Fetva Meclisi
Soru
Hocam sosyal medyada Allah'ı tecsim veya teşbih içerdiği iddia edilen birtakım hadisler hakkında bir soru sormak istiyorum. İnternette bazı kaynaklarda bu hadislerin tevil edilmesi gerektiği yönünde bazı şerhler var ancak “Allah benimle görüştü ve el sıkıştı. Elini iki omuzum arasına koydu; öyle ki parmaklarının soğukluğunu iki göğsüm arasında hissettim.” (Hanbel, 5/243) böyle bir hadisi nasıl tevil edebiliriz ki? Bir de “Allah, ahirette peygamberlere kimliğini kanıtlamak için bacağını açıp baldırını gösterir.” (Müslim, İman, 302;Hanbel 3/1) gibi bir hadis nasıl tevil edilebilir? Allah'ın baldırından “kudretinin” kastedildiğine dair yine birtakım söylemler var. Ancak Allah neden kuvvetini göstermek istesin ki? Bu konuda beni aydınlatır mısınız?
Cevap
Benzer fetvalar
Dinimizi öğretmedeki listeyi bizden önceki ulema bırakmıştır: Önce farzı ayın ilimler, sonra da sırası ile diğerleri öğretilmelidir. Farzı ayın ilimler ise imanı kökleştirmek ve temel ibadetler için yetecek kadar ilmihal olarak özetlenebilir. Ayrıca âyet/hadis okuyarak heyecan ve alaka uyandırabilirsiniz. Ama hızlı kalkarak çabuk oturmamaya özen göstermelisiniz. Bilgi yoğunluğu yerine alaka ve heyecan yoğunluğu sizin için daha yararlı olacaktır. Bilhassa seviyelerine dikkat etmek de gerekmektedir. BALDAN TATLI SÖZLER isimli kitaptan her gün bir hadisi, onların seviyesine indirgeyerek okumanız yararlı olur biiznillah. O yaştaki gençlerin, önder şahsiyetlerden etkilenme oranı da yüksek olmaktadır. Halid bin Velid'den ve farklı meziyetlerin sahiplerinden örnekler vermekte yarar vardır. Allah yardımcınız olsun. Amelinizi makbul kılsın. Bir kişinin hidayetine vesile olmaya hiçbir dünyevi değer biçilemez. Bir kişinin bir tek sabah namazına kalkmasının dünyalık bir ifade ile anlatımı bile yoktur. İşiniz ve niyetiniz mübarek olsun. Allah Teâlâ umduğunuza ve daha güzeline muvaffak kılsın.
Bu ve benzeri hadislerde, Ümmetin fırkalara bölünmesi ile ilgili bilgiler Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem efendimizin geleceğe dair verdiği bilgiler arasında yer almaktadır. Bu bilgilerin muayyen bir asır ve mekân için kullanılması, şahıslara, gruplara mal edilmesi doğru değildir. Eğer hadislerdeki bilgi gün veya yer ismi zikrediyorsa mesele yok; zaten mucize tahakkuk etmiştir. Bunun dışındaki sonuçlar için hadislerdeki anlamı zorlamak gerekir ki bunun yanlış olacağını tahmin edebiliriz. Hadisler, ümmetin geleceğinde bir parçalanmanın olacağını ve bunun da yanlış olduğunu bildirmektedir. Başka bir uyarı da bu parçalanmada sadece bir grubun ilk neslin berrak izinden devam edeceği gerçeğidir. Ama siz de takdir edersiniz ki, her grup kendisinin o tek fırka olduğunu iddia edecektir ve etmektedir de. Bu da imtihanın ayrı bir boyutudur. Bize düşen, namazda, hacda, Kur'an'da, sünnette, ailede, cemaatleşmede ümmet mantığıyla hareket etmeye çalışmak, gerekiyorsa tek başına Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem ve ashabının izini sürmeye hazır olmaktır. Bu da ilimle olabilir ancak. Allah azze ve celle rızasını gözeterek yaşamayı hepimize müyesser kılsın. Birbirimize, ümmetimize çok dua edelim. Dünyanın fitne zamanında yaşıyoruz ve fitne de artarak devam edecektir. Cennete kadar yılmadan sabırla devam edelim.
