Diyanet Fetva Kurulu
Soru
Camiler için kullanılan “Allah’ın evleri” ifadesi Allah’a bir mekân isnat etme anlamı taşır mı?
Cevap
Benzer fetvalar
Zaman ve mekân Allah tarafından yaratılmış olup sınırlılık ifade eder. Bu nedenle zaman ya da mekânla sınırlı olmak yaratılmışlara ait bir özelliktir. Allah ise yaratıcıdır. Dolayısıyla Allah zaman yahut mekânla sınırlı olacak şekilde ifade edilemez. Zaman ve mekândan münezzeh olarak Allah Teâlâ her daim kullarına yakın ve onlarla beraberdir. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de bu anlamı ifade eden pek çok âyet vardır; “Kullarım sana, beni sorduğunda (söyle onlara): Ben çok yakınım. Bana dua ettiği vakit dua edenin dileğine karşılık veririm. O hâlde (kullarım da) benim davetime uysunlar ve bana inansınlar ki doğru yolu bulabilsinler.” (el-Bakara, 2/186), “Andolsun, insanı biz yarattık ve nefsinin kendisine fısıldadıklarını biliriz ve biz ona şah damarından daha yakınız.” (Kâf, 50/16), “O, gökleri ve yeri altı günde yaratan, sonra Arş'a istivâ edendir... Nerede olsanız, O sizinle beraberdir. Allah yaptıklarınızı görür.” (el-Hadîd, 57/4) “Rahmân Arş’a istiva etmiştir.” (Tâhâ, 20/5) gibi müteşâbih âyetlerden yola çıkarak Allah’ın gökte olduğu şeklinde yapılan yorumlar, İslâm âlimlerinin geneli tarafından kabul görmemiştir. Zira bu ve benzeri âyetlerin anlamları müteşâbih olup Allah’ın yüceliğini ifade etmektedir. Her ne kadar sıfatlarıyla Allah Teâlâ’yı bilsek de O (c.c.), zâtı itibarıyla idrak ve tasavvurumuzun ötesindedir. İnanan kimseye düşen, O’nun insana şah damarından daha yakın olduğu bilinciyle hareket etmesi, iman ve amelleriyle Rabbine yönelip kulluk görevini yerine getirmeye çalışmasıdır.
Bu hüküm Ahzab suresinin otuz üçüncü ayetinden gelmektedir. Âyet, Peygamber aleyhisselamın hanımları olan annelerimize ve onların üzerinden de bütün mü'min kadınlara hitap etmektedir. Âyetin meali: “Evlerinizde kalın ve eski cahiliyede olduğu gibi açılıp saçılmayın.” şeklindedir. Âyet, çok açık bir şekilde cahiliye dönemi kadını ile iman etmiş kadın arasında bir farkı öne çıkarmaktadır. O fark şudur: Cahiliye kadını, ölçüsüz bir şekilde evinin dışında bulunabilen kadındı. Müslüman kadının ise bu ölçüsüzlüğe kapılması mümkün değildir. Müslüman kadının adresi ve merkezi evidir. Bu ev olma durumu dışarı ile bağlantı kuramama gibi bir sonuca götürmez. Dışarının sürükleyen etkisinde kalmamasına yönelik bir tedbirdir bu. Kadının merkezi evidir. Evinden hayatı sürdürür. Evden çıkamaz sözü ile “evi merkezidir” arasında ciddi farklar vardır. Bu farklardan birini kadının camiye beş vakit namaza gitmesi ile alakalı konuda görebiliyoruz. İslam fakihleri caminin onca ağırlığı ve önemine rağmen kadının namaz kılmak için camiye gitmesini serbest bir konu gibi görmemişlerdir. Özellikle genç kadınların ve tedbir açısından dikkatsiz davranabileceklerin camiye giderek kazanacakları muhtemel sevap ile ev merkezini kullanarak kazanacakları sevabın aynı olmadığını hadislere dayanarak belirtmişlerdir. Konuyu basit bir birey hakkı gibi gören anlayış bunu idrak edemez. Dinimiz kadını bir birey olarak değil insanın aslı, hayatın dengesi olarak görmektedir. Bunun için de kadının cami bağlantısına yasak getirmemiş olsa bile sınırlamalar getirmiştir. Yoksa kadın evinin kölesi gibi değildir, evinde