İslami Delil
Sureler
51

Zâriyâtسُورَةُ الذَّارِيَاتِ

Mekkî· 60 ayet

Sûre hakkında (Kur'an Yolu)

Adı ve âyet sayısı

         İlk âyetinde geçen ve “savuranlar, tozu dumana katanlar” gibi mânalara gelen zâriyât kelimesi sûreye ad olmuştur; bazı meşhur tefsir ve hadis kaynaklarında Ve’z-zâriyât sûresi diye de anılır (İbn Âşûr, XXVI, 335).

Nüzûlü

Mushaftaki sıralamada elli birinci, iniş sırasına göre altmış yedinci sûredir. Ahkāf sûresinden sonra, Gaşiye sûresinden önce Mekke’de inmiştir.

Konusu

Sûrenin ana konusu öldükten sonra dirilmenin gerçek olduğunu, yaratılmışlar içinde irade sahibi olma özelliğini taşıyanların, bir imtihan alanı olan dünya hayatını yaratılış amaçlarına uygun biçimde geçirip geçirmedikleri hususunda sorgulanacakları yargı gününden kaçış bulunmadığını ve bu yargılama sonunda herkesin bu dünyada yapıp ettiğinin olumlu olumsuz sonuçlarını mutlaka göreceğini ortaya koymaktır. Bu konu işlenirken, Allah Teâlâ’nın kudretinin kanıtlarından ve insanlara lutfettiği imkânlardan örnekler, önceki bazı inkârcı toplumların başına gelen felâketlerden kesitler verilmekte; bu arada Hz. Peygamber’in ve onun yolunu izleyen müminlerin dini tebliğ ederken nasıl bir tavır takınmaları gerektiğine ışık tutulmaktadır.

  1. بِسْمِ ٱللَّهِ ٱلرَّحْمَٰنِ ٱلرَّحِيمِ وَٱلذَّٰرِيَٰتِ ذَرْوًۭا

    vezzâriyâti zervâ.

    Esip savuran rüzgarlara, yağmur yüklü bulutlara, kolayca süzülen gemiler ve işleri yöneten meleklere and olsun ki, size söz verilen kıyametin kopması şüphesiz gerçektir. Ödeşme günü gelecektir.

  2. فَٱلْحَٰمِلَٰتِ وِقْرًۭا

    felhâmilâti vikrâ.

    Esip savuran rüzgarlara, yağmur yüklü bulutlara, kolayca süzülen gemiler ve işleri yöneten meleklere and olsun ki, size söz verilen kıyametin kopması şüphesiz gerçektir. Ödeşme günü gelecektir.

  3. فَٱلْجَٰرِيَٰتِ يُسْرًۭا

    felcâriyâti yüsrâ.

    Esip savuran rüzgarlara, yağmur yüklü bulutlara, kolayca süzülen gemiler ve işleri yöneten meleklere and olsun ki, size söz verilen kıyametin kopması şüphesiz gerçektir. Ödeşme günü gelecektir.

  4. فَٱلْمُقَسِّمَٰتِ أَمْرًا

    felmükassimâti emrâ.

    Esip savuran rüzgarlara, yağmur yüklü bulutlara, kolayca süzülen gemiler ve işleri yöneten meleklere and olsun ki, size söz verilen kıyametin kopması şüphesiz gerçektir. Ödeşme günü gelecektir.

  5. إِنَّمَا تُوعَدُونَ لَصَادِقٌۭ

    innemâ tû'adûne lesâdik.

    Esip savuran rüzgarlara, yağmur yüklü bulutlara, kolayca süzülen gemiler ve işleri yöneten meleklere and olsun ki, size söz verilen kıyametin kopması şüphesiz gerçektir. Ödeşme günü gelecektir.

  6. وَإِنَّ ٱلدِّينَ لَوَٰقِعٌۭ

    veinneddîne levâki'.