Selamünaleyküm. Değerli kardeşim, Umumiyetle bu tür soruların bilgi edinmekten çok merak gidermek ve kafa karıştırmak gibi gerekçelerle sorulduğunu düşündüğümüzden cevaplamaktan imtina ediyoruz. Ehil bir hoca nezaretinde okunacak bir akide kitabı üzerinden bu konuların öğrenilmesinde büyük fayda vardır. Yine de sizin sorunuzun bir ilim maksadı taşıdığını umarak kısaca cevap yazıyorum. Temenni ederim maksat hasıl olur. Alıntı yaptığınız cevapta bir ifade dikkatinizden kaçmış olabilir. Cevapta, ‘Ümmetin uleması’nın ‘bir görüş’ etrafından ittifak sağlayamadığına özellikle işaret edilmekte idi. Bunu lütfen dikkate alınız. Aksi halde sonu tekfire varan büyük fitnelere kapı aralamış oluruz Allah muhafaza. Size sadece, cevabımı anlamanıza yardımcı olacağını düşündüğüm, İmam Nevevî (rahmetullahi aleyh)’in Sahih-i Müslim Şerhi’nde 299.hadisi şerhederken belirttiği ayrıntıyı aktaracağım. Umarım sizin için İmam Nevevî yeterli olur: "Şunu bilmelisin: Sıfat hadisleri ve sıfat ayetleri konusunda ilim ehli iki görüştedir. Birinci görüş ki bu görüş SELEFİN BÜYÜK BÖLÜMÜNÜN BELKİ DE TAMAMININ görüşüdür. Bu görüşe göre, onların anlamı üzerinde konuşulmaz. Onlara iman etmemiz gerekir. Onlarla alakalı olarak Allah Teala’nın şanına ve azametine uygun bir manaya iman ederiz. Kesin bir şekilde de Allah Teala’nın benzeri hiç bir şeyin olmadığına da iman ederiz. O, cisim olmaktan, intikalden, bir yönde bulunmaktan ve diğer yaratılmışlara ait özelliklerden münezzehtir. Bu görüş, kelam ilmi mensuplarından bir grubun görüşüdür de. Onlardan muhakkik bir bölümün tercihidir. En güzel görüş de bu görüştür. İkinci görüş ise KELAM İLMİ İLE MEŞGUL OLANLARIN BÜYÜK BÖLÜMÜNÜN görüşüdür. Bu görüşe göre de o tür hadisler ve ayetler zikredildikleri yerlere göre münasip bir anlam üzerinden tevil edilirler. Ancak o tevili Arapça, usul ve furu ilimlerine sahip, ilimde belli bir merhale kat etmişler yapabilirler." Değerli kardeşim, Nevevî gibi otorite bir ismin bu konularda iki farklı ekol olduğunu belirttiğini görüyorsunuz. Birinci ekolde, İmam Azam’dan başlayan onlarca büyük isim vardır. İkincisinde de bu ümmetin önder âlimleri vardır. Dolayısıyla bu ümmetin önder şahsiyetleri, bizim gibi sıradan Müslümanları ilgilendirmeyecek bir ilmi mesele üzerinde sonunda ittifak edilememiş münazaralar yürütmüşlerdir. Allah onlardan razı olsun. O cevapta özellikle belirttiğim gibi bizim gibilerin böyle derin meseleler yerine akıbetimizi düşünüyor olmamız daha doğru olur. Şu sorunun cevabını arayarak bir ömür yaşayalım: ‘Ben Allah’a yakınlıkta neredeyim?’ Rabbim bizi fitneye alet olmaktan muhafaza buyursun, rızasına ermeyi hepimize müyesser kılsın. Duanızı beklerim. Selamünaleyküm. ❓Soru: Bazı Müslümanlar, 'Allah her yerdedir' diyor bazıları da, 'Allah gökte, Arş'ın üzerindedir' diyor. Doğrusu hangisidir? ✅Cevap: Bu konu asırlardan beri tartışılıyor ve ümmetin uleması ayrıntıları üzerinde ittifak sağlayamadı. Ama ben size daha pratik bir soru sorayım, hepimiz onu halledelim: Biz Allah’a yakınlıkta neredeyiz? Gerisini boş ver. Duanızı