hâkimdir ve özgül ağırlığa sahiptir. Kadının ev ağırlıklı bir hayat yaşaması Allah’ın açık bir emridir. Yaşanan çağın fesadından etkilenerek buna itiraz etmek, teslimiyet mantığında arıza bulundurmak demektir. Esasen kadın da bilir ki evden uzaklaştıkça kaybeden odur. O evden uzaklaştıkça şeytanlaşmış gözler ve akıllar için daha kolay bir tuzak olabilecektir. Bu nedenle ümmetimizin geçmişinde ağırlıklı anlayış, kadının evinde sultan olması anlayışıdır. Anneliği ve eş olması penceresinden bakıldığında da bu ince ölçü daha iyi anlaşılır. Kadın, gerekli hassasiyetlere dikkat ederek evinden çıkıp gayet tabi eğitim alabilir, ticaret yapabilir, ziyaretlerde bulunabilir. Onun için yapılması mübah olan hangi iş varsa o işi görmek için evden çıkmasında sakınca vardır diyen bir ilim adamı olmamıştır. Sakınca ölçünün kaçmasında ve adeta kaş yaparken göz çıkarılmasındadır. Sokağın fasit görüntüsünün zihinlere, oradan da ev hayatına yansımasıdır. Kadının çıkıp bir işte çalışması da böyledir. Çalışabilir. Ailesi veya eşinin de uygun gördüğü, imanı ve ahlâkı açısından risk taşımayan bir işe neden gitmesin? Ama bu işi yaşadığımız zamanda hangi kadın bulmuş ve garanti etmiştir? Bu sorunun adil bir cevabı aranmaktadır. Kazanılan prestijler, mallar, diplomalar ve kaybedilen aile saadetleri arasındaki dengeyi ölçmek ve bir kâr-zarar tablosu çıkarabilmek için insanlığın biraz daha aile kaybetmesi gerekiyor anlaşılan. Allah yardımcımız olsun.
Camiler, mescitler Allah’ın evleri olarak bildiğimiz mekânlardır. Bu sebeple mescitlerimizi namaz ve takva ile canlı tutmak, güzelleştirmek gayemiz olmalıdır. Sanat eserleri ile süslenmiş mescit Allah’ın bizden oluşturmamızı istediği mescit değildir. Şüphesiz dinimizi temsil eden bir mekân, her türlü güzelliğe ve hizmete layıktır ama bu, asla o mekânın asıl misyonuna galip gelmemelidir. Caminin duvarlarının sıva ile bırakılmış olmasından daha ağırı o caminin cemaatinin olmamasıdır. Böyle düşünmeliyiz. Sorunuzun cevabı olarak net ve kesin bir zaman, şekil veremeyeceğim, bunu incelemeye de vaktim yoktur, hakkınızı helal edin ama kısaca şunları söyleyebilirim: Mescitlere sanat eseri denebilecek ilk uygulamalar yaklaşık olarak Osman bin Affan radıyallahu anh zamanına dayandırılabilir. İlk resmi müdahale de Emevi halifesi Velid bin Abdülmelik zamanına tesadüf eder. O günler, ashabı kiramın yaşadığı son zamanlara rastlamaktadır. Mescitlere yapılan nakışlar, duvarlarına yazılan âyetler ne kadar benimsendi, ne kadar tepki gösterildi bilemiyoruz ama huzur adına açık bir haram olmayan şeylerde sessiz kalmış olmaları da muhtemeldir. Netice olarak teberrük için, okuyana vaaz olsun için yazılmış olabilir. Fukaha ise Kur'an âyetlerine saygıda sıkıntı oluşturma riski olan durumlar için kerih olarak görmüşlerdir bu yazma işlemini. Bilhassa kıble duvarındaki bu tür işlemelerin, namaz kılanın dikkatini dağıtma sıkıntısı da bulunmaktadır. Bu da ayrı bir kerahet konusudur. Bunu direkt bir haram konusu olarak görmek yerine; • Yazılan âyet veya hadisin ya da asılan bir âyet levhasının, bir basit görme oluşturup oluşturmadığına, • Anlaşılır bir şekilde ve uygun olanın olup olmadığına bakılarak bir karar verilebilir. Öyle veya böyle, camilerimizi oradaki namazlarımız ve uhuvvetimizle süslemeliyiz. Gerisi olmasa da olur.
