gruba su ve benzeri bir ikram yaparken önce ikram yapanın sağındakinden başlamayı, - Yeme ve içmeyi sağ elle yapmayı, - Musafaha veya tokalaşmada sağ eli kullanmayı önemli sünnetlerden olarak bilmeliyiz.
Selamünaleyküm. Çocuğu zorlamanız doğru değil. Onun için sol el, sağ el niteliğindedir.
Böyle bir bilgim yoktur. İlk defa bu ifade ile duydum. Peygamber aleyhisselamın o günkü şartlarda pişirilmiş yemeği ertesi gün yemediği gerçek olsa bile bugün için pişirme koşullarımız açısından aynı durumda olmadığımızı bilmeliyiz. Bir din âlimi olmayandan din kuralı almak hatalı sonuçlara götürebilir.
Bu konuda sahih ve sarih hadisler vardır. Bu da şu demektir: Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem evlerdeki yemek kaplarının gece kapaklarının örtülü olarak bekletilmesini emretmiştir. Bu emir farz vacip şeklinde bir emir değildir. Sağlık ve temizlik açısından doğru olanı tavsiye niteliğindedir. Nebevi bir emre uyma niyetiyle bunu yapan ecir sahibi olur ama ihmal eden günahkâr olmaz. Meseleyi temizlik ve sağlık açısından görmek gerekmektedir.
HAKLAR VE SORUMLULUKLAR konusundaki diğer fetvalar
İslâm’ın üzerinde hassasiyetle durduğu temel kavramlardan birisi hak kavramıdır. İslâm, bütün canlılara ait hakları tespit ve tarif edip sınırlarını belirledikten sonra her bir hak sahibine hakkının verilmesini emretmiş; hak ihlali anlamına gelecek her türlü davranışı da yasaklamıştır. Bu hakların başında kul hakkı gelmektedir. Nitekim Allah Teâlâ insanoğlunu en güzel biçimde yaratmış ve mükerrem kılmıştır. (el-İsrâ 17/70; et-Tîn 95/4) Bundan dolayı İslâm’da ırkı, rengi, cinsiyeti, dili, dini, konumu ne olursa olsun insanların hakları dikkate alınmış ve gözetilmiştir. Resûlullah (s.a.s.) veda hutbesinde; “Ey insanlar! Sizin canlarınız, mallarınız ırz ve namuslarınız, Rabbinize kavuşuncaya kadar dokunulmazdır.” (Buharî, Hac, 132 [1739, 1741]) buyurmuş; kul haklarını ihlal eden kişinin ahirette hüsrana uğrayacağını haber vermiştir. (bk. Müslim, Birr, 59 [2581]) Dolayısıyla İslâm’da kul haklarına riâyet, İslâm’ı anlama ve özümseme göstergelerinden olup dünya ve ahiret saadetine ulaştıran temel vesilelerden birisidir. Kul hakkı ihlali durumunda; haksızlığın gecikmeden giderilmesi, hak sahibi ile helalleşilmesi ve bu günahtan tövbe istiğfar edilmesi gerekir. Zira Peygamber Efendimiz (s.a.s.) bu konuda şöyle buyurmaktadır: “Kim din kardeşinin şeref, onur ve haysiyetine veya malına yönelik bir haksızlık yapmışsa altın ve gümüşün fayda vermeyeceği kıyamet günü gelmeden önce o kimseyle helalleşsin. Aksi takdirde yaptığı zulüm miktarınca sevaplarından alınarak hak sahibine verilir. Şayet sevabı yoksa hakkına girdiği kişinin günahlarından alınarak kendisine yüklenir.” (Buhârî, Mezâlim, 10 [2449]) Mallarla ilgili kul hakkı ihlali durumunda; mevcutsa söz konusu malın kendisi, yoksa bedeli hak sahibine verilmelidir. Hak sahibinin hayatta olmaması hâlinde ise mirasçılarına teslim edilmelidir. Malın sahibi bilinmiyor veya kendisine ulaşmak mümkün olmuyorsa söz konusu mal veya bedeli hak sahibi adına fakirlere ya da hayır kurumlarına verilmelidir. Ayrıca yapılan bu hatadan dolayı samimi bir şekilde tövbe edip Allah’tan af ve mağfiret dilenmelidir. Hak ihlali; hakaret etme, küfür, yalan, gıybet, iftira, alay, istihza, rencide etme gibi insanın onur ve haysiyetine yönelikse bu durumda yapılması gereken, ortaya çıkan zarar ve mağduriyeti gidermek ve hak sahibiyle helalleşmektir. Buna imkân bulunmadığı durumlarda ise samimi bir tövbeden sonra hak sahibine hayır dua edilmeli, onun namına hayır hasenat yapılarak bu vebalden kurtulmaya çalışılmalıdır. Bu şekilde bir yol izlemenin manevî içerikli kul haklarına keffâret olabileceği bazı âlimler tarafından dile getirilmiştir. (İbn Teymiyye, el-Fetâvâ’l-kübrâ, 1/113)
Günümüzde define arama işlemleri “Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu” ile diğer ilgili mevzuata göre yürütülmektedir. Bu mevzuata aykırı şekilde define aramak kamusal ve bireysel haklara tecavüz anlamına geldiğinden caiz değildir.
