Diyanet Fetva Kurulu
Soru
Vesvese nedir? Vesveseden kurtulmanın yolları nelerdir?
Cevap
Benzer fetvalar
Vesvese, çeşitli sebeplerle insanın yaşadığı kararsızlık, şüphe ve kuruntu hâlidir. Bu, çoğu kere abdest ve guslün alınıp alınmadığı, tam olup olmadığı ya da bozulup bozulmadığı şüphesi şeklinde ortaya çıkmaktadır. Gusül veya abdest alan kişinin vesvese sebebi ile gusül ve abdestini tekrarlaması gerekmez. Hatta kişi bu tür vesveselere itibar etmemeli (İbn Mâce, Tahâret, 48 [421]), içine doğan şüphe ve tereddüt hâllerinin asılsız olduğunu kendine telkin etmeli, ihtiyaç duyulması hâlinde psikolojik tedaviye yönelmeli; ayrıca manevî destek olarak Felak ve Nâs sûrelerini, anlamlarını da düşünerek okuyup bu hâlden kurtulmak için Allah’a dua etmelidir.
Fısıltı, evham, şüphe, telkin, kuruntu demek olan vesvese yaygın olarak; kötü bir işin yapılması, iyi bir işin terk edilmesi veya geciktirilmesi ya da eksik yapılması için şeytanın insanı kışkırtması, aklını çelmesi ve akla kötü düşünceleri getirmesi anlamında kullanılır. Kur’an’da vesvesecinin (vesvâs) şerrinden Allah’a sığınılması emredilmiş, (en-Nâs, 114/1-6) şeytanın Hz. Âdem ile eşini cennetten vesvese yoluyla çıkardığı bildirilerek müminlerin bu konuda duyarlı olmaları istenmiştir. (el-A’râf, 7/20) Şeytanın insanı küfre sürükleme yollarından birisi de, onu şüphe ve tereddüde götürebilecek sorulardır. Kalpten geçen bu sorular, hiç şüphesiz şeytanın vesvesesi ile meydana gelmektedir. Nitekim Allah Resulü (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Şeytan sizden birinize gelerek ‘filan ve filan şeyi kim yarattı?’ der. O kişi ‘Allah yarattı’ deyince peki, ‘Allah’ı kim yarattı?’ der. İş bu dereceye varınca o kimse hemen Allah’a sığınsın ve o düşünceden uzaklaşsın!” (Buhârî, Bedü’l-halk, 11 [3276]; Müslim, Îmân, 214 [134]), “Allah’a iman ettim, desin!” (Müslim, Îmân, 212 [134]) Bu durum kişinin imanına herhangi bir zarar vermez. Ashab-ı Kiram’dan bazıları Resul-i Ekrem’e (s.a.s.) gelerek içlerinden, söylemeye dahi cesaret edemeyecekleri vesveseler geçtiğinden yakınmışlar; Resûlullah (s.a.s.) da bu durumun onlardaki kesin ve katıksız imana delâlet ettiğini, ümmetinin bu tür vesveselerden dolayı -telkin edilenleri yapmadıkları sürece- sorumlu tutulmayacağını bildirmiştir. (Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 2/255 [7464]; 6/106 [24796]; Müslim, Îmân, 201-205, 211 [127-129, 133]) Bir kimsenin abdest ve namaz sırasında bazı uygulamaları eksik yaptığı hususunda kuşkuya düşmesi ve evhamlanması hali de sık karşılaşılan vesveselerdendir. Bu tür kuruntulardan sakınılması veya onların üzerinde durulmaması öğütlenmiştir. (Ebû Dâvûd, Ṣalât, 161 [905-906]; Tirmîzî, Ṭahâret, 43 [57]) Sonuç olarak kişilerin, içlerinden bir sesin fısıldadığını söyledikleri küfür vb. ifadeleri, vesvese kapsamında olup imanlarına ve dinlerine zarar vermez.
