Diyanet Fetva Kurulu
Soru
Ölen bir kişi, hayatta olanların hâllerinden haberdar olabilir mi?
Cevap
Benzer fetvalar
Yapılan ibadetin ve hayırların sevaplarının başkasına bağışlanması caizdir. Kişi, okuduğu Kur’ân-ı Kerîm'in, yaptığı hatmin ve işlediği bir hayrın sevabını başkasına bağışlayabilir. İster sağ ister ölmüş olsun, kendisine sevap bağışlanan kimsenin, bundan yararlanacağı umulur. Zira Hz. Peygamber'in (s.a.s.) cenazeye Fâtiha sûresini okuduğu ve tavsiye ettiği, (İbn Mâce, Cenâiz, 22 [1495, 1496]) yine Abdullah bin Ömer'in (r.a.) ölülerin ruhuna Bakara sûresinden okunabileceğini güzel gördüğü rivâyet edilmektedir. (Beyhâkî, es-Sünenü’l-kübrâ, 4/93 [7068]) Başkası tarafından bağışlanan sevapla, bir kimsenin bizzat yapması gereken ibadet borçları ödenmiş olmaz ise de bunlar iyilik ve sevaplarının çoğalmasına ve derecesinin yükselmesine vesile olabilir. Benî Seleme kabilesinden bir adam, annesi ve babası öldükten sonra, onlara bir iyilik yapıp yapamayacağını sorduğunda, Hz. Peygamber (s.a.s.) “Evet, onlara rahmet dilemek, onlar için istiğfâr etmek, vasiyetlerini yerine getirmek, akrabaları ile ilgilenip onlara karşı üzerine düşeni yapmak, dostlarına hürmet edip ikramda bulunmaktır.” (Ebû Dâvûd, Edeb, 128 [5142]; İbn Mâce, Edeb, 2 [3664]) şeklinde cevap vermiştir. Annesinin aniden öldüğünü, şayet konuşabilseydi sadaka verilmesini vasiyet edeceğini zannettiğini belirterek, onun adına sadaka verirse sevabının kendisine ulaşıp ulaşmayacağını soran sahabiye; “Evet, ulaşır. Onun namına sadaka ver.” (Buhârî, Vesâyâ, 19 [2760]; Müslim, Zekât, 51 [1004]) buyurmuşlardır.
Mezarlıkların ziyaret edilmesi, bu vesileyle ölümün hatırlanması ve orada yatanlardan ibret alınması dinimizin tavsiye ettiği hususlardandır. Kabir ziyaretinde bulunan kişi, ahireti hatırlamalı, dünyanın geçici olduğunu ve bir gün kendisinin de öleceğini düşünmelidir. Hz. Peygamber (s.a.s.), geceleri Baki’ kabristanına gelir ve “Müminler yurdunun sakinleri, sizlere selâm olsun. İnşaallah biz de size katılacağız. Bizler ve sizler için Allah’tan afiyet dilerim; Allah’ım, Baki’ kabristanında bulunanları bağışla.” (Müslim, Cenâiz, 102 [974]) diye dua ederdi. Kabir ziyaretinde bulunan kişinin ölü için dua etmesi ve Kur’ân okuyarak sevabını orada bulunanların ruhlarına bağışlaması uygun olur. Ancak kabir ve türbe ziyaretlerinde İslâm’ın özüne ve tevhid anlayışına ters düşen, itikâdî bakımdan da zararlı olan tutum ve davranışlardan uzak durmak gerekir. Kabrin başında yüksek sesle ağlayıp gürültü yapmak, kabrin parmaklık ve taşlarını öpmek, onlara sarılıp ağlamak İslâm ile bağdaşmaz. Türbelerde yatan kişileri beşer üstü varlıklar olarak görmek; bu zatların duaları kabul ettiğine, ilahi kudretlerinin olduğuna inanmak doğru olmadığı gibi bir kısım ihtiyaç ve dilekleri onlara arz etmek, kendilerinden medet ummak, bu ziyaretleri dinî bir vecibe gibi telakki etmek; bez bağlamak, mum yakmak, kurban kesmek, şeker vb. yiyecek maddeleri dağıtarak onlardan yardım dilemek gibi davranışlarda bulunmak da tevhid dini olan İslâm’la bağdaşmaz. Ölen kişilerden medet ummak ve onlardan bazı şeyler beklemek iman açısından tehlikeli bir davranıştır.