Teravih namazı kılmak sünneti müekkededir. Gücünüz yettiğince yirmi rekât da kılabilirsiniz on rekât da. Bir camide on rekât kılınıyor ve bu rekâtlarda Kur’an hatmediliyorsa, bu da meşru ve kıymetli bir uygulamadır. Çünkü asıl maksat, Ramazan gecelerini ihya etmek, Kur’an’la meşgul olmak ve cemaatle ibadeti canlı tutmaktır. Hatimle kılınan, tadili erkânına riayet edilen, daha derin huşu ile eda edilen on rekâtlı bir teravih, aceleyle ve ruhsuzca kılınan yirmi rekâttan çok daha faziletli olabilir. Özetle iç huzuru buluyorsan, huşu ile kılıyorsan ve Kur’an’ı daha çok dinleyip anlama imkânı oluyorsa, o camiye gitmen dinen uygundur ve sakınca yoktur. Allah ibadetini kabul etsin, Ramazan bereketinle dolsun.
İmamlar, müezzinler de nihayetinde insandırlar; bazı sosyal ihtiyaçlarını, dinlenmelerini, tatillerini tabii karşılamak gerekir. Ancak caminin dibindeki evde oturup tatil günüdür diye namaza gelmeyen imamın, müezzinin nasıl bir amel anlayışına sahip olduğunu kestirmek mümkün değildir. Allah rızası için mi namaz kıldırıyor yoksa daha kaliteli bir iş bulamadığı için mi namaz kıldırıyor onu bilemem. İmamların bulundukları mevki Peygamber aleyhisselamın mevkiidir; onlar peygamber vekilleridirler. O makamın hakkını korumaları, o makam için canlarını feda etmeye hazır olmaları gerekir. Ne yazık ki, imamlar, müezzinler arasında bir zafiyet, devlette daha iyi bir iş bulamadığı için orada bulunma illeti yaygındır. Kesinlikle umumuna teşmil etmemiz doğru değildir ama yaygın tutum da budur. Ben size iki noktada uyarıda bulunayım: 1- Siz, bir de kendi açınızdan bakın konuya; siz cemaat olarak, namaza durduğunda haşyetten kalbi ürperen, kendini cennetlerde hisseden bir imama layıktınız da Allah Teala size öyle birini vermedi mi yoksa tencere yuvarlanıp kapağını mı buldu? Bir de kendi muhasebemizi yapmaya çalışalım. Bunu söylerken imamınızı aklamaya çalışmıyorum. Bu hesabın bir de ters yüzü olduğunu söylemeye çalışıyorum. 2- İmam veya müezzin hepimiz kuluz; hatalı yanlarımız vardır, olabilir de. Hatadan ötürü helak teorileri geliştirme yerine, sıcak ilişkiler geliştirip emri bilmaruf yapsak daha iyi bir iş yapmış oluruz. İmama küsüp camiyi, müderrise küsüp medreseyi terk ederek kimi kazandırabiliriz. Küse küse dünyayı terk etmek zorunda kalırız. Kesinlikle cemaati ve camiyi terk etmeyelim. İmamların açık bir küfrünü, akidedeki bir sıkıntısını görmedikçe namazları camilerde kılacağız. Eğer imamlarımızda, müezzinlerimizde bir sıkıntı varsa o zaman onları ıslah için çalışacağız. Ama nefisleri devreye sokmadan, daha beter hale getirmeden. Aman nefsani iş yapmayalım. Allah Teala, sayinizi meşkür kılsın.
Şu Nasruddin hocanın misalindeki 'hiç mi hırsızın suçu yok!' sözünden hareketle bir şey sormak isterim: Cuma namazımızın kabul olmaması için mi çalışalım kabul olması için mi? Mesela sabah namazı için aynı titizliği gösterebiliyor muyuz? Sabah namazını evinde kılanların evlerini yakmayı isteyen peygamberimizin sünnetinden ne kadar nasibimiz var? Evet cuma namazının sıhhati ile ilgili bilhassa Hanefi mezhebi ulemasının ileri sürdüğü şartlar vardır. Bunlar da naslardan çıkarılmış dikkate alınması gereken hükümlerdir. Ama namazın terk edilmesini teşvik eder bir anlayış değildir onların anlayışı. Papaza kızıp yorgan yakmanın anlamı yoktur. Türkiye'de veya başka bir ülkede Cuma namazını kılmanın ittifak edilmiş bir engeli yoktur. Fukahanın ihtilafındaki rahmet de burada tecelli etmektedir. Allah'a emanet olunuz.