Fısıltı, söz, fiskos, kuruntu, işkil demek olan vesvese yaygın olarak; kötü bir işin yapılması, iyi bir işin terk edilmesi veya geciktirilmesi ya da eksik yapılması için şeytanın insanı kışkırtması, aklını çelmesi ve akla kötü düşünceleri getirmesi anlamında kullanılır. Kur’ân’da vesveseci şeytanın şerrinden Allah’a sığınılması emredilmiş (en-Nâs, 114/1-6); hadis kaynaklarımızda, müminlere vesvese ile hareket etmemeleri tavsiye edilmiş, vesvesenin dinî-hukukî bir hüküm doğurmayacağı bildirilmiş ve vesvese ile hareket edenin, örneğin; “acaba eşimi boşadım mı boşamadım mı; eşimi boşamış olabilir miyim?” diye kuruntu yapan birisinin talakının (boşamasının) geçerli sayılmayacağı bilgisi yer almıştır. (bk. Buhârî, Talâk, 11 [5269]; Müslim, Îmân, 201-205 [127-129]) Şeytanın insanı küfre sürükleme yollarından birisi de onu şüphe ve tereddüde sürükleyebilecek sorulardır. Kalpten geçen bu sorular, hiç şüphesiz şeytanın vesvesesi ile meydana gelmektedir. Bu istifhamların, desise olarak en şiddetli olanını, bizzat Allah Resûlü (s.a.s.) bize şöyle haber vermiştir: “Şeytan sizden birinize gelerek ‘filan ve filan şeyi kim yarattı?’ der. O kişi ‘Allah yarattı’ deyince peki, ‘Allah’ı kim yarattı?’ der. İş bu dereceye varınca o kimse hemen Allah’a sığınsın ve o düşünceden uzaklaşsın!” “Sizden herhangi birinize şeytan gelir ve 'Şunu böyle kim yarattı? (Şunu) böyle kim yarattı?' en sonunda, 'Rabbini kim yarattı?' diye sorar(ak sürekli vesvese verir). İşbu raddeye gelince o kişi derhâl (şeytandan) Allah'a sığınsın ve (vesvesesine) hemen son versin!” (Buhârî, Bed’ü’l-halk, 11 [3276]; Müslim, Îmân, 214 [134]) Bazı rivâyetlerde “Allah’a iman ettim, desin!” (Müslim, Îmân, 212 [134]) ilavesi de vardır. Bu itibarla kuruntulu kişilerin, içlerinden bir sesin fısıldadığını söyledikleri küfür vb. ifadeleri, vesvese kapsamında olup sahiplerinin imanlarına ve dinlerine zarar vermez. Zira Allah Teâlâ, kullarını güçleri ile orantılı olarak sorumlu tutmuştur. Yükümlülük güç oranındadır. "Hz. Peygamber’e (s.a.s.) ashâb-ı kiramdan bazıları gelerek şöyle demişlerdi: ‘Kimimizin aklından bir kısım vesveseler geçiyor, normalde bunu söylemenin günah olacağı kanaatindeyiz.’ Hz. Peygamber (s.a.s.) ‘Gerçekten böyle bir korku duyuyor musunuz?’ diye sormuş, oradakiler de ‘Evet!’ deyince, ‘İşte bu (korku) imandandır (akla gelen vesvese de zarar vermez).” (Müslim, Îmân, 209 [132]) buyurmuştur. Konu ile ilgili başka bir hadis-i şerif de şöyledir: “Allah Teâlâ, içlerinden geçen fena şeylerle amel etmedikçe veya onu konuşmadıkça, o şey yüzünden ümmetimi hesaba çekmeyecektir.” (Buhârî, Talâk, 11 [5269]; Eymân, 15 [6664]; Müslim, Îmân, 201-202 [127]) Kısaca, içinde bulunulan durumdan kurtulmak için bu tür vesveselere itibar edilmemelidir. Zira vesvese, üzerinde durdukça yoğunlaşır.
