Fetva Meclisi
Soru
Hocam Hz. Zeyd ile Hz. Zeynep arasındaki evlilikte olan uyuşmazlıkları okudum ve anlamasam da bir hikmet var dedim. O zamanlar soy çok önemliydi; insanlar soy üstünlüğü konusunda çok katıydı. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) bu konuyu değiştirmek için evlilikler yaptı ve evlatlık uygulamasını sona erdirdi. O zamanların adetleri nedeniyle, Hz. Zeyd ve oğlunu komutanlığa layık görmeyenler olmuştu. Veya Hz. Zeyd ile Hz. Zeynep arasındaki evliliği uygun görmeyen büyük sahabeler olmuştu. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) soy üstünlüğünün olmadığını belirtmesine rağmen, bu kavram bir anda ya da birkaç yılda bitmedi. Neden bu değişiklik bu kadar uzun yıllar aldı? Oysa sahabeler, Peygamber Efendimiz'in sözünü ikiletmeden cahiliye adetlerini bir anda terk etmişlerdi. Dinimizde soy üstünlüğü yok mu? Mesela, Kureyş soyu benim soyumdan üstün mü? Allah katında olan üstünlük yoksa bile, insanlar arasında soy üstünlüğü var mı? Dış güzellik gibi, Allah insanların dış görünüşüne bakmaz ama insanlar arasında fiziksel güzellik üstünlüğü var. Bu durum soy üstünlüğü için de geçerli mi? Yoksa tamamıyla mı ortadan kalktı?
Cevap
Benzer fetvalar
Çok evlilik konusunda Hz. Peygamber’in (s.a.s.) özel bir durumu olduğu şüphesizdir. O’nun hayatının sonlarına doğru dokuz hanımını bir nikâh altında toplamış olması, bazıları tarafından dünyevî zevklere düşkünlükle yorumlanmak istenmiştir. Oysa onun evliliklerine bakıldığında durumun böyle olmadığı görülür. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.s.) 25 yaşında iken ilk evliliğini, kendisinden yaşça hayli büyük ve dul bir kadın olan Hz. Hatice (r.a.) ile yapmış ve bu evlilik yaklaşık 25 yıl sürmüştür. Kendisine yapılan onca teklife rağmen hayatının bu zinde döneminde başka bir kadınla evlenmemiştir. Hz. Peygamber’in (s.a.s.) çok evlenmesinin başlıca sebepleri şunlardır: a) Onun getirdiği din şüphesiz erkekler kadar kadınları da ilgilendiriyordu. Kadınlara yönelik tebliğlerde Hz. Peygamber’in (s.a.s.) hanımları da eğitim ve öğretim görevini îfâ ediyorlardı. Hz. Hatice’nin Peygamberliğin ilk döneminde, Hz. Peygamber’e yardım ve destek konusunda göstermiş olduğu büyük fedakârlıklar herkesçe bilinmektedir. Hz. Peygamber’den (s.a.s.) sonra uzun seneler yaşamış olan Hz. Âişe de hadis rivâyetinde, Hz. Peygamber’in (s.a.s.) ahlakı ve özel hayatı konusunda ve kadınlara ait özel durumlara ilişkin hükümlerde Müslümanlara adeta öğretmenlik yapmıştır. Diğer eşlerinden her biri de kendi çevrelerinde ve değişik şekillerde Hz. Peygamber’in (s.a.s.) sünnetinin öğretilmesine katkıda bulunmuşlardır. b) Hz. Peygamber’in (s.a.s.) eşlerinin hemen her biriyle ilgili özel evlenme sebepleri de bulunmaktadır. Bunlar arasında Hz. Sevde, Zeynep ve Hind ile evlenmesinde olduğu gibi kocasının ölümü üzerine dul ve desteksiz kalan ve İslâm’a bağlılıkta sebat eden mümin kadınları himayesine alma, onları ödüllendirme; önceden evlatlığı olan Hz. Zeyd’in boşadığı Hz. Zeynep ile evlenmesinde olduğu gibi evlatlığı öz evlat olarak görme şeklindeki yanlış anlayışları değiştirmede fiilen öncülük etme; Hz. Hafsa, Ümmü Habibe ve Safiye ile evlenmesinde olduğu gibi ashâbın ileri gelenleriyle, köklü Arap kabileleriyle ve komşu halklarla akrabalık kurarak İslâm toplumunun bütünleşmesini sağlama gibi amaç ve sebepler sayılabilir.