İSLAM İNANCI konusundaki diğer fetvalar
Anne-babanın çocuğuna karşı görevlerinden birisi de ona güzel isim vermektir. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.s.), bir hadisinde insanların kıyamet günü isimleri ile çağrılacağını belirterek “(Çocuklarınıza) güzel isim koyunuz.” (Ebû Dâvûd, Edeb, 68 [4948]) buyurmuştur. Allah’a has isimler ise aynı lafızla çocuklara verilmemelidir. Şayet çocuklara bu isimler verilecekse başına “kul” anlamına gelen “abd” kelimesi eklenerek “Abdullah” (Allah’ın kulu), “Abdurrahmân” (Rahmân’ın kulu), “Abdurrezzâk” (Rezzâk’ın kulu), “Abdülhâlık” (Hâlık’ın kulu) şeklinde verilmelidir. Allah Teâlâ’nın “esmâ-i hüsnâ”sından “Kerîm, Latîf, Raûf, Mümin…” gibi isimler ise Allah’ın dışında kulların da vasıflandığı müşterek isimler olduğundan Allah’a has olmayan bu isimler çocuklara ad olarak verilebilir. (İbn Âbidîn, Reddü’l-muhtâr, 6/417)
Melekler, gözlem ve deneye dayanan pozitif bilimlerin ilgi alanı dışında kalan ve duyularla algılanamayan varlıklardır. Onların gözle ve diğer duyu organlarıyla algılanamaz varlıklar oluşu, inkâr edilmelerine gerekçe olamaz. Pozitif bilimlerin ilgi alanı dışında kalan ve duyu organlarıyla algılanamayan nice varlıkların mevcudiyetine inanıldığı bir gerçektir. Esasen insan aklı meleklerin varlığını reddetmez, bunu mümkün görür. Bu konuda, kesin bilgi veren, anlamı açık çok sayıda âyet ve hadis bulunmaktadır. Bunlar meleklerin varlığı konusunda müminlerde hiçbir şüphe bırakmaz. Meleklerin varlığı ile ilgili bazı deliller şöyle sıralanabilir: a) Bütün peygamberler getirdikleri mesajda meleklerin varlığını bildirmişlerdir. Bütün ilahi dinlerde melek inancı vardır. b) Allah’ın kelamı olduğunda hiçbir şüphe olmayan Kur’ân-ı Kerîm’de meleklerin varlığına ve özelliklerine ilişkin onlarca âyet bulunmaktadır. (bk. el-Bakara, 2/30-34; Hûd, 11/69-70; el-Hicr, 15/28-29; Fâtır, 35/1; ez-Zâriyât, 51/24-28; en-Necm, 53/5; et-Tahrîm, 66/6) c) Hayatı boyunca hiçbir zaman yalan söylememiş olan Hz. Peygamber (s.a.s.) pek çok hadisinde meleklerden, onların özelliklerinden ve kimi zaman onları gördüğünden bahsetmiştir. (bk. Müslim, Zühd, 60 [2996]) d) Yüce Yaratıcı’nın makro ve mikro âlemde yarattığı varlıklardaki eşsiz güzellik ve mükemmelliği görüp değerlendiren ve bu suretle Allah’ı (c.c.) tesbih ederek yücelten özel varlıkların bulunması aklın kabul edeceği bir husustur.
