İslami Delil
Aramaya dön
Fetva

Diyanet Fetva Kurulu

Soru

“Allah’ın zaman ve mekândan münezzeh olması” ne anlama gelir?

Cevap

Allah’ın zaman ve mekândan münezzeh oluşu, O’nun varlığının hiçbir şekilde zaman ve mekânla sınırlandırılmaması demektir. Zira zaman ve mekân mahlûk yani “yaratılmıştır”. Allah ise yaratıcıdır. Dolayısıyla O, yaratılmışlara has özelliklerden münezzeh yani uzaktır. Biraz daha açarak ifade etmek gerekirse yaratılmış olan varlıklar bir zaman ve mekânda var olurlar. Zaman, varlıklardaki hareketliliğin birimsel olarak ifade edilmesi olup varlıktan ayrı bir şey değildir. Sonuçta bu da mahlûk yani yaratılmış bir şeydir. Allah ise her şeyi var eden yaratandır. (el-En‘âm, 6/102) “O gökleri ve yeri yaratandır…” (Fâtır, 35/1) O hâlde Allah, her çeşit zaman ve mekân sınırlandırmalarından uzaktır.
Orijinal kaynak

Benzer fetvalar

FetvaDiyanet Fetva Kurulu

Zaman ve mekân Allah tarafından yaratılmış olup sınırlılık ifade eder. Bu nedenle zaman ya da mekânla sınırlı olmak yaratılmışlara ait bir özelliktir. Allah ise yaratıcıdır. Dolayısıyla Allah zaman yahut mekânla sınırlı olacak şekilde ifade edilemez. Zaman ve mekândan münezzeh olarak Allah Teâlâ her daim kullarına yakın ve onlarla beraberdir. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de bu anlamı ifade eden pek çok âyet vardır; “Kullarım sana, beni sorduğunda (söyle onlara): Ben çok yakınım. Bana dua ettiği vakit dua edenin dileğine karşılık veririm. O hâlde (kullarım da) benim davetime uysunlar ve bana inansınlar ki doğru yolu bulabilsinler.” (el-Bakara, 2/186), “Andolsun, insanı biz yarattık ve nefsinin kendisine fısıldadıklarını biliriz ve biz ona şah damarından daha yakınız.” (Kâf, 50/16), “O, gökleri ve yeri altı günde yaratan, sonra Arş'a istivâ edendir... Nerede olsanız, O sizinle beraberdir. Allah yaptıklarınızı görür.” (el-Hadîd, 57/4) “Rahmân Arş’a istiva etmiştir.” (Tâhâ, 20/5) gibi müteşâbih âyetlerden yola çıkarak Allah’ın gökte olduğu şeklinde yapılan yorumlar, İslâm âlimlerinin geneli tarafından kabul görmemiştir. Zira bu ve benzeri âyetlerin anlamları müteşâbih olup Allah’ın yüceliğini ifade etmektedir. Her ne kadar sıfatlarıyla Allah Teâlâ’yı bilsek de O (c.c.), zâtı itibarıyla idrak ve tasavvurumuzun ötesindedir. İnanan kimseye düşen, O’nun insana şah damarından daha yakın olduğu bilinciyle hareket etmesi, iman ve amelleriyle Rabbine yönelip kulluk görevini yerine getirmeye çalışmasıdır.