Sorduğun konu, ulemanın ihtilaf ettiği meselelerden biridir. Bu yüzden meseleye ne “kesinlikle yapılmaz” ne de “şartsız, kayıtsız sünnettir” denilerek yaklaşmak doğru olmaz. Resûlullah Efendimiz ﷺ’in kabir başında doğrudan Kur’an okuduğuna dair sahih bir hadis elimizde yok. Ziyaret ettiğinde selam verir, dua ederdi. Sahabiler de aynı şekilde hareket etmişlerdir. Ancak bu, Kur’an okunamaz anlamına gelmez. Çünkü Kur’an okumak başlı başına bir ibadettir. Kabirde değil evde bile okunsa ruhlara bağışlanabileceği pek çok fakihe göre caizdir. Özellikle Hanefî, Şafii ve Hanbelî fakihlerinden bu yönde görüşler vardır. Hatta bazıları özellikle Yâsîn Suresi’nin okunmasının hem ölmek üzere olana hem de kabirdekine faydalı olacağını belirtmiştir. Bu konuda Hazreti Peygamber’den gelen “Yâsîn okuyunuz” hadisi vardır ama kabirde değil, ölüm anındaki kişiye okunmasına dairdir. Günümüzde kabirde Kur’an okunmasını “bidattir” diye toptan reddedenler varsa da bu işi sırf ibadet niyetiyle, sevabını ölüye bağışlamak niyetiyle yapanları da yadırgamak doğru değildir. Kimse bunu dinin değişmez bir parçası gibi görmüyor, sadece Kur’an’ın rahmetiyle meyyite fayda ulaşsın ümidiyle hareket ediyor. Bu durumda mesele niyete dayanır. Riya, gösteriş, bidatleşmiş toplu uygulamalar, hele hele Kur’an’ı ticarete dökmek gibi yanlışlara bulaşmadan, sessizce okunursa bunda bir sakınca yoktur. Sonuç olarak, Peygamberimiz ﷺ bunu yapmamış olabilir ama bu, yapana günahkâr dememizi gerektirmez. Selef-i Sâlihîn’den bazı âlimler buna cevaz vermiştir. “Bu işi sünnettir.” diye değil, “Rabbim belki kabul eder.” diyerek yapanların hâlini Allah bilir. Yeter ki kimseyi itham etmeyelim, Kur’an’a da saygıda kusur etmeyelim.
1- Mezarlıklarda muayyen olarak yapılması gereken bir okuma Sünnet'i yoktur. İbadet olan Kur'an'ın okunmasının diriye de ölüye de fayda vereceği ise kesindir. Mevcut riyakâr ve ekonomik maksatlı okumalar dışında ihlaslı bir okumanın ise biiznillah faydası vardır. Esas olan, mü'min ölüye selam vermektir. Bunun ötesi ise bir umuttur. Allah Teâlâ'dan önceden salih amellere bizi muvaffak kılmasını dileriz. 2- Muhiddin Arabî hakkında iki zıt kutup niteliğinde görüşler vardır. Bir görüş onu, zirvelerin zirvesinde görürken bir görüş de en dipte görmektedir. Bu da onun tartışılabilir bir kimlik sahibi olduğunu gösterir. Nitekim İmam Rabbanî de onu diğer evliya gibi müdafaa etmemektedir. Son şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi ise onun hakkında çok ağır sözler kullanmaktadır. Hesabı Allah'a havale edilmiş biri olarak görüp durmak en güzelidir, diye düşünüyorum. 3- Ölmüş mü'minin ardından ibadet olan her şey on sevap olması için yapılabilir ama bunun ticari olmamamsı, herhangi bir ibadetin kabulüne mani bir aksaklık olmadan yapılması şarttır.