Yaşadığınız vesveseler, imanınızı kaybettiğiniz anlamına gelmez. Aksine, bu tür düşüncelerden korkmanız ve rahatsız olmanız, kalbinizde iman olduğunu ve Allah’a yakın olma arzusu taşıdığınızı gösterir. Vesvese şeytanın bir oyunudur ve sizi korkutarak Allah’tan uzaklaştırmaya çalışır. Bunun için aşağıdaki tavsiyelere dikkat edebilirsiniz: Vesvese gelince dikkatinizi dağıtın: Vesveselerle zihinsel bir mücadeleye girmeyin. Dikkatinizi başka bir konuya çevirin veya zikirle meşgul olun. Şeytandan Allah’a sığının. Vesvese geldiğinde “Eûzü billahi mine’ş-şeytani’r-racîm” deyin. Kendinize karşı merhametli olun: Allah, kasıtsız hatalarımızdan ve bilmeden yaptıklarımızdan dolayı bizi sorumlu tutmaz. 🔸Yanlış bilgi veya bilgisizlikle haramı helal ya da helali haram sanmanız, Allah katında bir küfür değil, hata olarak değerlendirilir. Çünkü bir şeyin kasıtlı ve bilinçli olarak inkâr edilmesi küfre götürür. Bilmeden hata yapmak ise affedilebilir. 🔸Cennet ve cehennem ebedidir. Ancak sizin bu konuda yanlış bir bilgiye inanmanız, bilmeden yapıldığı için küfre düşmenize neden olmaz. Bu konudaki korkunuz yersizdir. Samimi bir şekilde “Ya Rabbi, bilmeden hata yaptım, beni bağışla” dediğinizde Allah sizi affeder. 🔸Yaşadığınız vesvese ve korkuların yoğunluğu sizi ümitsizliğe düşürmüş olabilir. Ancak intihar asla bir çözüm değildir ve büyük bir günahtır. 🔸Bu süreçte bir manevi rehberden, psikolojik danışmandan veya güvendiğiniz bir hocadan yardım almayı düşünün. Son olarak Allah sizin çabalarınızı görüyor ve samimi pişmanlığınızı kabul ediyor. Bu vesveseler sizin imanın tadını aradığınızın bir göstergesidir. Sabırlı olun, dua edin ve asla ümitsizliğe kapılmayın.
Size öncelikle şunu söylemeliyim: Bu durum size ait bir sonuç değildir. Belki pek çok insan için olabilecekler arasında bir durumdur. Bunu da imanla ilgili kabul etmemek gerekir. Bir mide ağrısını nasıl kabul ediyorsak öyle kabul ederiz. Gelir ve geçer görmek gerekiyor. Sabırlı olun, yılmayın. Bu birinci tavsiyedir. İkinci olarak da muhakkak bir psikologla görüşün. Üçüncü olarak da gündeminizi biraz daha yoğunlaştırın. Kitaplar okuyun. Gezi yapın. Namazı cemaatle camide kılın. En az bir vakti muhakkak camide kılın. Faydasını siz de izleyeceksiniz. Dua etmeyi de unutmayın. Allah yardımcınız olsun.
Kıymetli kardeşimiz ne dinden çıktınız, ne günaha girdiniz. Sizde bir vesvese hastalığı var. Bu da olağan bir hastalıktır. Bununla mücadele etmek gerekir. Bunu da en iyi bir psikolog ile yaparsın. Unutma dinden çıktım mı acaba diye tereddüt ettiğin sürece dinden çıkmış sayılmazsın biiznillah. Allah yardımcın olsun. Allah'a emanet ol.
İNANÇ KONULARIYLA İLGİLİ MESELELER konusundaki diğer fetvalar
Lohusanın ilk sütünün bebeğe verilmemesi gerektiği şeklindeki anlayış, dinî bir dayanağa sahip olmadığı gibi tıbbi bilgilerle de uyuşmamaktadır. Lohusanın kırk gün boyunca evden çıkmaması veya lohusaların bir araya gelmemeleri gerektiği şeklindeki inanışlar da tamamen hurafe olup dinî bir dayanağı bulunmamaktadır.