Allah nerededir?
FetvaDiyanet Fetva Kurulu

“Allah’ın evi” terkibinin Arapça karşılığı “Beytullah” olup Kâbe hakkında kullanılan bir ifadedir. “Beyt”ten maksat, Kâbe’dir. “İbrahim ve İsmail’e; ‘Tavaf edenler, kendini ibadete verenler, rükû ve secde edenler için evimi temiz tutun’ diye emretmiştik.” (el-Bakara, 2/125) âyetinde de ev kelimesi Allah’ın zâtına izafe edilmiştir. Kâbe’ye Beytullah (Allah’ın evi) denilmesi, Allah’a (c.c.) ibadet etmek için yeryüzünde yapılan ilk mabed olması, insanların hidâyeti ve putperestliğin yıkılıp tevhid inancının yerleşmesi için gönderilmiş olan Hanîf dininin sembolü ve bütün Müslümanların namazlarında yöneldikleri yer olması gibi sebeplere dayanır. Allah, “Şüphesiz, âlemlere bereket ve hidâyet kaynağı olarak insanlar için kurulan ilk ev (mabed), Mekke’deki (Kâbe) dir.” (Âl-i İmran, 3/96) buyurarak onun şerefini yüceltmiştir. Allah için ibadete mahsus olan tüm camiler ve mescitler için de “Allah’ın evi” terkibi kullanılır. Nitekim bir hadis-i şerifte; “Yeryüzünde Allah’ın evleri; mescitlerdir. Oraya gelene Allah Teâlâ ikramda bulunur.” (Taberânî, el-Mu‘cemü’l-kebîr, 10/161 [10324]) buyrulmaktadır. Bu itibarla “Allah’ın evi” tabirinden Allah için ibadet edilen yer anlaşılmalı, asla Allah’a isnat edilen bir mekân anlaşılmamalıdır. Çünkü Allah (c.c.)zaman ve mekândan münezzehtir. O, bir mekânda olan değil, bütün mekânları kuşatmış olandır. Zaman ve mekân mahlûk/yaratılmıştır. Allah ise yaratıcıdır. Dolayısıyla O, yaratılmışlara has özelliklerden münezzehtir, yani uzaktır.

Camiler için kullanılan “Allah’ın evleri” ifadesi Allah’a bir mekân isnat etme a
FetvaDiyanet Fetva Kurulu

Evet, dilese yok eder. Etti de. Nice milletler, izleri bile kalmayacak şekilde helak olup gittiler. Korkunç azaplarla yok oldular. Allah Teâlâ o zaman diledi, yaptı. Şimdi de dilese yapar. Peki, neden yapmıyor? Biz, olayı kendimizle sınırlı görüyoruz. Mü’minler olarak biz varız, bir de kâfirler var. Hayat da bizimle sınırlıymış gibi tasavvur ediyoruz. Gerçek ise böyle değildir. Hayat Âdem aleyhisselamla başladı. Son insana kadar da devam edecek. Bir defa, muhatap kitle bizden ve onlardan ibaret değildir. Bizim bilmediğimiz geçmişte ve gelecekteki milyarlar var. Yer de bizim yerimizden ibaret değildir. Bütün bir âlem söz konusudur. Zaman da, bizim içinde sadece bir nokta kadar kalabileceğimiz geniş bir zamandır. Milyarlarca insanın ve on binlerce yılın içinde birkaç insan ve birkaç nokta, tepeden bakıldığında ne kadar görülebilir? Bizim bakışımızla, Allah Teâlâ’nın bakışı arasında önemli bir fark olacağını,bu farkın da verilecek karara etki edeceğini bilmemiz gerekir. Bir ayrı nokta da şudur: Küfrü ve batılı yaratan Allah’tır. Batıl kendiliğinden ürememiştir. Allah Teâlâ kâinatı yaratırken, her taşın yerini belirlemiş, bir damla suyun bile ne zaman ve nerede yaratılacağını tayin etmiştir. Hakkın karşısına dikilecek batılı ve onun başı olan şeytanı, bilerek ve bir maksada binaen O yarattı. O’nun yaratması kesinlikle bir hikmete dayalıdır. Boş ve gereksiz bir şey O’nun mülkünde olamaz. Kul, Rabbinin işindeki hikmeti bilemeyebilir. Bu gayet tabiidir. Kul neyi ne kadar biliyor ki, o derin hikmetleri bilsin? Bilemediği için de karşı durmaz, tereddütler içinde kalmaz. Kalbi rahattır. Çünkü Allah’ın mülkünde yersiz ve gereksiz şey yoktur. Yılan bile gereklidir. Kış gereklidir. En az yaz kadar gereklidir. Üşüsek de, üşümesek de bu böyledir. Başka bir noktadan bakıldığında ise şu gerçeği görürüz: Doğruya neden doğru denmektedir? Doğru, karşısında yanlış bulunduğu için doğrudur. Ak, karanın karşısında bulunduğu için aktır. Zıtlar birbirlerinin adeta varlık nedenleridirler. Hakkı hak olarak teşhir eden de bu anlamda batıldır. Batılın olmadığı bir dünyada hak neden var olacak? İyilik, kötülüğün alternatifi olarak bulunduğu için değerlidir. Saf iyilik ve saf güzellik cennette olacaktır. Batılın bulunmadığı ortam cennet ortamıdır. Batılsız ve hakka saldıran düşmanın bulunmadığı bir âlem olamaz. Allah Teâlâ kullarını imtihan için bu âleme gönderdi. Tabii olarak onların içine nefis koyacak, nefislerine meyledip etmediklerini görecektir. Şeytanı yaratıp güçlendirecek, kullarının ona aldanıp aldanmadıklarını görecektir. Kâfirleri mü’minlerin karşısına çıkaracak, mü’minlerin üzerlerine düşen savunma görevini yapıp yapmadıklarını, cihad edip etmediklerini görecektir. ‘Batıla ne gerek var?’ demek, beni namaza neden kaldırıyorsunuz demek kadar lüzumsuz ve yersiz bir sorudur. Bu büyük mülkte, bu büyük imtihanda bunlar en tabii gereklerdendir. Zor dönemin mü’min şairi Necip Fazıl Kısakürek, şiirinde bu hassas anlamı çok güzel ifade etti. Allah onu ve bizi mağfiret buyursun: Ey düşmanım sen benim ifadem ve hızımsın Gündüz geceye muhtaç bana da sen lazımsın.

