Diyanet Fetva Kurulu
Soru
Âmentü’de yer alan “Hayır ve Şer Allah’tandır” ifadesinin açılımı nedir?
Cevap
Benzer fetvalar
Şunu kesin bir kural olarak biliniz: Peygamberler dışında masum/günah işlemez kimse yoktur, olamaz. Bu kurala âlimler, şeyhler bütün mü'minler dahildir. Âlim de insandır. Âlim de bu hayatın içinde yaşamaktadır. Âlim ile cahil arasındaki fark, âlimin dinin hakikatini daha iyi biliyor olmasındadır. Elbette âlim, bu bilginin farkı olarak hesabı daha ağır durumdadır ama neticede o da nefis taşımaktadır, o da şeytana muhataptır. Âlimi de cennet veya cehennem akıbetine doğru yürüyen bir kul görmek gerekiyor. İlminin derinliği kadar imtihanı da ağır olacaktır. Bir başka sorun da bizim gibilerin dışarıdan bakarak her bilgi sahibini ‘âlim’ yerine koyuyor olmamızdır. Esasen âlimler de kendi içinde sınıflandırılmalıdırlar. Dünyalık alanda uzmanlaşmış ama ahiret hayatını yok gibi tutmuş birine âlim diyor olabiliriz. Şeriat bilgisine sahip ama takvadan nasipsiz biri de bize göre âlim sayılabilir. Dünyalık menfaatler önünde büzülen birinin bilgisine biz ilim deriz ama onun Allah katında bir değeri olmadığını unuturuz. Bütün bunların ötesinde âlim, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellemin dinine vekil olmuş insandır. Dünyalığa tenezzül etmeyen, konuştuklarının adamı, ahiret korkusu ile yaşayan kimse âlim odur. Bizim gibi dışarıdan bakanların hangisi daha iyi âlimdir sorusuna cevap bulması elbette zordur. Âlimlerin kendi içinde bir imtihanı olacağı gibi bizim de ‘hangisi âlim?’ sorusuna cevapta samimi olma imtihanımız olacaktır. Bizim dilimizi konuştuğu, yöremizden olduğu, bizim siyasi idrakimize yakın olduğu, ekonomik menfaatimize zarar vermediği gibi sebeplerle yanında durduğumuz âlim başka, ondan öğrendiğimiz her şeyin bizi biraz daha Allah’a yaklaştığı âlim arayışımız başkadır. Özet olarak diyebiliriz ki, Müslümanlar olarak bizim imtihanlarımızdan biri de âlimlerle imtihanımızdır. Varlıkları bir imtihan, yoklukları başka bir imtihan olarak onlar bizimle biz onlarla imtihan durumundayız.
Kesinlikle son söz her işte Allah'ındır. Hayır veya şer sonuç böyledir. Ancak kul, şer ortamını kendi oluşturur, Allah da yaratır. Zira Allah yaratmadan bir şey oluşmaz. Allah'a emanet olun.
Kader ve kazaya inanmak iman esaslarındandır. Ancak insanlar kaderi bahane ederek kendilerini sorumluluktan kurtaramazlar. Bir insanın, “Allah böyle yazmış, alın yazım buymuş, ben ne yapayım?” diyerek günah işlemesi uygun olmayacağı gibi günah işledikten sonra kaderi bahane ederek kendisini suçsuz sayması da doğru olmaz. Kul sorumluluk doğuran fiilleri irâde edendir ama yaratan değildir; zira yaratmak Allah’a (c.c.) mahsustur. Kur’ân-ı Kerîm’de, “Allah, her şeyin yaratıcısıdır.” (el-En‘âm, 6/102) buyrulmaktadır. Her şeyin yaratıcısının Allah olması, bizim sorumluluktan kaçarak kötü ve yanlış işleri Allah’a havâle etmemize yol açmamalıdır. Bu, kader inancını istismar etmek olur. Ayrıca kader ve kazaya güvenip çalışmayı bırakmak, olumlu sonucun sağlanması ya da olumsuz sonuçların önlenmesi için gerekli sebeplere sarılmamak ve tedbirleri almamak, İslâm’ın kader anlayışı ile bağdaşmaz. Zira Allah, her şeyi birtakım sebeplere bağlamıştır. İnsan bu sebepleri yerine getirirse Allah (c.c.) da o sebeplerin sonucunu yaratır. Bu ilahi bir kanundur ve kaderdir. Sonuç olarak insanların, sorumluluk alanlarına giren meselelerde “Ben ne yapayım, kaderim böyle” demesi doğru değildir. İnsan, Allah’ın sorumluluk yüklediği alanda özgür bırakıldığı için inancından ve yapıp ettiklerinden hesaba çekilecektir.