Bebeğin doğumunun kırkıncı gününe dair dinen yapılması gereken herhangi bir işlem bulunmamaktadır. Kırk gün boyunca bebeğin ve annenin evden dışarı çıkmaması, bebeğin kırkının çıkarılması gibi uygulama ve inanışların dinî bir dayanağı yoktur.
Göbek bağının cami, okul gibi mekânlara gömülmesine dair inanışın dinî bir dayanağı bulunmamaktadır. Ancak insanın bir parçası olduğu için saygı gereği göbek bağının uygun bir yere gömülmesi tavsiye edilir.
Sözlükte “değer, kıymet, iyi, ahlaklı ve cömert olmak” gibi anlamlara gelen kerâmet kelimesi terim olarak “mümin ve takva sahibi kimselerde ortaya çıkan ve Allah’ın lütfu olan olağanüstü hâller” şeklinde tanımlanır. (İbn Manzûr, Lisânü’l-Arab, “krm” 12/510; Cürcânî, Ta’rîfât, “krm” 184) Kur’ân-ı Kerîm’de kerâmet kavramı doğrudan geçmemekle birlikte, peygamber olmadıkları hâlde bazı iyi kullar hakkında harikulade olaylardan söz edilmektedir. (el-Kehf, 18/16-26; en-Neml, 27/40) Bu âyetlerden hareketle İslâm âlimleri, salih kulların kerâmetini hak olarak görmüşlerdir. Bununla birlikte onlar, kerâmeti herhangi bir kimsenin velî oluşunun kesin kanıtı olarak kabul etmemişlerdir. Tasavvuf erbabı da kerâmeti gizlenmesi gereken bir sır olarak görmüşlerdir. (bk. Rifâî, el-Burhânü’l-müeyyed, 21-22; Topaloğlu, Emâlî Şerhi, 75-76) Kerâmet, kerâmet sahibinin masum (günahsız ve hatasız) olduğunu veya gaybı bildiğini göstermez. Aksi bir iddia naslarla bağdaşmayan ve itikadi açıdan da tehlikeli sonuçlar doğurabilecek bir durumdur. Çünkü gaybı bilen sadece Allah’tır. (el-En‘âm, 6/59; en-Neml, 27/65; el-Cin, 72/26-27) Öte yandan İslâm inancına göre, günah işlemekten uzak kalmak anlamına gelen “ismet” sıfatı, vahyin kontrolünde oldukları için sadece peygamberlere ait bir vasıftır. Dolayısıyla velîler için böyle bir masumiyet söz konusu değildir. İslâm âlimleri ve mutasavvıflara göre; en üstün kerâmet, istikamettir. İstikamet, her hâlinde şer‘i şerife riâyet etmek, güzel ahlak ve doğruluktan ayrılmamaktır. Güzel ahlak, iyilikseverlik, diğerkâmlık ve cömertlik gibi vasıflar, mümine verilmiş en üstün özelliklerdir. Kur’ân-ı Kerîm’de, Allah’ın bütün müminlerin dostu/velisi olduğunun vurgulanması (Âl-i İmrân, 3/68) bu hususa bir işaret olarak görülebilir. Gerek âyetlerde gerekse hadislerde Allah’ın (c.c.) bazı salih kullarına olağanüstü nitelikte lütuflarda bulunduğu ifade edilmektedir. Bu lütuf belli bir zaman ve belli şahıslarla da sınırlı değildir. Bununla birlikte kerâmetin Allah’ın azametinin, lütuf ve kereminin bir delili olduğu ve kerâmet lütfedilen kişilerin olağanüstü sıfatlara sahip kişiler olmadıkları hususu unutulmamalıdır. Ayrıca Allah’ın kudretinde olan bir şeyin, kişilerin irâdesinde olduğunu kabul etmek itikadî açıdan da doğru değildir. Hiç şüphe yok ki herkes için temel ölçü, istikamet üzere yaşamaktır. Diğer taraftan, neyin kerâmet sayılıp sayılmayacağı hususunda kesin ve objektif bir ölçü olmadığı için konu, tarihte ve günümüzde daima istismara ve suistimale açık bir konu olmuştur. Unutulmamalıdır ki kişinin olağanüstü olarak değerlendirdiği her hâl, kerâmet olmayabilir. Dolayısıyla kerâmet iddialarına değil kişinin istikametine itibar edilmelidir.