Allah neden kâfirleri helak etmiyor? Onlar sürekli Allah’ın dinini ve insanlığı
FetvaDiyanet Fetva Kurulu

Bu konu asırlardan beri tartışılıyor ve ümmetin uleması ayrıntıları üzerinde ittifak sağlayamadı. Ama ben size daha pratik bir soru sorayım, hepimiz onu halledelim: Biz Allah’a yakınlıkta neredeyiz? Gerisini boş ver. Duanızı beklerim. ❓Soru: Muhterem hocam, Rabbimizin zaman ve mekandan münezzeh olması ile Mülk suresinin 16. ayetindeki “Gökte olanın, sizi yere batırmayacağından emin misiniz?” ifadesini nasıl izah edeceğiz? Allah’ın gökte olması nasıl anlaşılmalıdır? Rabbim ilminizi ve amelinizi arttırsın. ✅Cevap: Allahu Teala, bütün mahlukatını kuşatmıştır. O’nun hükümranlığı altında olmayan bir şey olamaz. Bu âyetten anlaşılması gereken budur. Âyette çelişki gibi görülen duruma gelince, derin asırlardan beri Ümmet’in uleması arasında iki görüş vardır. Bu görüşlerin birincisi, bu tür âyet ve hadislerde anlaşılanı zorlamadan ve yönlendirmeden olduğu gibi kabul etmek gerekir şeklindeki görüştür. Bu görüşe göre, âyetten ne anlaşılıyorsa anlam odur. Yani Allah Teala semâdadır, Arş’a istiva etmiştir, keyfiyeti mechuldür, hiçbir yaratılana benzemez ve O’na cisim isnad edilemez. Semada olması da üstünlüğü ve kuşatmışlığı ifade eder. İkinci görüş ise, âyeti yorumlama yoluyla anlama görüşüdür. Bu görüşe göre de yine bu bir kuşatmış olma ve her şeye hükümran olma anlamındadır ancak bunun ötesinde âyet yukarıda olma veya gökte olma gibi bir anlam vermemektedir. Dikkat ederseniz iki görüşte de azamet ve üstünlük vardır. Daha ötesini karıştırmanın bize bir yararı yoktur. Allah’a emanet olunuz. ❓Soru: “Allah semadadır” demek yanlış mı, eğer yanlışsa bunu diyen mücessimeden mi oluyor? ✅Cevap: Bu mesele asırlardan beri ilim adamları arasında tartışılan bir meseledir. İki görüşü de hararetle savunanlar vardır. Bizim, avamdan kimseler olarak böyle meselelere girmemiz doğru değildir. Bize akide olarak öğretilen konular, Ümmet’in ulemasından ehli sünnet ekollerinden her birinin çizdiği çizgi, diğerinin çizgisinin batıl olmasını gerektirmeyecek bir doğru olarak alınabilir. Uygun olan budur. ❓Soru: Selamünaleyküm muhterem hocam. Allah (celle celalühü)’nin sıfatları hususunda ‘Allah nerede?’ sorusunu cevaplandırırken, farklı görüşler olduğunu ifade etmişsiniz. Bu konuları irdelemenin çok doğru olmadığını biliyorum fakat düşüncelerimin yerine oturması için affınıza sığınarak biraz daha açıklık getirmenizi rica ediyorum. Sizi Allah için seviyor ve dualarınızı istirham ediyorum. ✅Cevap: Selamünaleyküm. Değerli kardeşim, Umumiyetle bu tür soruların bilgi edinmekten çok merak gidermek ve kafa karıştırmak gibi gerekçelerle sorulduğunu düşündüğümüzden cevaplamaktan imtina ediyoruz. Ehil bir hoca nezaretinde okunacak bir akide kitabı üzerinden bu konuların öğrenilmesinde büyük fayda vardır. Yine de sizin sorunuzun bir ilim maksadı taşıdığını umarak kısaca cevap yazıyorum. Temenni ederim