beklerim. Bu konu asırlardan beri tartışılıyor ve ümmetin uleması ayrıntıları üzerinde ittifak sağlayamadı. Ama ben size daha pratik bir soru sorayım, hepimiz onu halledelim: Biz Allah’a yakınlıkta neredeyiz? Gerisini boş ver. Duanızı beklerim. ❓Soru: Muhterem hocam, Rabbimizin zaman ve mekandan münezzeh olması ile Mülk suresinin 16. ayetindeki “Gökte olanın, sizi yere batırmayacağından emin misiniz?” ifadesini nasıl izah edeceğiz? Allah’ın gökte olması nasıl anlaşılmalıdır? Rabbim ilminizi ve amelinizi arttırsın. ✅Cevap: Allahu Teala, bütün mahlukatını kuşatmıştır. O’nun hükümranlığı altında olmayan bir şey olamaz. Bu âyetten anlaşılması gereken budur. Âyette çelişki gibi görülen duruma gelince, derin asırlardan beri Ümmet’in uleması arasında iki görüş vardır. Bu görüşlerin birincisi, bu tür âyet ve hadislerde anlaşılanı zorlamadan ve yönlendirmeden olduğu gibi kabul etmek gerekir şeklindeki görüştür. Bu görüşe göre, âyetten ne anlaşılıyorsa anlam odur. Yani Allah Teala semâdadır, Arş’a istiva etmiştir, keyfiyeti mechuldür, hiçbir yaratılana benzemez ve O’na cisim isnad edilemez. Semada olması da üstünlüğü ve kuşatmışlığı ifade eder. İkinci görüş ise, âyeti yorumlama yoluyla anlama görüşüdür. Bu görüşe göre de yine bu bir kuşatmış olma ve her şeye hükümran olma anlamındadır ancak bunun ötesinde âyet yukarıda olma veya gökte olma gibi bir anlam vermemektedir. Dikkat ederseniz iki görüşte de azamet ve üstünlük vardır. Daha ötesini karıştırmanın bize bir yararı yoktur. Allah’a emanet olunuz. ❓Soru: “Allah semadadır” demek yanlış mı, eğer yanlışsa bunu diyen mücessimeden mi oluyor? ✅Cevap: Bu mesele asırlardan beri ilim adamları arasında tartışılan bir meseledir. İki görüşü de hararetle savunanlar vardır. Bizim, avamdan kimseler olarak böyle meselelere girmemiz doğru değildir. Bize akide olarak öğretilen konular, Ümmet’in ulemasından ehli sünnet ekollerinden her birinin çizdiği çizgi, diğerinin çizgisinin batıl olmasını gerektirmeyecek bir doğru olarak alınabilir. Uygun olan budur. İlgili Videolar: Kendimi, İmam Maturidi'nin çizgisinde bir Müslüman olarak tarif ediyorum. Ümmetin itikat konusundaki ihtilafları ne zaman son bulacak (Tenzih - Teşbih - Tecsim İnancı Hk.) Akide Konularına Dalmanın Tehlikesi ve İtikadi Konularda Esaslı Duruş İlgili Fetvalar: Hocam, itikatta ihtilaf olur mu? Mü’min Kardeşlerim Şahit Olsun! İman Ettiğim Esası Söylüyorum.. Uçlara çekmeyeceğim, ortayı göstereceğim. Varsın eksikliğim bu olsun. Allah gökte midir? (Mülk suresi 16. ayet) Arş ve İstiva Konusu Ne Kadar Önemli ve Öncelikli İstiva Meselesinde Müteşâbih Ayetler Tevil Edilmeli mi? ‘Ben Allah’a Yakınlıkta Neredeyim?’ Bu soru bize bir ömür yeter! Hangisi doğru akide? Selef - Maturidi - Eşari
Okuduğunuz ilmihal kitabından daha fazla akaid bilgisi sizin için bile bile kafa karıştırmaktır. Siz dininizi yaşamak için öğreniyorsanız, size gerekmez. Hayır, tartışmak ve felsefesini yapmak için ise bulduğunuzu dinleyin, gördüğünüzü izleyin o zaman. Allah yardımcımız olsun. Bize bizi cennete götürecek bilgiler gerekiyor.