Selâmlaşma, Müslümanlardan birinin diğerine “Selâm sizin üzerinize olsun, Allah sizi her türlü kaza ve beladan korusun” anlamına gelen “selâmün aleyküm/es-selâmü aleyküm” diyerek hayır duada bulunması; diğerinin de “ve aleyküm selâm/aleykümü’s-selâm” diyerek aynı duayla karşılık vermesidir. Nitekim Allah Teâlâ, “Size bir selâm verildiğinde ya daha güzeli ile ya da dengi ile karşılık verin” (en-Nisâ, 4/86) buyurarak verilen selâma güzel şekilde karşılık vermeyi emretmiştir. Hz. Peygamber de (s.a.s.) selâma güzel lafızlar eklemenin sevabı artırdığına dikkat çekmiş, “es-Selâmü aleyküm” sözüne, “ve rahmetullâh ve berekâtüh” (Allah’ın rahmeti ve bereketi) gibi sözcükler eklemek suretiyle ayrıca sevap kazanılacağını bildirmiştir. (Ebû Dâvûd, Edeb, 143, [5195-5196]) Dinimiz Müslümanları kardeş ilan etmiş, kardeşlik bilincinin yerleşip devam etmesi için de onlara bazı görevler yüklemiştir. Bu görevlerden biri de selâmlaşmaktır. Nitekim Resûlullah (s.a.s.) selâmlaşmayı Müslüman’ın Müslüman üzerindeki hakları arasında saymıştır. (Müslim, Selâm, 5, [2162]) İslâm âlimleri selâm vermenin sünnet, almanın farz olduğunu ve selâm verenin alana göre daha fazla sevap kazanacağını belirtmiştir. (Mevsılî, el-İhtiyâr, 4/164) Allah Resûlü (s.a.s.) iki Müslüman’ın karşılaştığında söze önce selâmla başlamalarını öğütlemiş; küçüğün büyüğe, bir vasıta üzerinde gidenin yürüyene, yürüyenin veya ayakta olanın oturana, sayı bakımından az olan topluluğun çok olana selâm vermesinin uygun olacağını bildirerek selâmlaşma âdâbını öğretmiştir. Bunun yanında topluluk içerisinden bir kişinin selâm vermesini ya da verilen selâmı bir kişinin almasını yeterli görmüş ve bir topluluktan ayrılırken de selâmla ayrılmanın güzel olduğunu ifade etmiştir. (Buhârî, İsti’zân, 4, [6231]; Müslim, Selâm, 1, [2160]; Ebû Dâvûd, Edeb, 150, [5208], 152, [5210]) Şayet topluluktan hiç kimse verilen selâmı almazsa bu durumda toplulukta bulunan herkes günahkâr olur. (İbn Âbidînzâde, el-Hediyyetü’l-ʿAlâʾiyye, 232; Nevevî, el-Mecmû‘, 4/594)
Başkalarının rızası olmadan mallarını ellerinden almak caiz olmadığı gibi kaybettikleri mal ya da eşyayı alıp sahiplenmek de caiz değildir. Bir kimse bir yerde bir miktar para veya eşya bulsa onu sahibine vermek üzere alabilir. Ancak kendine mal edinmek üzere alması başkasının malını gasp etmek hükmündedir. Bulunduğu yerde bırakıldığı takdirde telef olmasından korkulan bir şeyi sahibine vermek üzere almak vâcip; telef olmayacak şeyleri almak ise mubahtır. Bir kimse bulduğu bir şeyi alırken, onu sahibine teslim etmek üzere aldığına çevresindekileri şahit tutar. Bulunan eşyanın sahibi çıkar ve onun kendisine ait olduğunu ispat ederse eşyayı ona teslim eder. (Kâsânî, Bedâ’i, 6/200-201) Buluntu eşya, onu sahibine vermek üzere alanın yanında emanet durumundadır. Bir kusuru olmaksızın bu mal kaybolsa veya telef olsa, sahibi çıktığında bedelini ona ödemekle yükümlü olmaz. (İbn Nüceym, el-Bahr, 5/162, 163) Buluntu eşyayı elinde bulunduran kimse bunu malın değerine göre uygun görülen bir süre ilan eder ve bekler. Sahibi çıkmazsa o malı yoksul kimselere sahibi adına tasadduk eder; kendisi muhtaç ise ondan istifade edebilir. Ancak daha sonra sahibinin çıkması hâlinde bedelini öder. Sahibinin aramayacağı düşük değerli şeyler ise beklemeye gerek kalmaksızın ihtiyaç sahiplerine verilebilir; bulanın ihtiyacı varsa o da kullanabilir. (Serahsî, el-Mebsût, 11/2-3)