    Esip savuran rüzgarlara, yağmur yüklü bulutlara, kolayca süzülen gemiler ve işleri yöneten meleklere and olsun ki, size söz verilen kıyametin kopması şüphesiz gerçektir. Ödeşme günü gelecektir.

  7. وَٱلسَّمَآءِ ذَاتِ ٱلْحُبُكِ

    vessemâi zâtilhubük.

    İçinde yörüngeler bulunan göğe and olsun ki, ey inkarcılar, siz, şüphesiz aykırı görüştesiniz.

  8. إِنَّكُمْ لَفِى قَوْلٍۢ مُّخْتَلِفٍۢ

    inneküm lefî kavlim muhtelif.

    İçinde yörüngeler bulunan göğe and olsun ki, ey inkarcılar, siz, şüphesiz aykırı görüştesiniz.

  9. يُؤْفَكُ عَنْهُ مَنْ أُفِكَ

    yü'fekü anhü men üfik.

    Bundan, dönebilecek kimseler döndürülür.

  10. قُتِلَ ٱلْخَرَّٰصُونَ

    kutilelharrâsûn.

    Yalancılığı itiyat edinenlerin, bilgisizliğe saplanıp kalanların canları çıksın!

  11. ٱلَّذِينَ هُمْ فِى غَمْرَةٍۢ سَاهُونَ

    ellezîne hüm fî gamratin sâhûn.

    Yalancılığı itiyat edinenlerin, bilgisizliğe saplanıp kalanların canları çıksın!

  12. يَسْـَٔلُونَ أَيَّانَ يَوْمُ ٱلدِّينِ

    yes'elûne eyyâne yevmüddîn.

    İşlerin karşılık göreceği günün zamanını sorarlar.

  13. يَوْمَ هُمْ عَلَى ٱلنَّارِ يُفْتَنُونَ

    yevme hüm alennâri yüftenûn.

    O, kendilerinin ateşte azap görecekleri gündür.

  14. ذُوقُوا۟ فِتْنَتَكُمْ هَٰذَا ٱلَّذِى كُنتُم بِهِۦ تَسْتَعْجِلُونَ

    zûkû fitneteküm. hâzellezî küntüm bihî testa'cilûn.

    Onlara: "Azabınızı tadın; işte acele beklediğiniz bu idi" denir.

  15. إِنَّ ٱلْمُتَّقِينَ فِى جَنَّٰتٍۢ وَعُيُونٍ

    innelmüttekîne fî cennâtiv ve'uyûn.

    Doğrusu, Allah'a karşı gelmekten sakınanlar, Rablerinin kendilerine verdiğini almış olarak bahçelerde ve pınar başlarındadırlar. Çünkü onlar, bundan önce iyi davrananlardı.

  16. ءَاخِذِينَ مَآ ءَاتَىٰهُمْ رَبُّهُمْ ۚ إِنَّهُمْ كَانُوا۟ قَبْلَ ذَٰلِكَ مُحْسِنِينَ

    âhizîne mâ âtâhüm rabbühüm. innehüm kânû kable zâlike muhsinîn.

    Doğrusu, Allah'a karşı gelmekten sakınanlar, Rablerinin kendilerine verdiğini almış olarak bahçelerde ve pınar başlarındadırlar. Çünkü onlar, bundan önce iyi davrananlardı.

  17. كَانُوا۟ قَلِيلًۭا مِّنَ ٱلَّيْلِ مَا يَهْجَعُونَ

    kânû kalîlem minelleyli mâ yehce'ûn.

    Onlar, geceleri az uyuyanlardı.

  18. وَبِٱلْأَسْحَارِ هُمْ يَسْتَغْفِرُونَ

    vebil'eshâri hüm yestagfirûn.

    Seher vakitlerinde bağışlanma dilerlerdi.

  19. وَفِىٓ أَمْوَٰلِهِمْ حَقٌّۭ لِّلسَّآئِلِ وَٱلْمَحْرُومِ

    vefî emvâlihim hakkul lissâili velmahrûm.

