Fetva Meclisi
Soru
Hocam ben tavsiyeniz üzere Osman Nuri Topbaş'ın sohbetlerine katılıyorum. Bunlardan birinde zikir de çekiliyor, zikir esnasında mesela tevhid zikrinde لا‘da baş, ortada اله baş ile beden oturur halde sağ tarafa, ا لا اللهderken kalbe doğru yaptılar. Ben bilmiyorum ama bu veya başkaları sünnette var mı? Sünnette olmayıp tasavvufta yapılması istenen durumlarda tavrımız nasıl olmalı?
Cevap
Benzer fetvalar
Selamünaleyküm. Biz, dinimizi ashabı kiramdan öğrendik; onların yapmadığını DİN OLARAK yapamayız. Ashabı kiramdan o şekilde bir zikir çeşidi nakledilmemiştir. Yapılan işin içeriğinin güzel olması ibadet şekli olmasını gerektirmez. Bir mecliste oturup fıkıh öğrenmek, tefsir öğrenmek daha bereketlidir.
Dinimizi öğrendiğimiz Ashabı Kiramdan, Allah onlardan razı olsun, veya fıkıh ilmi ile din yaşadığımız imamımız Ebu Hanife rahmetullahi aleyhten bu isimde bir uygulama bize intikal etmemiştir. Neticede Allah Teâlâ zikredilmektedir o esnada. Murad mübarektir, yöntemdeki hata inşallah mağfiret sınırlarındadır diye umut ederiz ama belirttiğiniz kabalıkların dinde bir yere oturtulması mümkün değildir. Kalbinizin huzur bulacağı farklı bir yere gidin siz.
İnsan, ön kanaatle bakınca daha keskin kurallara sarılıyor. Bu nedenle, Ümmet'in iç sorunlarına bakarken ilke olarak bir kişi bile dışarıda kalmasın diye gayret etmek lazım. Şimdi tasavvuf erbabının hatalarını irdelemeye kalkarsak, öbür yandan onların hatalarını irdeleyenlerin de sabah namazını cemaatle kılmadıklarını, zikir diye bir şey bilmediklerini, kuru bir İSLAMCILIK şemsiyesi altında konuştuklarını söyleyenlere ne diyeceğiz? Bizim vazifemiz, hataları tespit edip karara bağlamak mı yoksa Allah'ın adının bir kere daha yücelmesini sağlamak mıdır? Ilımlı veya sertten ziyade dengeli ve toplayıcı bakmayı yeğlemekte yarar olduğunu düşünüyorum. Hassasiyetinize teşekkür ederim. Allah yardımcımız olsun.
Selamünaleyküm. Bu, ihtimal kıyamete kadar kimsenin çözemeyeceği kadar köklü bir yer edinmiş sorunlardandır. O yolu izleyen mü'minlerin niyetlerini Allah Teâlâ bilmektedir. Onları itham etmek kimsenin görevi değildir. Samimi niyetlerle yapıyorlarsa ve bunun üzerinden kişisel zevklerini tatmin etmek ve menfaatlenmek gibi bir tutum içinde değillerse onlarla mücadele etmenin yersizliğini düşünüyorum. Yaşadığımız dönem, insanların yanlışlarını tespitten çok neyin doğru olduğunu ispat etme dönemidir. Eğer tasavvuf hatalı ise hatasız olan zühdü ortaya koymalıyız. Birileri Allah'ı zikretmeyi teşvik için tasavvufu metot olarak kullanırken hata ediyor, diğerleri de Allah'ı zikrin ne tilavet ne tesbihat olan hiçbir çeşidi ile meşgul olmadığı hâlde, sadece başkalarının yanlışlarını tadat ederek İslam'a hizmet ediyorsa bu kabullenilemez. Herkes doğru bildiğini yapsın, hesabımız Allah'a kalacaktır.
Her iki konu hakkında da ashabı kiramın yaptıklarına dair açık ve sahih bir bir bilgi yoktur. Ancak günümüze kadar gelen bir silsile ile Müslümanlar arasında yapıla gelen gerek sesli zikir ve gerekse cemaatle topluca tesbihatı kavga konusu yapmanın yararı yoktur. Faydalı olduğunu düşünerek yapanlar arasında ulemadan da kimseler vardır. İhtilaflı konularda en doğru olan, Müslüman'ın hak bildiğini yapıp diğer kardeşinin yaptığını da tartışma konusu yapmamasıdır. Zira birbirimizle uğraşmakta yarar olmayan bir zamandayız. Yeter ki söz konusu olan şey Allah Teala'nın kati haramlarından biri olmasın. Allah'a emanet olun.