maksat hasıl olur. Alıntı yaptığınız cevapta bir ifade dikkatinizden kaçmış olabilir. Cevapta, ‘Ümmetin uleması’nın ‘bir görüş’ etrafından ittifak sağlayamadığına özellikle işaret edilmekte idi. Bunu lütfen dikkate alınız. Aksi halde sonu tekfire varan büyük fitnelere kapı aralamış oluruz Allah muhafaza. Size sadece, cevabımı anlamanıza yardımcı olacağını düşündüğüm, İmam Nevevî (rahmetullahi aleyh)’in Sahih-i Müslim Şerhi’nde 299.hadisi şerhederken belirttiği ayrıntıyı aktaracağım. Umarım sizin için İmam Nevevî yeterli olur: “Şunu bilmelisin: Sıfat hadisleri ve sıfat ayetleri konusunda ilim ehli iki görüştedir. Birinci görüş ki bu görüş SELEFİN BÜYÜK BÖLÜMÜNÜN BELKİ DE TAMAMININ görüşüdür. Bu görüşe göre, onların anlamı üzerinde konuşulmaz. Onlara iman etmemiz gerekir. Onlarla alakalı olarak Allah Teala’nın şanına ve azametine uygun bir manaya iman ederiz. Kesin bir şekilde de Allah Teala’nın benzeri hiç bir şeyin olmadığına da iman ederiz. O, cisim olmaktan, intikalden, bir yönde bulunmaktan ve diğer yaratılmışlara ait özelliklerden münezzehtir. Bu görüş, kelam ilmi mensuplarından bir grubun görüşüdür de. Onlardan muhakkik bir bölümün tercihidir. En güzel görüş de bu görüştür. İkinci görüş ise KELAM İLMİ İLE MEŞGUL OLANLARIN BÜYÜK BÖLÜMÜNÜN görüşüdür. Bu görüşe göre de o tür hadisler ve ayetler zikredildikleri yerlere göre münasip bir anlam üzerinden tevil edilirler. Ancak o tevili Arapça, usul ve furu ilimlerine sahip, ilimde belli bir merhale kat etmişler yapabilirler.” Değerli kardeşim, Nevevî gibi otorite bir ismin bu konularda iki farklı ekol olduğunu belirttiğini görüyorsunuz. Birinci ekolde, İmam Azam’dan başlayan onlarca büyük isim vardır. İkincisinde de bu ümmetin önder âlimleri vardır. Dolayısıyla bu ümmetin önder şahsiyetleri, bizim gibi sıradan Müslümanları ilgilendirmeyecek bir ilmi mesele üzerinde sonunda ittifak edilememiş münazaralar yürütmüşlerdir. Allah onlardan razı olsun. O cevapta özellikle belirttiğim gibi bizim gibilerin böyle derin meseleler yerine akıbetimizi düşünüyor olmamız daha doğru olur. Şu sorunun cevabını arayarak bir ömür yaşayalım: ‘Ben Allah’a yakınlıkta neredeyim?’ Rabbim bizi fitneye alet olmaktan muhafaza buyursun, rızasına ermeyi hepimize müyesser kılsın. Duanızı beklerim. İlgili Videolar: Kendimi, İmam Maturidi'nin çizgisinde bir Müslüman olarak tarif ediyorum. Ümmetin itikat konusundaki ihtilafları ne zaman son bulacak (Tenzih - Teşbih - Tecsim İnancı Hk.) Akide Konularına Dalmanın Tehlikesi ve İtikadi Konularda Esaslı Duruş İlgili Fetvalar: Hocam, itikatta ihtilaf olur mu? Mü’min Kardeşlerim Şahit Olsun! İman Ettiğim Esası Söylüyorum.. Uçlara çekmeyeceğim, ortayı göstereceğim. Varsın eksikliğim bu olsun. Allah gökte midir? (Mülk suresi 16. ayet) Arş ve İstiva Konusu Ne Kadar Önemli ve Öncelikli İstiva Meselesinde Müteşâbih Ayetler Tevil Edilmeli mi? ‘Ben Allah’a Yakınlıkta Neredeyim?’ Bu soru bize bir ömür yeter!