Evet, dilese yok eder. Etti de. Nice milletler, izleri bile kalmayacak şekilde helak olup gittiler. Korkunç azaplarla yok oldular. Allah Teâlâ o zaman diledi, yaptı. Şimdi de dilese yapar. Peki, neden yapmıyor? Biz, olayı kendimizle sınırlı görüyoruz. Mü’minler olarak biz varız, bir de kâfirler var. Hayat da bizimle sınırlıymış gibi tasavvur ediyoruz. Gerçek ise böyle değildir. Hayat Âdem aleyhisselamla başladı. Son insana kadar da devam edecek. Bir defa, muhatap kitle bizden ve onlardan ibaret değildir. Bizim bilmediğimiz geçmişte ve gelecekteki milyarlar var. Yer de bizim yerimizden ibaret değildir. Bütün bir âlem söz konusudur. Zaman da, bizim içinde sadece bir nokta kadar kalabileceğimiz geniş bir zamandır. Milyarlarca insanın ve on binlerce yılın içinde birkaç insan ve birkaç nokta, tepeden bakıldığında ne kadar görülebilir? Bizim bakışımızla, Allah Teâlâ’nın bakışı arasında önemli bir fark olacağını,bu farkın da verilecek karara etki edeceğini bilmemiz gerekir. Bir ayrı nokta da şudur: Küfrü ve batılı yaratan Allah’tır. Batıl kendiliğinden ürememiştir. Allah Teâlâ kâinatı yaratırken, her taşın yerini belirlemiş, bir damla suyun bile ne zaman ve nerede yaratılacağını tayin etmiştir. Hakkın karşısına dikilecek batılı ve onun başı olan şeytanı, bilerek ve bir maksada binaen O yarattı. O’nun yaratması kesinlikle bir hikmete dayalıdır. Boş ve gereksiz bir şey O’nun mülkünde olamaz. Kul, Rabbinin işindeki hikmeti bilemeyebilir. Bu gayet tabiidir. Kul neyi ne kadar biliyor ki, o derin hikmetleri bilsin? Bilemediği için de karşı durmaz, tereddütler içinde kalmaz. Kalbi rahattır. Çünkü Allah’ın mülkünde yersiz ve gereksiz şey yoktur. Yılan bile gereklidir. Kış gereklidir. En az yaz kadar gereklidir. Üşüsek de, üşümesek de bu böyledir. Başka bir noktadan bakıldığında ise şu gerçeği görürüz: Doğruya neden doğru denmektedir? Doğru, karşısında yanlış bulunduğu için doğrudur. Ak, karanın karşısında bulunduğu için aktır. Zıtlar birbirlerinin adeta varlık nedenleridirler. Hakkı hak olarak teşhir eden de bu anlamda batıldır. Batılın olmadığı bir dünyada hak neden var olacak? İyilik, kötülüğün alternatifi olarak bulunduğu için değerlidir. Saf iyilik ve saf güzellik cennette olacaktır. Batılın bulunmadığı ortam cennet ortamıdır. Batılsız ve hakka saldıran düşmanın bulunmadığı bir âlem olamaz. Allah Teâlâ kullarını imtihan için bu âleme gönderdi. Tabii olarak onların içine nefis koyacak, nefislerine meyledip etmediklerini görecektir. Şeytanı yaratıp güçlendirecek, kullarının ona aldanıp aldanmadıklarını görecektir. Kâfirleri mü’minlerin karşısına çıkaracak, mü’minlerin üzerlerine düşen savunma görevini yapıp yapmadıklarını, cihad edip etmediklerini görecektir. ‘Batıla ne gerek var?’ demek, beni namaza neden kaldırıyorsunuz demek kadar lüzumsuz ve yersiz bir sorudur. Bu büyük mülkte, bu büyük imtihanda bunlar en tabii gereklerdendir. Zor dönemin mü’min şairi Necip Fazıl Kısakürek, şiirinde bu hassas anlamı çok güzel ifade etti. Allah onu ve bizi mağfiret buyursun: Ey düşmanım sen benim ifadem ve hızımsın Gündüz geceye muhtaç bana da sen lazımsın.
Kızım, Bir kere o belirttiğin hadis Buharî hadisi değildir. Evet, öyle bir söz hadis olarak vardır ama çok sağlam, güvenilir bir hadis değildir. İkinci olarak da o hadisteki 'güzel yüz' ifadesi bizzat açıklanırken 'insanlarla ödeme ve alışveriş gibi ilişkilerde anlayışlı olma' açısından bir güzellikle açıklama yapılmaktadır. Bu sana o sözle ilgili izahatımdır. Bir de bir sorum var sana: Peygamber aleyhisselamın müezzini Bilal'in yüzü güzel mi idi acaba? Bu sorunun cevabını bulmadan uyuma sakın. Zannedersem senin yüzünün güzelliğinden önce içindeki, çirkinliği benimsemeyi temizlemen gerekir. Silkin ve ayağa kalk! Güzel bir tevbe et. Bu yaptığın günahtı. Sen nasıl seni yaratanın yaratış tarzını o şekilde yorumlarsın? Gayet ağır bir hata ediyorsun. Kendine gel. Sana bütün insanlık çirkin deseler bile sen kendini yaratanınla baş başa düşün, kararını da ona göre ver. Tekrar düşün.