Selamünaleyküm. Bu hadis, Kebîr'de 172 nolu hadistir. Hadis zayıf bir hadistir. Akidevi bir meselede hüccet olabilecek çapta değildir.
1- Mezarlıklarda muayyen olarak yapılması gereken bir okuma Sünnet'i yoktur. İbadet olan Kur'an'ın okunmasının diriye de ölüye de fayda vereceği ise kesindir. Mevcut riyakâr ve ekonomik maksatlı okumalar dışında ihlaslı bir okumanın ise biiznillah faydası vardır. Esas olan, mü'min ölüye selam vermektir. Bunun ötesi ise bir umuttur. Allah Teâlâ'dan önceden salih amellere bizi muvaffak kılmasını dileriz. 2- Muhiddin Arabî hakkında iki zıt kutup niteliğinde görüşler vardır. Bir görüş onu, zirvelerin zirvesinde görürken bir görüş de en dipte görmektedir. Bu da onun tartışılabilir bir kimlik sahibi olduğunu gösterir. Nitekim İmam Rabbanî de onu diğer evliya gibi müdafaa etmemektedir. Son şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi ise onun hakkında çok ağır sözler kullanmaktadır. Hesabı Allah'a havale edilmiş biri olarak görüp durmak en güzelidir, diye düşünüyorum. 3- Ölmüş mü'minin ardından ibadet olan her şey on sevap olması için yapılabilir ama bunun ticari olmamamsı, herhangi bir ibadetin kabulüne mani bir aksaklık olmadan yapılması şarttır.
NAMAZ konusundaki diğer fetvalar
Müslümanlar sadece taziyede bulunmak ve teselli vermek gibi insani amaçlarla gayrimüslimlerin cenaze törenlerine katılabilirler. Ancak böyle bir merasime katılan kişinin, diğer dinlere ait dua, ibadet ve benzeri dinî ayin ve merasimlerin icrasına katılması ve gayrimüslim ölüler için rahmet dilemesi caiz değildir. Resûlullah (s.a.s.) amcası Ebû Tâlib ölüm döşeğinde iken ona “Lâ ilahe illallah” kelimesini telkin etmiş, iman etmemesi üzerine, “Allah’a yemin ederim ki, senin için af ve mağfiret dilemek bana yasaklanmadığı müddetçe, senin için muhakkak Allah’tan mağfiret dileyeceğim.” buyurmuştur. Bu olay üzerine gayrimüslimler için bağışlanma dilemeyi yasaklayan Tevbe sûresinin 113. âyet-i kerîmesi inmiştir. (Buhârî, Cenâiz, 80 [1360])
Ölen kimsenin, iyi bir mümin olduğuna Müslümanların şahitlik etmelerine tezkiye denir. Her Müslüman, öldüğünde hakkında güzel şehadette bulunulacak bir hayat yaşamaya çalışmalıdır. Bununla birlikte ölünün, tanıyanlarının güzel şahitliklerinden yararlanacağı umulur. Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Bir Müslüman öldüğünde yakın komşularından dört hane halkı kendisi için ‘Bu adam hakkında hayırdan başka bir şey bilmiyoruz’ diye şehadet ettiklerinde, Allah Teâlâ şöyle buyurur: ‘Ey müminler! Sizin bildiğinizi, bu ölü haklındaki şehadetinizi kabul ettim, sizin bilmediğiniz kusurlarını da ben affettim.” (Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 3/242 [13565]) Tezkiye için cenaze namazından önce veya sonra, “Bu kişiyi nasıl bilirsiniz?” şeklindeki soruya, iyi olarak bilinen kişiler için “iyi biliriz” diye şahitlik etmek, kötü olarak bilinen kişiler için susmak, tanınmayan kimseler için ise “Allah rahmet eylesin” demek uygun olur. Zira Hz. Peygamber (s.a.s.), “Ölülerinizi iyilikleriyle anınız, kötülüklerinden bahsetmeyiniz.” (Ebû Dâvûd, Edeb, 49 [4900]; Tirmizî, Cenâiz, 34 [1019]) buyurmuştur.