Bazı Müslümanlar, 'Allah her yerdedir' diyor bazıları da, 'Allah gökte, Arş'ın ü
FetvaDiyanet Fetva Kurulu

Selamünaleyküm. a. Mü'min imanı iki bölüme ayrılabilir; açık olan iman nesneleri ve gaybi yani gözle izlenemeyen iman nesneleri. Meleklere iman gaybi olan iman nesnelerindendir. Gözümüzle görmediğimiz hâlde onların varlığına iman ederiz. Aksi takdirde ise iman mümkün değildir. b. Meleklere ait bilgilerimizin önemli bir bölümü Kur'an kaynakladır. Diğer bölümü de sahih hadislerle sabittir. Bu nedenle de tartışılabilir, araştırılabilir bir bilgi değildir onların bilgisi. c. Meleklerle alakalı bilmemiz gereken ve imanımızı tamamlayan bilgiler şöyledir: Melekler de Allah’ın kullarıdırlar. Mübarektirler, değerlidirler, Allah’a itaat durumundadırlar. Allah Teâlâ ile nesep bağları veya ortaklık gibi bir bağları asla yoktur, sadece kuldurlar. d. Melekler nurdan yaratılmıştırlar. Nurdan nasıl yaratıldıkları da bizim için meçhul bir bilgidir. Tıpkı topraktan babamızın nasıl yaratıldığının meçhul kaldığı gibi. e. Meleklerin yeme içme, uyuma gibi ihtiyaçları yoktur. f. Meleklerin erkeklik dişiliği yoktur. Evlenme, çoğalmaları olmaz. g. Melekler insan şekli dahil her şekle bürünebilirler. Mevcut şekillerinin nasıl olduğunu da bilmiyoruz. İşlerinde seridirler. İnsan gibi yürüyerek, koşarak iş yapmazlar. Ne yaparsa yapsınlar, o yaptıkları kendi kudretleri ile değil, Allah’ın onlara yaptırması iledir. Bu nedenle de işlerinde sonsuz bir organize ve kudret vardır. Yaptıkları işlerin insan standartlarında hayal edilmesi bile mümkün değildir. Buna rağmen usanma ve yorulmaları yoktur. h. Meleklerin mekânı genellikle göklerdir. i. Meleklerin sayısı hakkında bir bilgi yoktur ama rakam olarak da mevcut sayma sayılarımızın çok üstünde bir rakamla var olduklarını tahmin ediyoruz. j. Meleklerin bilgisi insan bilgisinin çok üstündedir hatta insanların bilgisi ile oranlanması mümkün olmayan bir bilgiden de söz edebiliriz. k. Meleklerin de kendi aralarında daha üstünü olanları vardır. Bazılarının ismi Kur'an’da bize bildirilmiştir. Cebrail, Mikâil, İsrafil bu ismi bildirilenlerdendir. Farklı işlerde ve farklı yerlerde görevleri olan meleklerdir bunlar. Kimi bir insanla ilgili iş görür, kimi bir coğrafyadaki işi görür. Kimileri insanların amellerini takip eder. Kimi Arş’ı taşır. Kimi sadece tesbih, rukâ, secde eder. l. Melekler ve insanların bağlantısı çok önemlidir. Adeta melekler bizim ahiretimizin belgeleri durumundadırlar. Onun için de melekle evler, iş yerleri, melekli okullar oluşturmak gibi bir gayemiz olmalıdır. Bu evde melek olur mu olmaz mı diye incelememiz şarttır. Bu sayede Allah Teâlâ’nın büyüklüğünü idrak ederiz. O imanla da şükür noktasında hareketlenmemiz olur. Meleklere iman etmek, onları sevmek daha dindar yaşamaya teşvik eder. Bir nevi yirmi dört saati uyanık gibi olan mü'min durumunda olmaya yardım eder bu iman. Onların biz kol kanat germesine talip oluruz ve bu biiznillah gerçekleşir.