Kader ve kaza, her şeyin Allah’ın belli ve düzen içerisinde yarattığı ve takdir ettiğine delâlet eden âyetlerin yanı sıra ilahi ilmin olmuş ve olacak tüm varlık ve olayları kuşattığını belirten âyetlerde de vurgulanmıştır. Bu âyetlerin bir kısmında Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “...O’nun katında her şey bir ölçü (miktar) iledir.” (er-Ra‘d, 13/8); “...Her şeyi yaratıp ona bir nizam veren ve mukadderatını tayin eden Allah, yüceler yücesidir.” (el-Furkân, 25/2); “De ki: Allah’ın bizim için yazdığından başkası bize asla erişmez...” (et-Tevbe, 9/51) Bu âyetlerden başka Allah’ın her şeyin yaratıcısı olduğunu, -kulun tercihi ile irtibatlı olarak- dilediğini dalalette bırakıp dilediğini hidâyete erdirdiğini, insanların ölümlerini O’nun takdir ettiğini bildiren âyetler de (bk. ez-Zümer, 39/62; es-Sâffât, 37/96; el-A`râf, 7/178; el-Vâkıa, 56/60) kapsam açısından kâinatta her şeyin belli bir kadere bağlı bulunduğu, bunun da Allah Teâlâ tarafından belirlendiği sonucunu ortaya çıkarmaktadır. Hz. Peygamber (s.a.s.) de “Cibrîl hadisi” diye bilinen hadiste, kaderi, iman edilmesi gereken şeyler arasında saymıştır. Bu hadise göre Cebrail (a.s.), Peygamberimize, “İman nedir?” diye sormuş, o da, “Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, ahiret gününe, hayır ve şerriyle kadere inanmandır.” (bk. Müslim, Îmân, 1 [8]; Ebû Dâvûd, Sünnet, 17 [4695]; Tirmîzî, Îmân, 4 [2610]) cevabını vermiştir. Ehl-i sünnet âlimleri belirtilen âyetler ve Hz. Peygamber’in hadisleri çerçevesinde kader ve kazaya inanmayı iman esaslarından saymışlardır.
Cinler de insanlar gibi sorumlu varlıklar olarak yaratılmışlardır. (ez-Zâriyât, 51/56) Allah’a inanıp O’na ibadet eden, iyi amel sahibi olan cinler olduğu gibi insanlara zarar vermek isteyen ve onları iman ve güzel amelden alıkoymaya çalışan kâfir cinler de vardır. Kur’ân-ı Kerîm’de insan ve cinlerin şeytanlarından söz edilir: “İşte böylece biz her peygambere insan ve cin şeytanlarını düşman kıldık. Bunlar aldatmak için birbirlerine yaldızlı laflar fısıldarlar. Rabbin dileseydi bunu yapamazlardı. O hâlde onları iftiralarıyla baş başa bırak.” (el-En‘âm, 6/112) Bu âyette işaret edildiği üzere şeytan işi amel işleyen cinlere şeytan denmektedir. Şeytanların başı olan İblis’in cinlerden olduğu Kehf sûresinin 50. âyetinde şöyle ifade edilir: “Hani biz meleklere, ‘Âdem için saygı ile eğilin’ demiştik de İblis’ten başka hepsi saygı ile eğilmişlerdi. İblis ise cinlerdendi de Rabbinin emri dışına çıktı. Şimdi siz, beni bırakıp da İblis’i ve neslini, kendinize dostlar mı ediniyorsunuz? Hâlbuki onlar sizin için birer düşmandır. Bu, zalimler için ne kötü bir bedeldir!” Genel olarak Kur’ân-ı Kerîm’e, özel olarak da Türkçe meallerini zikrettiğimiz bu iki âyete bakıldığında şeytanların ve dolayısıyla cinlerin kötülerinin insanlara zarar vermek istemeleri öncelikle inanç ve amel bakımındandır. Zira Kur’ân’a ve Hz. Peygamber’in (s.a.s.) açıklamalarına göre şeytan ve şeytan işi ameller işleyen cinlerin düşmanlığı ancak insanları aldatmak ve kötülüğe teşvik etmek suretiyle olmakta, maddî ve fizikî bir zarar vermeden söz edilmemektedir. Bunun için Yüce Allah, “Şeytanın adımlarını izlemeyin. Çünkü o, size apaçık bir düşmandır.” (el-Bakara, 2/208) buyurmuştur. Burada şeytanın adımlarını izlememekten maksadın şeytanların