Sihir kavramı iki anlamda kullanılmaktadır: Birincisi; cinler veya tabiatüstü olduğuna inanılan güçlerle yakınlık kurduğunu iddia ederek ve/veya gizli güçler atfedilen kemikler, cisimler, şekiller ve isimler gibi bazı nesneleri kullanarak iksir, tılsım, efsun vb. şeyler yapmak suretiyle ortaya koyulan işlerdir. İkincisi ise; el çabukluğu, göz boyama, renk ve duyu yanıltması, yaldızlı sözler söyleme, çeşitli ilaç, kimyasallar, teknik aletler kullanma gibi yollarla insanlarda farklı bir algı oluşturmayı amaçlayan işlemlerdir. İslâm geleneğinde bu tür uygulamalar da sihir kavramıyla ifade edilmektedir. Türkçede, sihir ve büyü kelimeleri eş anlamlı olarak kullanılmaktadır. Kadim toplumlarda yaygın olmakla beraber tarihin her döneminde insanların ilgisini çeken ve varlığını devam ettiren sihrin, yukarıda ifade edilen unsurları kullanarak birine iyilik ya da kötülük etmek veya onu zararlardan korumak, maddî-manevî bir menfaat sağlamak gibi amaçlarla yapıldığı görülmektedir. İslâm dini, sihirle uğraşmayı büyük günahlar arasında sayarak yasaklamıştır. (Buhârî, Tıb, 48 [ 5764]) Kur’ân-ı Kerîm, sihirle uğraşanların ahirette nasibi bulunmadığını ve onların şerrinden Allah’a sığınılması gerektiğini ifade etmiştir. (el-Bakara, 2/102; el-Felak, 113/4) Zira şeytan, cinler, ruhlar ve yıldızlar gibi varlık veya nesnelere Allah’ın kudreti üstünde bir güç nispet eden, onlarda olağanüstü bilgi ve güç iddiası varsayan bütün sihir türleri, İslâm’ın tevhid ve tevekkül inancına aykırı olup kişiyi şirke kadar götürebilmektedir. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.s.) bir hadisinde, o günkü uygulamalardan biri olan düğüm yapıp sonra ona üflemek suretiyle sihir yapanların şirk koşmuş olduklarını ve nazar gibi etkilerden korunmak amacıyla bazı nesnelere sığınanların, Allah’ın yardımından mahrum kaldıklarını beyan etmektedir. (Nesâî, Tahrîmu’d-dem, 18 [4079]) Zira Müslüman’ın, kendisini her an koruyan, gözeten, dualarına icabet eden ilahi kudreti bırakıp Allah’ın verdiğinden başka bir gücü olmayan âciz varlıklara sığınması, İslâm’ın ilkelerine aykırı bir davranıştır. Bunların dışındaki göz bağcılığı, el çabukluğu, telkin gibi çeşitli beceri, teknik ve yöntemlerin kullanılması suretiyle insanları yanıltmaya, aldatmaya, zarara uğratmaya ve maddî-manevî yönden istismar etmeye yönelik davranışlar ise günahtır. Bununla birlikte el çabukluğu ya da göz boyama gibi usûlleri kullanarak sadece insanları eğlendirmek maksadıyla yapılan gösteriler dinen sakıncalı bir unsur barındırmadığı sürece bu kapsamda değerlendirilmez. Sonuç olarak müminlerin sihir veya büyü kapsamında değerlendirilecek her türlü davranıştan özenle kaçınması ve bu tür işlerle meşgul olanlara asla itibar etmemesi, sihirbazların, cinci ve üfürükçülerin tuzağına düşmemesi gerekir. Sihre maruz kaldığını düşünen kişiler, çare olarak alacakları tıbbi destek yanında, Hz. Peygamber’in (s.a.s.) öğrettiği dualarla Allah’a (c.c.) sığınmalıdır.