Bir isteme ve istekte samimi olma meselesidir bu. Herkes cennet ister ama bedeli olmayan bir cennet isterler. Ashab-ı Kiram bedeli olan cenneti istedikleri için o bedel, her ne ise onu ödediler. Yani önce zihinlerde bir istediğini bilme hali oluştu. Belki de onlar ağır bir cahiliye dönemi yaşadıkları için bu ödemeyi anında yaptılar. Biz ezanla müziğin karıştığı bir hayatın içinden geldiğimizden bizim böyle bir ödeme yapmamız zor olabiliyor. Onların bir gün içinde yaptıkları biz bir ömre yaymak zorunda kalabiliyoruz. Sabrederek ve yılmayarak bir ömür bu mücadeleyi yapmaya becerebildiğimizde ise onların yaptığı kendi çapımızda yapmış oluruz biiznillah. Bunun gerçekleşmesi için: Uzun soluklu bir eğitim ve dönüşüm programı yapmak zorundayız. Gerekiyorsa her gün bir harf öğrenerek bir ömür eğitime devam edebilirsek istekte samimiliğimizi ispat etmiş oluruz. Çevre çok önemlidir. Onlar iman ettikleri gün hicret ettiler; sevdiklerinden ve şehirlerinden hicret ettiler. Aynı şey bizim için de geçerlidir. Gerekiyorsa bir sokak öteye ama yerimizden ve zevklerimizden ayrılmaya razı olup hicret edebilmeliyiz. Bizim gibi düşünen bir çevre bulmalıyız, yoksa bulana kadar aramaya devam etmeliyiz. Sayıya, şekle takılmadan "ana gaye Allah’ın rızasıdır" diyerek yola devam edeceğiz. Kaç kişi olduğumuz değil ihlasta ne durumda olduğumuz önemli görülmelidir. İbadet takviyesi olmadan süreklilik sağlayamayız. Farzlardan eksiğimiz olmamalıdır. Nafileleri de yapabildiğimiz kadarı ile önemsemeliyiz. Haramlardan kaçınmayı nefes almak gibi göreceğiz. "Bir haram bir hayat bitirebilir" mantığı ile yol alacağız. Çok ve yoğun dua ile isteğimizde samimiyetimizi ispat etmeye çalışacağız. Allah yardımcımız olsun, işimizi kolay etsin.
Ashab-ı Kiram konusundaki diğer fetvalar
Böyle bir uygulamanın Ashab arasında yeri yoktur. Onların yapmadığının yapılmasında da hayır yoktur. Nefsin hoşuna gidenlerle değil Allah'ın razı oldukları ile cennete girebiliriz.
Felsefe bir bilim dalı olarak neticede bilimdir. Müslüman olarak da bizim, insanlığın yararına olan hiçbir bilime direkt karşı olmamız mümkün değildir. İslam tarihimizde felsefe, dini şekillendirme, fırkaları çoğaltma, naslara karşı cüreti artırma gibi sakıncalı uçlarda kullanıldığı için felsefeye karşı bir karşı duruş oluşmuştur. Bu karşı duruş da yüzde yüz haklıdır, gereklidir. Felsefi düşünen İslam âlimi ile felsefesiz düşünen İslam âlimi arasındaki fark, Ashab-ı Kiram ile bizim dönemimizdeki âlimlerin arasında gözle hissedilen fark gibidir. İlahiyat fakültelerinde ders maddesi olarak okutulan felsefenin, tecvidi düzgün olmayan, şöyle bir beş cüz bile ezber bilmeyen talebelere okutulmuş olduğunu görünce söylenecek söz de kalmamış demektir. Felsefe, ilgili bölümlerinde okutulmalıdır ama Kur'an, hadis ve fıkıh yerine konmamalıdır. Akideye burnunu sokmamalıdır.
Ashab-ı Kiramın böyle bir şey yaptığını duymadım.
Bir kere karşılaştırmayı Peygamber aleyhisselam Efendimizle değil Ashab-ı Kiram ile yapsak daha iyi olur. Evet, onlarla da aramızda ağır farklar var gibi görülmektedir ama şunu unutmayınız ki bu neslin mücadele etmek durumunda olduğu imtihanlar basit denebilecek imtihanlar değildir. Onlarınki fiziki olarak ağırdı bizimki de beyin açısından ağırdır. Herkes imtihan durumundadır. Herkes Rabbine hesap vereceği bir imtihan yaşamaktadır. Bu sebeple biz, imtihanı kazanmak için gayretimizi yapacağız. Onları da bizi de Rabbimiz değerlendirecektir. Allah yardımcınız olsun.
Yetmiş bin kelimeyitevhid okuma diye bir ibadet yoktur. Mü'min olarak ölen birine kendisine ait tek bir kelimeyitevhid yeter biiznillah. Öyle olmayana da milyarlarca kere okunsa boş iştir. İnsanlar, yaşayanların Allah'tan uzak bir hayat sürmelerine karşı bir evde toplanıp tek bir kelime konuşmaya vakit bulamazken ölmüşleri için bu tür toplantıları seve seve yapmaları neyin işaretidir bilemiyoruz. Diriyi kurtaracak bir oturum koca bir cennet demektir ve biiznillah çaredir. Buna yanaşan yok ama ölü üzerinden duygu sömürüsüne rağbet çok. Hasbunellah! Yasin günleri de buna dâhildir. Bunlar Ashab-ı Kiramın yaptığını duymadığımız işlerdir. Onlardan başka da peşinden gidilmeye değer kimse yoktur.
Allah onlardan razı olsun, sahabiler iman ettikten sonra da hatalar yaptılar ve o hatalardan da sıyrılıp Rablerinin rızasını kazandılar. Biz de iman ehli olduğumuz halde hata edebiliriz, onlara açık olan kapı bize de açıktır. Önümüzde nefislerimizin hantallığından başka bir engel de yoktur.