Efendimiz aleyhisselamın ebeveyninin akıbeti ile alakalı net bir bilgimiz yoktur. Âlimlerimiz farklı görüşler üzerinde mütalaatalarda bulunmuşlardır. Kesin hükmü ise ancak Allah Teâlâ bilir. Bizim derste vurguladığımız nokta ise efendimiz aleyhisselam'ın mübarek gözünden yaş akıtan şeyler sadece müşriklerin eziyeti değildi. Böyle ağır bir yara da onu üzmüştü. Bu kadarını anlayabiliyoruz meselenin.
Nişan ve benzeri özeline ait şeyleri söylemen gerekmez. Huzur içinde görüşebilirsin. Allah saadetini daim kılsın. Yalnız anne ve baba bildiğin kimselerin asıl anne ve baban olmadığını muhakkak söylemelisin. Çünkü mevcut kişiler seninle evlenecek kişinin kayınpederi ve kaynanası hiçbir zaman olamayacaklar. Dolayısıyla onlarla eşin arasında mahremiyet sıkıntısı olacak. Bunu bilip kabul eden biri ile evlenmelisin. Böyle bir bilgiyi eş adayına söyledikten sonra o da bunu kabul etti ise evlenmen açısından hiçbir mani kalmamış demektir, huzur içinde olabilirsin.
Babanız hakkında iyi niyetli bakışınız güzel. Siz de babanızın bir kastı olmadığını ama iyi olanı yapmaya çalışırken yanlış yaptığını itiraf etmiş oluyorsunuz. Bu güzel bir şeydir. Size tavsiye edebileceğim direkt bu konuyu anlatan Türkçe bir kitap bilemiyorum. Bütün ahlâk ve tasavvuf kitaplarında bu konu vardır ama özet olmayabilir. Ben sizin için kitaplığımdaki akademik bir çalışmayı özetliyeyim. Dilerim size de bize de faydası olur. (el-Meşakkatü Ala’n-Nefsi’s-Sadiretu Min Zati’l-Mükellef, Abdülaziz bin Muhammed el-Uveyd; 1437, Riyad) Allah Teâlâ, insanın gücü üstünde bir sorumluluk yüklemeyi koymamıştır. Rahmeti gereği kullarına kaldırabileceklerini emretmiştir. Özellikle de bu ümmete getirdiği budur. Mevcut emir ve yasaklarını da kulunun daralması ve zorlanmasına göre hafiflettiği de olmuştur. Bu en tabii uzantılarından biri de Allah Teâlâ böyle bir zorluk emretmediği gibi kulun kendisine zorluk çıkarmasını da yasaklamasıdır. Zorluk/meşakkat kavramını üç basamaklı olarak ele alabiliriz: - Ölüm veya organlara zarar gelmesi gibi ağır olanlar, Parmağının incinmesi gibi hafif olanlar ve Birinci ve ikinci durum arasında ortada olanlar. Bu üç durumdan birincisinde hükümler hafifletilir veya kaldırılabilir. İkincide ise hiçbir hüküm değiştirilemez. Üçüncüde ise şahıstan şahsa değişiklik olur. Birinci noktaya yakın ise birinci noktanın hükmünü alır, ikinci noktaya yakın ise onun hükmünü alır. İnsanın kendisine eziyet olan şeyleri yapması caiz olmaz. Kural böyledir. Bu tür eylemlere şu örnekleri verebiliriz: - Kulun, Allah’ın emretmediğini kendisine zorunlu yapması durumu: Gece teheccüd namazı terkedilemez bir farz durumuna getirmek, farz-ı ayın olmayan cihadı farz-ı ayın gibi kabullenmek, her türlü gidilebilir iken mesela hacca yürüyerek gitmeyi görev bilmek. Olmayan bir şeyi ibadet düzeyinde iş edinmek gibi uygulamalar buna örnek görülebilir. - Farz ve vacip olmayan işleri farz ve vacip düzeyinde görüp terkedilemez