Aleykümselam.Bu hadis sahih bir hadistir. Buharî ve Müslim'in rivayet ettiği bir hadistir. Dolayısıyla varlığı açısından bir sıkıntı yoktur. Delalet ettiği mana açısından ise şunu anlamamız gerekir: Bir insanın iman dairesi dışında olduğunu iddia etmek yani onu tekfir etmek bir belge ister. Bu belge de o kişinin imandan çıktığını belgeleyecek KESİN ve AÇIK bir belge olmalıdır. Bu yokken küfürle itham eden, kendisinin düşeceği bir kuyuyu kazmış olabilir. Anlatılan budur.
Allah Teâlâ, insanlara dinini öğretsin diye Peygamber sallallahu aleyhi ve sellemi gönderdi. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem kendisine inen Kur’an’ı ayet ayet, sure sure iman eden ilk nesle öğretti. Kur’an’ın yanında kendisi de açıklamalarda bulundu. İlk nesil onun elinden yetişti. Sadakatleri ve gayretleri sayesinde ilk nesil mükemmel bir kadro olarak çıktı ortaya. Dini tatbik etmede ve gayrette Allah’ın rızasına erdiler. Allah Teâlâ Kur’an ayeti indirip, onlardan razı olduğunu bildirdi. Onlar da Allah’tan razı idiler. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem sağlığında din adına gereken cevapları bizzat kendisi veriyordu. Onun vefatından sonra ise ashabı, din adına ortaya çıkan soruların cevabını verdiler. Bir anlamda şöyle oldu: Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellemin getirdiği dinin ne olduğu, ashabın ağzından öğrenildi. Çünkü onlar din konusunda güvenli idiler. ‘Bu ayettir, bu hadistir!’ diyerek yönlendirdiler. Yerine göre kendileri de yorum yaptılar. Yaptıkları yorumun kendilerine ait olduğunu da vurguladılar. Ashaptan sonraki nesil gayet tabii olarak, ashabın taklidini yaptı. Onlar Peygamber sallallahu aleyhi ve sellemi gördükleri ve ondan din öğrendikleri için, yaptıkları ve söylediklerinin vahye yakınlığı tartışılmayabilirdi. Onlardan sonra gelenlerden kimsenin yaptığının o derece vahye yakınlığı iddia edilemezdi. İkinci nesil, ashaptan din öğrendi. Muhteşem bir gayret sergilediler; insanüstü denebilecek bir himmet ve çalışmayla dini öğrendiler, öğrettiler. Talebe oldular, talebe yetiştirdiler. Ciddi ilim halkaları tesis edildi. Sahabilerin ardından yaygınlaşan ilim halkaları bir zaman sonra belirli isimlere mal olmaya başladı. Medine’de Malik bin Enes’in ismi sivrildi. Kufe’de Ebu Hanife öne çıktı. Basra’da bir başka isim duyuldu. Yoğun ve yaygın bir ilim çalışması yapılırken, konuları işleme ve öğretmeden kaynaklanan farklılıklar da yavaş yavaş belirdi. Malik bin Enes’in, Ebu Hanife’ye göre üslup farkı; Ebu Hanife’nin de ona göre farkı dikkat çekti. Kur’an’ı anlamak ve yaşamak ana hedefinde hepsi müttefik oldukları halde ‘nasıllığı’ konusunda farklı üsluplar yerleşti. Kesin olan bir hakikat vardır ki o da şudur: Bu ilk kadrolar arasında, memuriyetini dikkate alarak, tayininden çekindiği için en rahat fetvayı arayan, evirip kıvırarak konuşan kimse yoktur. Allah’ın dinini yayma ve yaşatmadan başka bir hedefleri olmamıştır. Aralarında, geçinmek zorunda olduğu bir iş olarak ilmi çalışmalar yaptığı söylenebilecek kimse yoktur. Onlar ilmi din olarak gördüler, cihad olarak uyguladılar. Ümmet onlara itimat etti, onlar da o itimadın altında kalmadılar. Sözlerinin bedeli olarak zindana açılan bir yol önlerine çıkınca tereddüt etmediler. Ölümle yüzleşince ondançekinmediler. Onların bu çalışmaları genişletmeleri zorunluydu. Çünkü İslam toprağı