    Onların mallarında muhtaç ve yoksullar için bir hak vardı, onu verirlerdi.

  20. وَفِى ٱلْأَرْضِ ءَايَٰتٌۭ لِّلْمُوقِنِينَ

    vefil'ardi âyâtül lilmûkinîn.

    Kesin olarak inananlara, yeryüzünde ve kendi içinizde Allah'ın varlığına nice deliller vardır; görmez misiniz?

  21. وَفِىٓ أَنفُسِكُمْ ۚ أَفَلَا تُبْصِرُونَ

    vefî enfüsiküm. efelâ tübsirûn.

    Kesin olarak inananlara, yeryüzünde ve kendi içinizde Allah'ın varlığına nice deliller vardır; görmez misiniz?

  22. وَفِى ٱلسَّمَآءِ رِزْقُكُمْ وَمَا تُوعَدُونَ

    vefissemâi rizkuküm vemâ tû'adûn.

    Rızkınız da, size söz verilen azap da yukarıdan gelir.

  23. فَوَرَبِّ ٱلسَّمَآءِ وَٱلْأَرْضِ إِنَّهُۥ لَحَقٌّۭ مِّثْلَ مَآ أَنَّكُمْ تَنطِقُونَ

    feverabbissemâi vel'ardi innehû lehakkum miŝle mâ enneküm tentikûn.

    Göğün ve yerin Rabbine and olsun ki bu, sizin konuşmanız kadar kesin ve gerçektir.

  24. هَلْ أَتَىٰكَ حَدِيثُ ضَيْفِ إِبْرَٰهِيمَ ٱلْمُكْرَمِينَ

    hel etâke hadîŝü dayfi ibrâhîmelmükramîn.

    İbrahim'in ikram edilmiş konuklarının haberi sana geldi mi?

  25. إِذْ دَخَلُوا۟ عَلَيْهِ فَقَالُوا۟ سَلَٰمًۭا ۖ قَالَ سَلَٰمٌۭ قَوْمٌۭ مُّنكَرُونَ

    iz dehalû aleyhi fekâlû selâmâ. kâle selâm. kavmüm münkerûn.

    Onlar, İbrahim'in yanına girip: "Selam sana" demişlerdi, İbrahim de: "Selam size" demişti; içinden de, onların "tanınmamış bir topluluk" olduğunu geçirmişti.

  26. فَرَاغَ إِلَىٰٓ أَهْلِهِۦ فَجَآءَ بِعِجْلٍۢ سَمِينٍۢ

    ferâga ilâ ehlihî fecâe bi'iclin semîn.

    Hemen ailesine giderek semiz bir buzağı getirmiş, onların önüne sürüp: "Yemez misiniz?" demişti.

  27. فَقَرَّبَهُۥٓ إِلَيْهِمْ قَالَ أَلَا تَأْكُلُونَ

    fekarrabehû ileyhim kâle elâ te'külûn.

    Hemen ailesine giderek semiz bir buzağı getirmiş, onların önüne sürüp: "Yemez misiniz?" demişti.

  28. فَأَوْجَسَ مِنْهُمْ خِيفَةًۭ ۖ قَالُوا۟ لَا تَخَفْ ۖ وَبَشَّرُوهُ بِغُلَٰمٍ عَلِيمٍۢ

    feevcese minhüm hîfeh. kâlû lâ tehaf. vebeşşerûhü bigulâmin alîm.

    (Yemediklerini görünce) onlardan endişeye düştü; "Korkma" dediler ve ona bilgin bir oğul sahibi olacağını müjdelediler.

  29. فَأَقْبَلَتِ ٱمْرَأَتُهُۥ فِى صَرَّةٍۢ فَصَكَّتْ وَجْهَهَا وَقَالَتْ عَجُوزٌ عَقِيمٌۭ

    feakbeletimraetühû fî sarratin fesakket vechehâ vekâlet acûzün akîm.

    Bunun üzerine karısı hayretle seslenerek geldi, elleriyle yüzünü kapayarak: "kısır bir kocakarı!" dedi.

