Fetva Meclisi
Soru
Hocam kadınların özel zamanlarında kılamadıkları namazlarını kaza etmeleri gerekli midir?
Cevap
Benzer fetvalar
Selamünaleyküm. İstimna ettikten sonra meni geldi ve gusül almadı ise namazları kılınmamış demektir. Bunun dışında namazları için kaza gerekmez.
Önüne geçip namaz kıldırmayı kast ediyorsanız bu caiz değildir.
Her kaza namazı için ezan ve kamet gerekir. Ancak yapılmaması namazı aksatmaz.
Hanımlar, adetli günlerinde asla oruç tutamazlar, namaz da kılamazlar. O oruçları daha sonra ne zaman isterlerse kaza ederler. Namazları ise kaza etmezler. Allah'a emanet olun, sağlık ve afiyet içinde olasınız.
Selamünaleyküm. Kadınlar adetli günlerinde namaz kılamaz, oruç tutamazlar. Daha sonra namazlarını kaza etmeleri gerekmez ama oruçlarını kaza ederler. Allah kolaylıklar versin.
Aleykümselam. Kaza namazları için ezan da ikamet de eda anındaki gibi namazın kabul olmasını etkileyecek durumda değildir. Yapılırsa sevabı daha fazla olur.
Ashab-ı Kiram konusundaki diğer fetvalar
Bugün uygulanan şekli ile “toplu/sesli zikrin” bir ibadet olarak Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem zamanında veya ashabın döneminde bulunduğuna dair direkt bir kayıt yoktur. O dönemde “zikir/halka/katılmak” ifadeleri vardır. Bunlardan yola çıkılarak “sesli zikir” grupları oluşturulmuştur. Bu nedenle “Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem döneminde sesli zikir yoktu” dememiz yanlıştır. Şöyle dememiz ise doğrudur: “Şu anda sesli zikir olarak ortaya konan, rakslı, notalı zikir çeşidi katiyetle Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem zamanında yoktu.” Tartışmasız bir şekilde bunu söyleyebiliriz. Kadın veya erkek için farklı bir durum yoktur. Mevcut zikir halkaları ile ashabın katıldığı “zikir halkaları” arasındaki fark, iki ayrı konuyu konuşmak gibi bir durumu ortaya koymaktadır.
Yetmiş bin kelimeyitevhid okuma diye bir ibadet yoktur. Mü'min olarak ölen birine kendisine ait tek bir kelimeyitevhid yeter biiznillah. Öyle olmayana da milyarlarca kere okunsa boş iştir. İnsanlar, yaşayanların Allah'tan uzak bir hayat sürmelerine karşı bir evde toplanıp tek bir kelime konuşmaya vakit bulamazken ölmüşleri için bu tür toplantıları seve seve yapmaları neyin işaretidir bilemiyoruz. Diriyi kurtaracak bir oturum koca bir cennet demektir ve biiznillah çaredir. Buna yanaşan yok ama ölü üzerinden duygu sömürüsüne rağbet çok. Hasbunellah! Yasin günleri de buna dâhildir. Bunlar Ashab-ı Kiramın yaptığını duymadığımız işlerdir. Onlardan başka da peşinden gidilmeye değer kimse yoktur.
CEMAAT ümmettir. Bir grup veya birliktelik cemaat olarak anılıyor olsa da o semboliktir. Dolayısıyla sizin veya bir başka müminin camide namaz kılması belirttiğiniz cemaatte olması anlamına gelmiyor. Aynı şekilde bir tarikatta veya vakıfta ya da bir büyüğün himayesinde olması da cemaatte olduğu manasına gelmez. Bir bütün olarak ümmetin içinde olan ve ümmetin değerlerini muhafaza eden, dininden taviz vermeyen, sünnete sarılan, Ashab-ı Kiram’ı izleyen mümin cemaattedir.
Dinin beş temelinden biri olduğu hâlde bazı zengin Müslümanların zekâtı ihmal etmeleri, bazı Müslümanların namazı kılmamalarıyla aynı pencereden anlaşılabilir. Namaz esasen zekâttan daha kolay bir ibadet olması ve cebe de dokunmamasına rağmen ihmale uğrayabiliyor. Bu bir iman meselesidir. Allah’a teslimiyet oranıyla alakalı bir durumdur. Allah’a teslim oluşumuz sadece zihindeki bazı kabullerle olduğu gibi fedakârlığın çeşitli oranlarda buna eklenmesiyle de gerçekleşebilir; herkesin Allah’a teslimiyeti (Müslümanlığı) farklı olduğu içindir bu. Zekâtta esneme ve aksama gösterenler de aslında imanlarından kaynaklanan bir problemden ötürü böyle yapmaktadırlar. Zekâtı inkâr etmedikçe dinden çıkılmayacağı doğrudur fakat Kur’an-ı Kerim, namaz ve zekât ibadetlerini Müslüman olup olmadığımızın en canlı göstergeleri olarak ortaya koymaktadır. Zekâtın ihmali de kişinin imanındaki pürüzden ileri gelir. Bu sebeple namaz kılan ama zekât vermeyen bir profile çok nadir rastlayabiliriz; zira bunların ikisi bir bakıma aynı şeylerdir. Mal sevgisi, bireysel takıntılar veya başka sebeplere de bağlanabilecek bu hususun ana nedeni iman meselesidir. Ashab-ı Kiramın böyle sorunlarının olmayışı, cennet ve cehennem olgularını kendilerinden uzak birer hikâye konusu gibi görmemelerindendi. Bu da ancak imanın yüksek tonajıyla gerçekleşebilecek bir kıvamdır.
Bir kere karşılaştırmayı Peygamber aleyhisselam Efendimizle değil Ashab-ı Kiram ile yapsak daha iyi olur. Evet, onlarla da aramızda ağır farklar var gibi görülmektedir ama şunu unutmayınız ki bu neslin mücadele etmek durumunda olduğu imtihanlar basit denebilecek imtihanlar değildir. Onlarınki fiziki olarak ağırdı bizimki de beyin açısından ağırdır. Herkes imtihan durumundadır. Herkes Rabbine hesap vereceği bir imtihan yaşamaktadır. Bu sebeple biz, imtihanı kazanmak için gayretimizi yapacağız. Onları da bizi de Rabbimiz değerlendirecektir. Allah yardımcınız olsun.
Evet, tasavvuf erbabının kendi içinde önemsedikleri ve tasavvufi bir eğitim olarak uyguladıkları belirttiğiniz örnekteki gibi ve başkaca işleri vardır. Bunlar Ashab-ı Kiramın bize bildirdiği din kaidelerinde umumiyetle de yoktur. Eğer bunu yapanlar, yaptıklarını DİNİN KESİN EMRİ gibi görüyorlarsa şüphesiz bu bir hatadır. Bizim böyle bir hatayı benimsememiz de caiz olmaz. Öyle değil de BİR EĞİTİM FARKLILIĞI olarak görüyorlarsa bunu, bizde mesela bilgisayarla eğitim yapmak gibi bir farklılık olarak görürüz bu farklılığı. Tartışılıp büyütülmesine de gerek yoktur. Neticede iyi bir iş yapmak maksadı duruma hâkimdir.