Meleklere iman etmeyenin imanı olmaz deniyor. Ben de böyle inanıyorum ama bir zi
FetvaDiyanet Fetva Kurulu

Zariyat suresinin 56. ayetinde Allah Teâlâ, bütün insanları ve cinleri 'ona kulluk etsinler diye' yarattığını buyurmaktadır. Demek ki asıl maksat kulluk edilmesidir. Evet, kulluk edecek olan insanlar ve cinlerdir. Kâinat da o kulluğu yapacak olanların mekânıdır. Tıpkı asıl maksadın namaz olması ama caminin namaz mekânı olarak inşa edilmesi gibi bir durumdur bu.

Allah’ın bütün bu kâinatı yaratmaktaki amacı nedir?

İSLAM İNANCI konusundaki diğer fetvalar

FetvaDiyanet Fetva Kurulu

Mevlâ sözlükte; “Rab, efendi, dost, arkadaş, yardımcı, sahip ve malik, köle azat eden, azat olmuş köle, bir işi gören, idare eden” gibi birçok farklı anlama gelir. Allah’a izafe edildiğinde “sevme, koruma, yardım etme, tasarruf ve himayesi altında bulundurma” gibi anlamları öne çıkar. Mevlâ kelimesinde asıl olan mana, sevgi ve manevî yakınlıktır. (İbnü’l-Esîr, en-Nihâye, “vly” md. 5/227; İbn Manzûr, Lisânü’l-Arab, “vly” md. 15/406) Mevlâ kelimesi, Kur’ân’da hem Allah için hem de insanlar için kullanılmıştır. Bu kelime, “Biliniz ki Allah sizin mevlânızdır (sahibinizdir). O ne güzel mevlâ (sahip) ve ne güzel yardımcıdır!” (el-Enfâl, 8/40) ve “Sen bizim mevlâmızsın.” (el-Bakara, 2/286) âyetlerinde Allah (c.c.) için; “O gün dostun dosta hiçbir faydası olmaz.” (ed-Duhân, 44/41) âyetinde ise insan için kullanılmıştır. Çeşitli hadislerde de “mevlâ”, Allah’ın isimlerinden biri olarak zikredilmiştir: “Allah bizim Mevlâ’mızdır.” (Buhârî, Cihâd, 164 [3039]; Megâzî, 17 [4043]) Buna göre “mevlâ” kelimesinin sonuna eklenen ve “bizim” anlamına gelen “nâ” zamiri ile birleşerek oluşan “mevlânâ” ifadesi; hem Allah hem Peygamber (s.a.s.) hem de insanlar için kullanılabilir. Allah için “Mevlânâ” denildiği zaman “Rabbimiz, sahibimiz”; Peygamber (s.a.s.) veya insanlar için denildiği zaman ise “dostumuz” veya “efendimiz” anlamları kastedilmiş olur.