  30. قَالُوا۟ كَذَٰلِكِ قَالَ رَبُّكِ ۖ إِنَّهُۥ هُوَ ٱلْحَكِيمُ ٱلْعَلِيمُ

    kâlû kezâliki kâle rabbük. innehû hüvelhakîmül'alîm.

    Melekler: "Bu böyledir, Rabbin söylemiştir; doğrusu O, Hakim olandır, bilendir" dediler.

  31. ۞ قَالَ فَمَا خَطْبُكُمْ أَيُّهَا ٱلْمُرْسَلُونَ

    kâle femâ hatbüküm eyyühelmürselûn.

    İbrahim: "Ey Elçiler! Göreviniz nedir?" dedi.

  32. قَالُوٓا۟ إِنَّآ أُرْسِلْنَآ إِلَىٰ قَوْمٍۢ مُّجْرِمِينَ

    kâlû innâ ürsilnâ ilâ kavmim mücrimîn.

    Elçiler: "Suçlu bir milletin üzerine, Rabbinin katından işaretli olarak, aşırı gidenlere mahsus sert taşlar göndermekle görevlendirildik" dediler.

  33. لِنُرْسِلَ عَلَيْهِمْ حِجَارَةًۭ مِّن طِينٍۢ

    linürsile aleyhim hicâratem min tîn.

    Elçiler: "Suçlu bir milletin üzerine, Rabbinin katından işaretli olarak, aşırı gidenlere mahsus sert taşlar göndermekle görevlendirildik" dediler.

  34. مُّسَوَّمَةً عِندَ رَبِّكَ لِلْمُسْرِفِينَ

    müsevvemeten inde rabbike lilmüsrifîn.

    Elçiler: "Suçlu bir milletin üzerine, Rabbinin katından işaretli olarak, aşırı gidenlere mahsus sert taşlar göndermekle görevlendirildik" dediler.

  35. فَأَخْرَجْنَا مَن كَانَ فِيهَا مِنَ ٱلْمُؤْمِنِينَ

    feahracnâ men kâne fîhâ minelmü'minîn.

    Bunun üzerine, suçlu milletin arasında bulunan müminleri çıkardık.

  36. فَمَا وَجَدْنَا فِيهَا غَيْرَ بَيْتٍۢ مِّنَ ٱلْمُسْلِمِينَ

    femâ vecednâ fîhâ gayra beytim minelmüslimîn.

    Zaten orada, kendini Allah'a vermiş sadece bir tek ev halkı bulduk.

  37. وَتَرَكْنَا فِيهَآ ءَايَةًۭ لِّلَّذِينَ يَخَافُونَ ٱلْعَذَابَ ٱلْأَلِيمَ

    veteraknâ fîhâ âyetel lillezîne yehâfûnel'azâbel'elîm.

    Can yakıcı azabdan korkanlar için, o beldede bir işaret, bir kalıntı bıraktık.

  38. وَفِى مُوسَىٰٓ إِذْ أَرْسَلْنَٰهُ إِلَىٰ فِرْعَوْنَ بِسُلْطَٰنٍۢ مُّبِينٍۢ

    vefî mûsâ iz erselnâhü ilâ fir'avne bisültânim mübîn.

    Musa'nın başından geçenlerde de ibret vardır: Onu apaçık delille Firavun'a gönderdik.

  39. فَتَوَلَّىٰ بِرُكْنِهِۦ وَقَالَ سَٰحِرٌ أَوْ مَجْنُونٌۭ

    fetevellâ biruknihî vekâle sâhirun ev mecnûn.

    Firavun, erkaniyle birlikte hakdan yüz çevirdi; "sihirbazdır veya delidir" dedi.

  40. فَأَخَذْنَٰهُ وَجُنُودَهُۥ فَنَبَذْنَٰهُمْ فِى ٱلْيَمِّ وَهُوَ مُلِيمٌۭ

    feehaznâhü vecünûdehû fenebeznâhüm filyemmi vehüve mülîm.