zannetme de hatadır. Allah Teâlâ’nın emrettiği işler arasında farz veya değil tasnifi yapmasının hikmeti kaldırılmış olmaktadır. Peygamber aleyhisselamın bile kimi zaman terk ettiği bazı nafileleri hiç terk edilemez görmek böyle bir uygulamadır. Yolculukta nafileleri hiç terk etmemek bunun örneğidir. Başka bir örnek de tavaf ederken neye mal olursa olsun Hacerulesved’i öpmeye çalışmak da başka bir örnektir. - Mubah olan şeyleri yasak gibi görmek de hatadır. Adeta mubahlarla meşgul olan cennete gidemez gibi kabul edilmiş olur ki aslında böyle bir anlayış dine karşı da bir cürettir. - Dinde var olan ruhsatları kullanmamak da yanlıştır. Emreden de Allah, ruhsat veren de Allah olduğuna göre kulun ruhsatları sakıncalı gibi görmesi temelden yanlıştır. Örnek olarak hasta olanın orucunu ertelemesi bir ruhsattır. Doktorun tavsiyesine rağmen bu ruhsatı hata gibi görmek gayet yanlış bir iş olur. - Farklı fetvalar ve hükümler bulunduğunda en ağır ve en zor olanı tercih etmek bir fazilet değildir. Müslüman insanın neden kendisine böyle bir “zoru arama” mantığı oluşturduğunu incelediğimizde şunlar dikkatimizi çeker: Dinin esasını bilememek, kör taklit ve özenti, kolayından sevap biriktirme emeli, yanlış zühd ve takva anlayışı, ihtiyatlı olma arzusu, eski hatalarından kurtulma takıntısı, çok ve gereksiz sorgulama, vesvese, riya ve şöhret hastalığı. Bu tür zorluğu tercih etme uygulamalarının kişinin dindarlığına ve Müslüman toplum yapısına getirebileceği muhtemel tehlikeler de vardır. Şu başlıkları örnek olarak kaydedebiliriz: Dinin yanlış anlaşılması, bidate kapı aralanması, önceki ümmetlerin dindarlarına benzeme riski, zoru aradıkça Allah’ın kuluna zorluk yaratması, kişinin esasen kendisini zayıf ve yetersizliğe itmesi, bunun sonucu olarak da daha az ibadet ve daha az etkili bir kişilik oluşması, başkalarının hakkının çiğnenmesi, erken bıkma ve terk etme oluşması, doğan bir sonuç olarak günahlara yol açma zikredilebilir. Bu tür uygulamaları yapanların genelde kendilerine özellikle ilk üç asırdaki kimi âbidlerin mesela bir rekâtta hatim yapmasını örnek almaları da dikkat çeker. Bu noktada deriz ki: - Bir kere o tür haberlerle dinimizin temel kurallarını karşılaştırdığımızda bize düşen dinimizin kurallarına sarılmaktır. Biz kişilere değil dinimize bağlıyız. - Bu tür nakillerin bir bölümü abartılı ve aslı ispat edilemez haberlerden oluşmaktadır. - İlk dönem âbidlerinden doğru olduğuna inandıklarımız için de söyleyeceğimiz bir söz vardır. O söz de şudur: O şahsiyetlerin bulunduğu zaman dilimi, çevreleri ve özel konumları onları bizim onlarla kıyas edilmemiz zor olarak bir seviyeye getirmiş olabilir. Bazı kulların keramet seviyesine gelmesi bunun açık bir örneğidir. Biz o noktaya gelmeyi, onların ulaştığı en üst seviyeden başlayan bir süreçle elde etmeye çalışırsak yanılırız. O noktaya şeriatın çizgileri ile yürüdüğümüz bir yolda gelmeyi hedeflemeliyiz. Allah yardımcımız olsun. Âmîn.