“Mevlânâ” kelimesi ne anlama gelir? Allah, Peygamber ve insanlar için bu ifadeni
FetvaDiyanet Fetva Kurulu

İsm-i A‘zam, sözlükte “en büyük isim” anlamına gelmektedir. Terim olarak Allah’ın (c.c.) en güzel isimleri içerisinde yer alan bazı isimler için kullanılmıştır. İslâm âlimlerinin bir kısmı, Allah’ın isimlerinin tamamının, fazilet ve üstünlük bakımından eşit derecede olduğunu kabul etmiş, diğer bir kısmı ise hadisleri göz önünde bulundurarak bazı isimlerin diğerlerinden daha büyük ve faziletli olduğu görüşünü benimsemişlerdir. Hz. Peygamber’in (s.a.s.) bazı hadislerinde İsm-i A‘zamdan bahsedilmekte, bu isimle dua edildiği zaman duanın mutlaka kabul edileceği bildirilmektedir. (bk. Tirmizî, De‘avât, 64-65, 100 [3475-3476, 3544]; Ebû Dâvûd, Salât (Duâ), 356 [1493]) Fakat Allah’ın en büyük isminin hangisi olduğunu kesin olarak belirlemek mümkün değildir. Çünkü bu hadislerin bir kısmında “Allah” ismi, bir kısmında ise “Rahmân, Rahîm” (esirgeyen, bağışlayan), “Hay Kayyûm” (diri ve her şeyi ayakta tutan), “Zü’l-celâli ve’l-ikrâm” (ululuk ve ikram sahibi) isimleri Allah’ın en büyük ismi olarak belirtilmektedir. Konuyla ilgili bir hadis şöyledir: “Resûlullah (s.a.s.), bir kişinin şöyle dua ettiğini işitti: ‘Allah’ım, şehadet ettiğim şu hususlar sebebiyle senden talep ediyorum: Sen, kendisinden başka ilah olmayan Allah’sın, birsin, Samed’sin (hiçbir şeye ihtiyacın yoktur, her şey sana muhtaçtır), senden çocuk olmadı (kimsenin babası olmadın), doğmadın (kimsenin çocuğu olmadın), bir eşin ve benzerin yoktur.” Bunun üzerine Efendimiz (s.a.s.)buyurdular: “Nefsimi kudret elinde tutan Zât’a yemin olsun ki bu kimse, Allah’tan İsm-i A‘zâm’ı ile talepte bulundu. Şunu bilin ki kim İsm-i A‘zâm’la dua ederse Allah ona icabet eder, kim onunla talepte bulunursa (Allah ona dilediğini mutlaka) verir.” (Tirmizî, De‘avât, 64 [3475]) Başka bir hadis meali de şöyledir: "Bir adam şöyle dua etmiştir: “Ey Allah’ım, hamdler sanadır, nimetleri veren sensin, senden başka ilah yoktur. Sen semâvât ve arzın celâl ve ikrâm sahibi yaratıcısısın, Hay ve Kayyûm’sun (kâinatı ayakta tutan hayat sahibisin). Bu isimlerini şefaatçi yaparak senden istiyorum!” (Bu duayı işiten) Resûlullah (s.a.s.) sordu: “Bu adam neyi vesile kılarak dua ediyor, biliyor musunuz?” “Allah ve Resûlü daha iyi bilir?” diye cevap verdiler. Resûlullah şöyle devam etti: “Nefsimi kudret elinde tutan Zât’a yemin ederim ki, o, Allah’a, İsm-i A‘zâm’ı ile dua etti. O İsm-i A‘zâm ki onunla dua edilirse Allah icabet eder, onunla istenirse verir.” (Nesâî, Sehiv, 58 [1300]; bk. Ebû Dâvûd, Salât, 356 [1495])

“İsm-i A’zâm” ne demektir?
FetvaDiyanet Fetva Kurulu

“Tanrı” kelimesi, Arapça “ilâh” kelimesinin karşılığıdır. “İlâh” kelimesi “kendisine tapınılan varlık” anlamına geldiğinden zaman zaman Allah Teâlâ (c.c.) için kullanıldığı gibi insanların Allah'tan başka taptıkları varlıklar için de kullanılır. “Allah” lafza-i celâli ise bizzat Allah Teâlâ’nın kendisini ifade eden özel ismidir. Bu bakımdan, kelâm âlimlerine göre “Allah” kelimesi, Cenâb-ı Hakk’ın yüce zâtına ve bütün kemâl sıfatlarına delâlet eden özel ismidir. Hiçbir dilde bu kelimenin ifade ettiği özel manayı kapsayacak bir kelime bulunmamaktadır. Öte yandan “Allah” kelimesi bütün Müslümanlar için tevhid inancını temsil eden ortak bir bağ niteliğindedir. Bu sebeple Müslümanların, ibadet ettikleri tek yaratıcılarını “Allah” diye anmaları daha doğru olur. Dolayısıyla “Allah” bu adla veya “esmâ-i hüsnâ” adı verilen 99 isminden biriyle anılmalıdır. Bununla birlikte dinimizin bildirdiği mutlak kemâl sahibi, noksanlardan münezzeh olan Yüce Allah’ı “Tanrı” kelimesi ile ifade etmek de İslâm inancına aykırı olmaz. Nitekim İslâm toplumlarında “Hudâ”, “Yezdân”, “Çalap” ve “Mevlâ” gibi kelimeler de kullanılmıştır.