gitgide büyüyor, Müslüman sayısı her gün artıyordu. Buna göre de fitneler dal budak salıyordu. Bu ilmi çalışmalarda yüzlerce âlimin adı anıldı. Pek çoğunun ders halkaları binlerce ‘din bilen’ insan yetiştirdi. Dinin tahrip görmesini engellediler. Fakat o dönemde bu çalışmaları yapanların adlarının ebedileşmesi herkes için mukadder olmadı. Pek azının adı bir ekolün başı olarak anıldı. Bunlardan dördü de bir mezhep olarak yerleşti. Müslümanların bu dört mezhepten birine bağlı olması, İslam’ın şartlarından bir şart kesinlikle değildir. Böyle bir iddia batıldır. Bu mezhepleri aşıp elde edilebilecek bir fıkıh da yoktur. Kâğıt üzerinden yürütülen bir tartışmada mezhepleri aşmak mümkündür. Mezhepleri aşmak veya yok saymak, sahiplerinin isimlerini yok saymaksa bu onların hadis ve Kur’an konusundaki aktarmalarını da yok saymak gibi bir sonuca götürür bizi. Hiç bir Müslüman, Ebu Hanife’yi veya Ahmed bin Hanbel’i takvasında, güvenilirliğinde itham etmemiştir. Söylenebilecek olan söz, onların da beşer olmaları hasebiyle yanılma ihtimalleridir. Bu da doğrudur. Yanılabilirler; yanıldıkları da olmuştur. Yanıldıklarını anlayıp görüş değiştirmişlerdir. Bizim için yine bir sorun yoktur. Biz onlara bağlı değiliz; bağlı olduğumuz Kur’an ve sünnettir. Onlar bize Kur’an ve sünneti verdikçe alırız, kayma gösterdikleri yerde de onları bırakır kitabımıza sahip çıkarız. Kur’an ve sünnet elhamdülillah elimizdedir. Mesele bizim Kur’an’a daha yakın olmamız ise sorun yok. Bunu ispat etmek için sabah namazını şöyle kırk gün aksatmadan camide cemaatle kılabildiğimiz, malımızı onlar kadar en azından Allah yolunda infak edebildiğimiz, cihaddan nasiplenebildiğimiz gün yapsak, melekleri için daha inandırıcı bir iş yapmış olurduk.
Allah konusundaki diğer fetvalar
Latin harflerle de olsa mukaddesatımıza ait yazının çöp gibi görülmesine razı olamayız, buna sebep olamayız. Elimizden geldiği kadar dikkatli olmamız gerekir.
Rabbimizin isimlerinden olan LAFZAYICELAL bir Arapça kelimedir. Başında bulunan elif harfinin Arapçada olduğu gibi aynen Türkçe ile söylenmesi ve yazılması mümkün olmayabilir. Yaygın olarak ALLAH şeklinde söylenip yazılmaktadır. Yakın yıllara kadar Osmanlı döneminde yetişmiş bazı hocaefendiler ise özellikle ELLAH şeklinde söyleyip yazıyorlardı. Yazıda bir harf farkı gibi duran bu farkı sözlü telaffuzda bir harf farkı kadar farklı görmenin zor olduğunu zannederiz. Yaygın olan A seslendirmesinde de E seslendirmesinde de sakınca olmaz biiznillah.
Baki olanın ipkası ile baki kaldıktan sonra biz baki değiliz zaten. Allah Teâlâ baki edecek de kalacağız.
Allah'ın kullarını görmesi için hiçbir şeye ihtiyacı yoktur. Dolayısıyla melekleri vasıtasıyla görüyor demek yanlış olur.
Zihninizi kontrol sorunu yaşıyorsunuz. Acilen doktora gidin. Aksi takdirde bu sorununuz daha da ilerler. Allah şifalar versin.
Allah Teâlâ’ya hamd etmek kulun hakkını vermekte zorlanacağı bir hakikattir. Kul becermeye çalışır, yapabildiğinin ecrini bulur. Allah Teâlâ ise bize hamdın niteliğini öğretecek şekilde bir hamd eder. Şunu bilmemiz gerekir ki, hamd dâhil olmak üzere ibadete taalluk eden kavramlar yüzeysel ifadelerle anlaşılmayabilir. Daha derin manaları ve dalaletleri bulunur. Kul, kapasitesini zorlayıp derinlere indiğinde kendine ve imanına zarar vermiş olabilir. Allah Teâlâ hakkıyla onu hamd etmeye bizi muvaffak kılsın.