Şunu kesin bir kural olarak biliniz: Peygamberler dışında masum/günah işlemez kimse yoktur, olamaz. Bu kurala âlimler, şeyhler bütün mü'minler dahildir. Âlim de insandır. Âlim de bu hayatın içinde yaşamaktadır. Âlim ile cahil arasındaki fark, âlimin dinin hakikatini daha iyi biliyor olmasındadır. Elbette âlim, bu bilginin farkı olarak hesabı daha ağır durumdadır ama neticede o da nefis taşımaktadır, o da şeytana muhataptır. Âlimi de cennet veya cehennem akıbetine doğru yürüyen bir kul görmek gerekiyor. İlminin derinliği kadar imtihanı da ağır olacaktır. Bir başka sorun da bizim gibilerin dışarıdan bakarak her bilgi sahibini ‘âlim’ yerine koyuyor olmamızdır. Esasen âlimler de kendi içinde sınıflandırılmalıdırlar. Dünyalık alanda uzmanlaşmış ama ahiret hayatını yok gibi tutmuş birine âlim diyor olabiliriz. Şeriat bilgisine sahip ama takvadan nasipsiz biri de bize göre âlim sayılabilir. Dünyalık menfaatler önünde büzülen birinin bilgisine biz ilim deriz ama onun Allah katında bir değeri olmadığını unuturuz. Bütün bunların ötesinde âlim, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellemin dinine vekil olmuş insandır. Dünyalığa tenezzül etmeyen, konuştuklarının adamı, ahiret korkusu ile yaşayan kimse âlim odur. Bizim gibi dışarıdan bakanların hangisi daha iyi âlimdir sorusuna cevap bulması elbette zordur. Âlimlerin kendi içinde bir imtihanı olacağı gibi bizim de ‘hangisi âlim?’ sorusuna cevapta samimi olma imtihanımız olacaktır. Bizim dilimizi konuştuğu, yöremizden olduğu, bizim siyasi idrakimize yakın olduğu, ekonomik menfaatimize zarar vermediği gibi sebeplerle yanında durduğumuz âlim başka, ondan öğrendiğimiz her şeyin bizi biraz daha Allah’a yaklaştığı âlim arayışımız başkadır. Özet olarak diyebiliriz ki, Müslümanlar olarak bizim imtihanlarımızdan biri de âlimlerle imtihanımızdır. Varlıkları bir imtihan, yoklukları başka bir imtihan olarak onlar bizimle biz onlarla imtihan durumundayız.
Aleykümselâm. Güzel kardeşim, samimi ifadeleriniz için teşekkür eder, duanızı beklerim. Siz de takdir ettiğiniz gibi bizim takip ettiğimiz konular sizin beklentinizin dışındaki konulardır. Size özellikle şunu tavsiye ederim: Bugüne kadar o tür insanları ikna edebilmiş biri vardır veya yoktur denecek kadar azdır. Kendinizi yormayın o tür meselelerle. Biz imanımızı korumaya, çevremize etki etmeye, iyi örnek olmaya gayret ederiz, hidayet Allah'tandır. Sabredin ve kazanın. Allah'a emanet olun.