    Sonunda onu ve ordularını yakalayıp denize attık. O, kınanmayı haketmişti.

  41. وَفِى عَادٍ إِذْ أَرْسَلْنَا عَلَيْهِمُ ٱلرِّيحَ ٱلْعَقِيمَ

    vefî âdin iz erselnâ aleyhimürrîhal'akîm.

    Ad milletinin başından geçende de ibret vardır: Onların üzerine, uğradığı her şeyi bırakmayıp toza çeviren kuru bir rüzgar gönderdik.

  42. مَا تَذَرُ مِن شَىْءٍ أَتَتْ عَلَيْهِ إِلَّا جَعَلَتْهُ كَٱلرَّمِيمِ

    mâ tezeru min şey'in etet aleyhi illâ ce'alethü kelramîm.

    Ad milletinin başından geçende de ibret vardır: Onların üzerine, uğradığı her şeyi bırakmayıp toza çeviren kuru bir rüzgar gönderdik.

  43. وَفِى ثَمُودَ إِذْ قِيلَ لَهُمْ تَمَتَّعُوا۟ حَتَّىٰ حِينٍۢ

    vefî ŝemûde iz kîle lehüm temette'û hattâ hîn.

    Semud milletinin başına gelende de ibret vardır: Onlara, "Bir süreye kadar zevklenin" denmişti.

  44. فَعَتَوْا۟ عَنْ أَمْرِ رَبِّهِمْ فَأَخَذَتْهُمُ ٱلصَّٰعِقَةُ وَهُمْ يَنظُرُونَ

    fe'atev an emri rabbihim feehazethümussâ'ikatü vehüm yenzurûn.

    Onlar Rablerinin buyruğundan çıkmışlardı; bunun üzerine kendilerini gözleri göre göre yıldırım çarptı.

  45. فَمَا ٱسْتَطَٰعُوا۟ مِن قِيَامٍۢ وَمَا كَانُوا۟ مُنتَصِرِينَ

    femestetâ'û min kiyâmiv vemâ kânû müntesirîn.

    Ayağa kalkacak güçleri kalmadı, yardım da görmediler.

  46. وَقَوْمَ نُوحٍۢ مِّن قَبْلُ ۖ إِنَّهُمْ كَانُوا۟ قَوْمًۭا فَٰسِقِينَ

    vekavme nûhim min kabl. innehüm kânû kavmen fâsikîn.

    Daha önce de Nuh milletini cezalandırmıştık. Çünkü onlar da yoldan çıkmış bir milletti.

  47. وَٱلسَّمَآءَ بَنَيْنَٰهَا بِأَيْي۟دٍۢ وَإِنَّا لَمُوسِعُونَ

    vessemâe beneynâhâ bieydiv veinnâ lemûsi'ûn.

    Göğü, gücümüzle Biz kurduk; şüphesiz biz onu genişleticiyiz.

  48. وَٱلْأَرْضَ فَرَشْنَٰهَا فَنِعْمَ ٱلْمَٰهِدُونَ

    vel'arda feraşnâhâ feni'melmâhidûn.

    Yeryüzünü biz yayıp döşedik: Ne güzel döşeyiciyiz!

  49. وَمِن كُلِّ شَىْءٍ خَلَقْنَا زَوْجَيْنِ لَعَلَّكُمْ تَذَكَّرُونَ

    vemin külli şey'in halaknâ zevceyni le'alleküm tezekkerûn.

    İbret alasınız diye her şeyi çift çift yaratmışızdır.

  50. فَفِرُّوٓا۟ إِلَى ٱللَّهِ ۖ إِنِّى لَكُم مِّنْهُ نَذِيرٌۭ مُّبِينٌۭ

    fefirrû ilellâh. innî leküm minhü nezîrum mübîn.

    De ki: "Öyleyse Allah'a koşusun; doğrusu ben sizi O'nun azabı ile açıkça uyaranım."