“Allah” ismi yerine “Tanrı” kelimesini kullanmak caiz midir?
FetvaDiyanet Fetva Kurulu

İsmin çoğulu olan “esmâ” kelimesi ile “en güzel” anlamındaki “hüsnâ” kelimesinin oluşturduğu bir sıfat tamlaması olan “esmâ-i hüsnâ”, “en güzel isimler” anlamında Yüce Allah’ın isimleri için kullanılan bir terimdir. Kur’ân-ı Kerîm’de, “Allah, kendisinden başka ilâh olmayandır. En güzel isimler O’na mahsustur.” (Tâhâ, 20/8); “...En güzel isimler O’nundur. Göklerde ve yerde olanlar O’nun şanını yüceltmektedirler. O galiptir, hikmet sahibidir.” (el-Haşr, 59/24) mealindeki âyetlerde ifade edildiği gibi en güzel isimler Allah’a mahsustur. Çünkü bütün kemâl ve yetkinliklerin sahibi O’dur. O’nun isimleri en yüce ve mutlak üstünlük ifade eden kutsal nitelemelerdir. Allah Teâlâ’nın (c.c.) Kur’ân’da ve sahih hadislerde geçen pek çok ismi vardır. Kul bu isimleri öğrenerek Allah’ı tanır, O’nu sever ve gerçek kul olur. Kur’ân’da, “En güzel isimler Allah’ındır. O hâlde O’na o güzel isimlerle dua edin...” (el-A‘râf, 7/180) buyrularak esmâ-i hüsnâ ile dua ve niyazda bulunulması istenmiştir. Esmâ-i hüsnânın birden fazla olması, işaret ettiği zâtın birden çok olmasını gerektirmez, bütün isimler o tek zâta delâlet eder: “De ki: İster Allah deyin ister Rahmân deyin, hangisini deseniz olur. Çünkü en güzel isimler O’na aittir.” (el-İsrâ, 17/110)

“Esmâ-i Hüsnâ” ne demektir?
FetvaDiyanet Fetva Kurulu

Anne-babanın çocuğuna karşı görevlerinden birisi de ona güzel isim vermektir. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.s.), bir hadisinde insanların kıyamet günü isimleri ile çağrılacağını belirterek “(Çocuklarınıza) güzel isim koyunuz.” (Ebû Dâvûd, Edeb, 68 [4948]) buyurmuştur. Allah’a has isimler ise aynı lafızla çocuklara verilmemelidir. Şayet çocuklara bu isimler verilecekse başına “kul” anlamına gelen “abd” kelimesi eklenerek “Abdullah” (Allah’ın kulu), “Abdurrahmân” (Rahmân’ın kulu), “Abdurrezzâk” (Rezzâk’ın kulu), “Abdülhâlık” (Hâlık’ın kulu) şeklinde verilmelidir. Allah Teâlâ’nın “esmâ-i hüsnâ”sından “Kerîm, Latîf, Raûf, Mümin…” gibi isimler ise Allah’ın dışında kulların da vasıflandığı müşterek isimler olduğundan Allah’a has olmayan bu isimler çocuklara ad olarak verilebilir. (İbn Âbidîn, Reddü’l-muhtâr, 6/417)

Çocuklara Allah için kullanılan isimler verilir mi?

Paylaş

XWhatsAppTelegramFacebook
Bu içerikte bir hata mı var? Bize bildirin.

Site deneyimini iyileştirmek için çerezler kullanıyoruz. Ayrıntılar için Çerez Politikası.