ve cinlerin vesvesesine kapılarak kötü ameller işlememek olduğu açıktır. Cin sûresinin 6. âyetinde şöyle buyrulmaktadır: “Doğrusu insanlardan bazı kimseler, cinlerden bazılarına sığınırlardı da cinler onların taşkınlıklarını artırırlardı.” Bu âyette açıklandığı üzere cinlerin insanlara zarar vermesi Yüce Allah’ın açık ikazına rağmen insanların cinlere sığınıp onlarla iletişim kurma ve medet umma hevesleri yüzündendir. Bunun için Felak ve Nâs sûrelerinde bu duruma işaret edilerek insanların, cinlerin ve her türlü yaratığın şerrinden ve vesvesesinden her şeyin Rabbi olan Yüce Allah’a sığınmaları teşvik edilmiştir. Bu demektir ki gerçekten Allah’a iman edenler üzerinde şeytanların ve cinlerin hâkimiyeti, bir baskı kurması ve zarar vermesi söz konusu değildir. Şeytanın ve cinlerden şeytanların hâkimiyeti ve zararı sadece onu dost edinenler ve Allah’a ortak koşanlar için söz konusudur. (bk. en-Nahl, 16/99-100) Bu bakımdan müminlerin cin ve insan şeytanların her türlü şerrinden ve zarar vermesinden Allah’a (c.c.) sığınması ve onlardan korkmaması gerekir. Onlara hiçbir şekilde meyletmeyen ve irâdesini sadece hak ve hakikat doğrultusunda kullanan kimseler cin ve şeytanlardan gelebilecek her türlü etki ve zarardan korunmuş olurlar.
“Tanrı” kelimesi, Arapça “ilâh” kelimesinin karşılığıdır. “İlâh” kelimesi “kendisine tapınılan varlık” anlamına geldiğinden zaman zaman Allah Teâlâ (c.c.) için kullanıldığı gibi insanların Allah'tan başka taptıkları varlıklar için de kullanılır. “Allah” lafza-i celâli ise bizzat Allah Teâlâ’nın kendisini ifade eden özel ismidir. Bu bakımdan, kelâm âlimlerine göre “Allah” kelimesi, Cenâb-ı Hakk’ın yüce zâtına ve bütün kemâl sıfatlarına delâlet eden özel ismidir. Hiçbir dilde bu kelimenin ifade ettiği özel manayı kapsayacak bir kelime bulunmamaktadır. Öte yandan “Allah” kelimesi bütün Müslümanlar için tevhid inancını temsil eden ortak bir bağ niteliğindedir. Bu sebeple Müslümanların, ibadet ettikleri tek yaratıcılarını “Allah” diye anmaları daha doğru olur. Dolayısıyla “Allah” bu adla veya “esmâ-i hüsnâ” adı verilen 99 isminden biriyle anılmalıdır. Bununla birlikte dinimizin bildirdiği mutlak kemâl sahibi, noksanlardan münezzeh olan Yüce Allah’ı “Tanrı” kelimesi ile ifade etmek de İslâm inancına aykırı olmaz. Nitekim İslâm toplumlarında “Hudâ”, “Yezdân”, “Çalap” ve “Mevlâ” gibi kelimeler de kullanılmıştır.
“Değerli yazıcılar” anlamına gelen “kirâmen kâtibîn”, insanların yanlarında bulunan ve onların yaptıkları işleri amel defterine yazmakla görevli olan melekler demektir. Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle buyrulmaktadır: “Hâlbuki sizin üstünüzde hakiki bekçiler ve çok değerli yazıcılar (Kirâmen Kâtibîn) vardır ki, onlar ne yaparsanız bilirler.” (el-İnfitâr, 82/11-12) “Hafaza”, “rakîb-atîd” melekleri de denilen bu meleklerin belirtilen yazma görevinden başka ahiret günü hesap sırasında yapılan işlere şahitlik edecekleri de âyetlerde şu şekilde bildirilmektedir: “Sûr’a üfürülecek. İşte bu, önceden bildirilen tehdidin gerçekleşeceği gündür. Herkes beraberinde bir sevk edici, bir de şahitlik edici (melek) ile gelir.” (Kâf, 50/20-21) Diğer taraftan İslâm âlimleri söz konusu meleklerin yazma daha doğrusu kayda alma görevini nasıl yaptıkları konusunda kesin bir şey söylenemeyeceğini beyan etmişlerdir.