  51. وَلَا تَجْعَلُوا۟ مَعَ ٱللَّهِ إِلَٰهًا ءَاخَرَ ۖ إِنِّى لَكُم مِّنْهُ نَذِيرٌۭ مُّبِينٌۭ

    velâ tec'alû me'allâhi ilâhen âhar. innî leküm minhü nezîrum mübîn.

    "Allah'ın yanında başkasını tanrı kılmayın; doğrusu ben sizi O'nun azabı ile açıkça uyaranım."

  52. كَذَٰلِكَ مَآ أَتَى ٱلَّذِينَ مِن قَبْلِهِم مِّن رَّسُولٍ إِلَّا قَالُوا۟ سَاحِرٌ أَوْ مَجْنُونٌ

    kezâlike mâ etellezîne min kablihim mir rasûlin illâ kâlû sâhirun ev mecnûn.

    Onlardan öncekilere, herhangi bir peygamber gelince: "sihirbazdır" veya "Delidir" derlerdi.

  53. أَتَوَاصَوْا۟ بِهِۦ ۚ بَلْ هُمْ قَوْمٌۭ طَاغُونَ

    etevâsav bih. bel hüm kavmün tâgûn.

    Öncekiler sonrakilere böyle mi vasiyet ettiler? Hayır; bunlar azgın bir millettir.

  54. فَتَوَلَّ عَنْهُمْ فَمَآ أَنتَ بِمَلُومٍۢ

    fetevelle anhüm femâ ente bimelûm.

    Onlardan yüz çevir; sen kınanacak değilsin.

  55. وَذَكِّرْ فَإِنَّ ٱلذِّكْرَىٰ تَنفَعُ ٱلْمُؤْمِنِينَ

    vezekkir feinnezzikrâ tenfe'ulmü'minîn.

    Öğüt ver; doğrusu öğüt inananlara fayda verir.

  56. وَمَا خَلَقْتُ ٱلْجِنَّ وَٱلْإِنسَ إِلَّا لِيَعْبُدُونِ

    vemâ halaktülcinne vel'inse illâ liya'büdûn.

    Cinleri ve insanları ancak Bana kulluk etmeleri için yaratmışımdır.

  57. مَآ أُرِيدُ مِنْهُم مِّن رِّزْقٍۢ وَمَآ أُرِيدُ أَن يُطْعِمُونِ

    mâ ürîdü minhüm mir rizkiv vemâ ürîdü ey yut'imûn.

    Onlardan bir rızık istemem; Beni doyurmalarını da istemem.

  58. إِنَّ ٱللَّهَ هُوَ ٱلرَّزَّاقُ ذُو ٱلْقُوَّةِ ٱلْمَتِينُ

    innellâhe hüverrazzâku zülkuvvetilmetîn.

    Şüphesiz rızıklandıran da, güç ve kuvvet sahibi olan da Allah'tır.

  59. فَإِنَّ لِلَّذِينَ ظَلَمُوا۟ ذَنُوبًۭا مِّثْلَ ذَنُوبِ أَصْحَٰبِهِمْ فَلَا يَسْتَعْجِلُونِ

    feinne lillezîne zalemû zenûbem miŝle zenûbi ashâbihim felâ yesta'cilûn.

    Zulmedenlerin, geçmiş arkadaşlarının suçlarına benzer suçları vardır; cezalarını Benden acele istemesinler.

  60. فَوَيْلٌۭ لِّلَّذِينَ كَفَرُوا۟ مِن يَوْمِهِمُ ٱلَّذِى يُوعَدُونَ

    feveylül lillezîne keferû miy yevmihimüllezî yû'adûn.

    Söz verilen günün azabından vay o inkar edenlere!

Sureyi sesli dinle

Site deneyimini iyileştirmek için çerezler kullanıyoruz. Ayrıntılar için Çerez Politikası.

Zâriyât Suresi — Arapça Metni, Türkçe Meali ve Okunuşu