Karşılıklı olarak hediyeleşmek insanlar arasında sevgi ve saygının oluşmasına katkı sağlar. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.s.), “Hediyeleşin ki aranızdaki sevgi artsın.” (Muvatta’, Hüsnü’l-huluk, 16) buyurmuştur. Ancak yetkili makamlarda bulunan kişilerin, bu göreve gelmeden önce aralarında hediyeleşme âdeti olmayan kişilerden her ne ad altında olursa olsun; hediye ve bağış kabul etmeleri caiz değildir. Zira bu durum, rüşvet olarak değerlendirilebilir. (Merğînânî, el-Hidâye, 3/103; Mevsılî, el-İhtiyâr, 2/86) Hz. Peygamber (s.a.s.), idari makamlarda bulunanlara verilen hediyelerle ilgili olarak; “Yetkililerin aldığı hediyeler, ganimetten aşırmak (kamu malını zimmetine geçirmek) gibidir.” (Beyhakî, es-Sünenü’l-kübrâ, 10/233 [20474]) buyurmuştur. Yine Resûlullah (s.a.s.), zekât toplamakla görevlendirdiği memurunun hediye aldığını işittiğinde; “Benim gönderdiğim bir görevliye ne oluyor ki: ‘Bu zekât malıdır; bu da bana hediye edilmiştir.’ demektedir! Bu kişi babasının (yahut anasının) evinde oturup kalsa, acaba kendisine hediye verilir miydi? Allah’a yemin ederim ki, sizden biriniz o zekât malından bir şey alırsa kıyamet gününe o malı boynunda taşıyarak gelecektir.” (Müslim, İmâre, 26 [1832]; bk. Buhârî, Eymân, 3 [6636]) buyurarak, kişinin yetkili bir makamda bulunmasından dolayı hediye almasının caiz olmadığını ifade etmiştir.
İslâm’ın temel kaynakları olan Kur’ân-ı Kerim ve Hz. Peygamber’in Sünneti; insanın, ilave bir sebebe ya da kayda bağlı olmaksızın sadece insan olmasından dolayı saygın ve dokunulmaz olduğu hususunda son derece berraktır. Birçok ayet-i kerime ve hadis-i şerif, bütün insanların tek bir kaynaktan, Hz. Âdem’den türediğini, yaratılıştan değerli olduğunu, yeryüzünün en şerefli yaratığı olarak var edildiğini, her birinin Yüce Allah’ın muradını yeryüzünde gerçekleştirmeyle görevlendirilme anlamında onun halifesi olduğunu belirtmiş ve bütün bunların bir ırka ya da dine mensubiyetle sonradan kazanılmayıp insan olarak yaratılmışlık itibariyle kimliğinde zaten verili olarak mevcut bulunduğunu ortaya koymuştur. Bu gerçek, İslam geleneğinde “İsmet-i Âdemiyyet” kavramıyla ifade edile gelmiştir. Bunun yanında İslam tarihi boyunca Müslümanlarla gayri müslimlerin arasında yaşanan sürekli savaşlar ve İslam varlığına yönelik devamlılık arz eden düşmanca tutumlar bazı âlimleri, insanın saygınlık ve dokunulmazlığının imana ya da emana dayandığı (İsmeti iman ve eman) fikrine götürmüştür. İnsanın dokunulmazlığının ve temel insan haklarının Âdemiyyete yani insan olmaya değil de imana yani mümin olmaya veya emana yani Müslümanların verdiği güvenceye istinaden İslam toplumunda yaşamaya dayandığı yönündeki bu sonraki yorumlar, tarihsel ve konjonktüreldir.