Herhangi bir sebeple bir kimsenin kesilen veya kopan kolu ya da ayağı, temiz bir bez parçasına sarılır, namazı kılınmaksızın mezarlığa veya uygun bir yere gömülür. (Tahtâvî, Hâşiye, 575)
Ölen kişinin arkasından ağlamak, Allah’ın lütfettiği merhamet duygusunun bir tezahürüdür. Hz. Peygamber (s.a.s.) de oğlu İbrahim ölünce ağlamış, yine ölmek üzere olan torunu kendisine haber verilince, gözlerinden yaşlar gelmiştir. Sebebi sorulunca da “Bu, Allah’ın rahmetidir, onu kullarının kalplerine koymuştur. Allah, ancak merhametli olan kullarına merhamet eder.” (Buhârî, Cenâiz, 43 [1303]; Müslim, Cenâiz, 11,12 [923, 924]; Ebû Dâvûd, Cenâiz, 28 [3125]) buyurmuşlardır. Ancak ölüm olayından sonra arkada kalanların bağırıp çağırarak, üstlerini başlarını yırtarak ağlamaları caiz değildir. Hz. Peygamber (s.a.s.), “Musibete uğradığında yakasını-paçasını yırtan, yüz ve yanaklarına vuran, câhiliye işlerine çağıran kimseler bizden değildir.” (Ebû Dâvûd, Cenâiz, 29 [3128]); “Elleri ile yüzüne vuran, yüzünü tırmalayan, yakasını-paçasını yırtan, kendisinin helak olması ve belaya uğraması için dua eden kadını/kişiyi Allah rahmetinden uzak etsin.” (İbn Mâce, Cenâiz, 52 [1584]) buyurmuştur.
Taziye, ölünün yakınlarının üzüntüsünü paylaşarak onları teselli edici, rahatlatıcı sözler söylemektir. Hz. Peygamber (s.a.s.), başına bir felaket gelen kimseyi ziyaret etmekle ilgili olarak şöyle buyurmuştur: “Felakete uğrayan bir kimseye ‘geçmiş olsun’ ziyaretinde bulunan kimseye, felakete uğrayan kişiye verilecek sevabın mislî verilir.” (Tirmizî, Cenâiz, 71 [1073]) Aynı şekilde cenaze yakınlarına taziyede bulunmayı tavsiye ederek, “Her kim çocuğunu kaybeden bir kadına başsağlığı ziyaretinde bulunursa, o kimseye Cennet’te bir elbise giydirilir.” (Tirmizî, Cenâiz, 74 [1076]) buyurmuştur. Ölü yakınlarının acılarını tazelememek için taziye üç günden sonraya bırakılmamalıdır. (İbn Hacer, Feth, 3/146) Taziyede bulunan şahıs, ölünün yakınlarına sabır ve metanet diler, cenaze için hayır duada bulunur. (Nesâî, Cenâiz, 120 [2088])
Cenazenin yüzü kıbleye gelecek şekilde sağ tarafına yatırılarak defnedilmesi sünnettir. Ancak bilmeyerek kıble dışında bir istikamete doğru defnedilen cenaze olduğu gibi bırakılır. Zira meşru bir mazeret bulunmaksızın kabrin açılması caiz değildir. (İbn Âbidîn, Reddü’l-muhtâr, 2/238)