boşanma konusundaki diğer fetvalar
İki tarafın dinlenmesi gereken bir meseleye cevabı, sizin verdiğiniz bilgi çerçevesinde yazmam sizi haklı gördüğüm anlamı taşımamalıdır. Sorunuzun hem hukuki hem de dini boyutları olan karmaşık bir meseledir. Sorunuzu ve sorununuzu olabildiğince anlaşılır hale getirerek madde madde cevap vermeye çalışacağım. Boşanma sürecinde erkeğin kadın üzerindeki sorumlulukları devam eder. Bu, iddet süresi boyunca nafaka verme yükümlülüğünü de içerir. Ancak iddet süresi tamamlandıktan sonra (evliliğin sona ermesiyle), nafaka sadece çocuklar için geçerli olur. Boşanma gerçekleştikten ve iddet bittikten sonra eşinizin evde oturmaya devam etmesi için gereken altyapı hizmetlerini (abonelikler) sizin sağlamanız yönünde bir zorunluluk yoktur. Bu durum mahkemeye bildirilmiş ve mahkeme de bu konuda sizi yükümlülükten muaf tutmuşsa, dinimiz açısından da zaten sizden fazladan bir sorumluluk beklenmez. Dinimizde, bir kişinin kendi mal varlığıyla ilgili tasarruf hakkı vardır. Abonelikleri kapatacağınız vakit mağduriyet oluşturmamak adına durumu eski eşinize önceden bildirmeniz, hak ve hukuka uygun bir tavır olacaktır. Bu süreçte bir aile danışmanından veya dini danışmandan destek almanız faydalı olabilir. Çünkü hem hukuki hem de psikolojik yönü ağır bir süreç yaşıyorsunuz. Dua ve sabır, bu tür sıkıntılı süreçlerde önemli dayanaklar olabilir. Zira Allah sabredenlerle beraberdir.
Kıymetli kardeşim, evet kocanız bir hata etmiş, tevbe etmesi ve bu günaha bir daha dönmemesi gerekir. Fakat siz de eşiniz de dâhil olmak üzere gizli şeyleri araştırmamayı kendinize ilke edinin. Eşinizin beyanını esas kabul edip ona inanın. Onu affedin ve ailenizdeki mutluluk ve huzuru arttırmak için daha aktif bir yol tutmaya çalışın. Allah'a emanet olun.
Nikahınıza bir zarar gelmedi ama ahlakınız çok zarar gördü. İstiğfar edin, eşinizle aranızı sulh edin. Bunu da ikiniz için de iyi bir ders ve öğüt olarak değerlendirin.
Bu soruya cevap verilebilmesi için verdiğiniz bilginin eksik olan kısımların tamamlanması gerekir. Buna göre erkek karısına boşama yetkisini nikâh akdinden önce, "evlenirsek kendini boşayabilirsin" derse veya nikâh esnasında kadın ilk olarak "istediğimde seni boşamak şartıyla evlendim" deyince adamın kabul etmesi veya nikâhtan sonra erkeğin karısına boşama yetkisi vermesiyle kadın boşama hakkına sahip olur. Aksi takdirde olmaz. Yukarıda verilen bilgilere göre kadın talak hakkı almışsa kocanın karısına boşama hakkını veriş şekli muteberdir. Buna göre de bâin olabilir, ricî boşama olabilir, bir kere boşama olabilir, kadının tekrar boşama hakkı olabilir... (Soruda bu bilgi verilmemiş. Kocanın kadına bu hakkı verirken ne dediği bilinmiyor?) Özetle bu konu biraz girift/karmaşık/çok kurallı olması münasebetiyle muhatabı olan kimseler beraberce en yakın müftülüğe giderek yüz yüze çözüm aramaları en doğru olandır. Aksi takdirde eksik bilgi farklı bir fetva verilmesine neden olacaktır. Allah yardımcıları olsun.
Bu yaşadığın psikolojik durum şeytanın ayartmasıyla hastalığa dönüşmüş. Vesveseye kulak verme, önemseme. Mümkünse bir ehil bir hoca ya da psikolojik destek de al. Çünkü bu halin devam etmesi seni daha da yıpratabilir. Bu tür takıntıları olanların vehim/kuşku derecesindeki boşamaları geçersizdir.
İstiharenizi ve rüyanızı bilemem ama siz eş seçiminde acele etmişsiniz, onun karakteri bu imiş zaten, siz geç öğrendiniz. Size tavsiyem şudur: Eşinizin bu yapısını maddeler halinde bir psikologla istişare edin. Psikolog sizi nasıl yönlendirirse onu yapın, ayrılmak veya devam etmek konusunda bilimsel destek almış olun. Allah yardımcınız olsun.