Hayır, hayâ için “utanma” diye bir açıklama çok kısır kalır. Hayâyı arlanma, sıkılma olarak dar bir dairede görmenin yerine daha geniş bir çerçevede şöyle anlamalıyız: Bir numaralı hayâ başlığı insanın Allah’tan hayâ etmesidir. Allah’ın kulu üzerindeki nimetlerini ve o nimetlere karşı kulun yetersizliğini düşünerek, Allah’ın azametini ve ona karşı ona asi olmanın ne kadar büyük bir hata olacağını tefekkür ederek daha iyi Müslüman, daha iyi bir kul olmaya gayret eder. Bu bir hayâ sahibi olma gerçeğidir. İkinci bir hayâ konusu da meleklerdir. İnsanı sürekli izleyen meleklerin varlığına iman eden biri onların izlemesine karşı kulluğunda hata ederken veya yarın hesabı sorulduğunda meleklerin şahit olacağını düşünürken hayâ ile donanmış olduğu anlaşılır. Üçüncü bir hayâ durumu da insanlardan hayâ etmektir. İnsanlara zulmederek, kendisini yanlışa düşürerek yanlış yapmayıp hayâ etmiş olur. Bir dördüncü hayâ çeşidi de insanın kendi kişiliğine karşı dikkatli olmasıdır. İnsan olarak, Müslüman olarak toplum içinde şahsiyetini yıpratacak işler yapmaktan hayâ eder ki bu bir kendi şahsiyetini kendin koruma anlayışıdır. Hayâ ve pısırıklık, ezilmişlik aynı şeyler değildir. Buna da dikkat edilmelidir. Hayâ hayatı kuşanmalıdır. Tartışırken, sinirli iken, açık veya gizli bir yerde iken, sevinç ve üzüntü anında, eli darda veya bollukta, zengin veya fakir durum ne olursa olsun hayâ kişiliğimiz ve tavrımız olmalıdır. Bu düzeyde ve sürekli bir hayâ için Allah’a ve ahiret gününe imanın aktif olması gerekir. Iman zayıfladıkça hayâ da zayıflayacaktır. Allah’ın nimetleri ve azabı, kudreti unutulmamalıdır. Allah’ın kulunu her an murakabe ettiği bilinmelidir. Hayâ açısından güzel örnek olabileceklerle beraberlik gerekir. Ve hayâ için kişinin nefsi ile sürekli bir mücadele içinde olması gerekir.
İSLAM İNANCI konusundaki diğer fetvalar
Ölüm sebebiyle bir insanın üzülmesi, hüzünlenmesi, kederli bir hâl alması normaldir. Hatta acısını açığa vurup sessizce ağlaması ve gözyaşı dökmesinde bir sakınca yoktur. Hz. Peygamber (s.a.s.) de oğlu İbrahim’in, kızının ve kızının çocuğunun vefatlarında gözlerinden yaşlar akıtarak sessizce ağlamıştır. (Buhârî, Cenâiz, 32, 43 [1284, 1303]) Bunun yanında Allah’ın takdirine karşı çıkmanın ve câhiliye döneminde olduğu gibi yaka-paça yırtarak ağlamanın doğru olmadığını da beyan etmiştir. Nitekim Hz. Peygamber’in (s.a.s.) küçükken vefat eden oğlu İbrahim’in ardından “…Göz ağlar, kalp üzülür, fakat Rabbimizin razı olmayacağı söz söylemeyiz.” (Buhârî, Cenâiz, 43 [1303]) buyurması, bu konuda müminler için bir örneklik teşkil eder.
İnsan, kaderinin ne olduğunu bilmemektedir. Dolayısıyla insana düşen Allah’ın verdiği akıl, irâde ve imkânlar çerçevesinde görevini en iyi şekilde yapma şevki ve gayreti içinde olmasıdır. Allah, ezelî ilmiyle herşeyi bildiği için O'nun ilminde ise bir değişiklik olmaz. Kaderin değişmesinden bahsettiğimizde insanın kendi irâdî fiillerini tercih ve yönlendirilmesini ifade etmiş oluruz. İnsan kaderini bilmediği için ve eylemlerini kendi irâde ve tercihi ile gerçekleştirdiğinden dolayı kaderi de böylece şekillendirmiş olur. Sadakanın belayı defedeceğini, sıla-i rahim yapmanın ömrü uzatacağını belirten hadisler işte bu anlamı ifade etmektedir. Bu durumda dahi Allah’ın ezelî ilminde bir değişiklik olmamaktadır.
Bir mümin ne kadar sıkıntı çekerse çeksin ölümü temenni etmemelidir. Çünkü sıkıntılar da ilahi imtihanın bir gereği olup sabreden insanlar büyük ecir kazanırlar. Hz. Peygamber (s.a.s.) bir hadisinde şöyle buyurmuştur: “Sizden hiçbiriniz başına gelen bir sıkıntıdan ötürü ölümü asla temenni etmesin. Şayet ölümü istercesine olağanüstü bir darlık içinde kalırsa, o zaman şöyle desin: ‘Allah’ım! Benim için yaşamak hayırlı olduğu müddetçe beni yaşat, benim için ölüm hayırlı olduğu vakit de beni öldür.” (Buhârî, De‘avât, 30 [6351]; Merdâ 19 [5671]; Müslim, Zikir, 10 [2680])
Berzah, sözlükte “iki şey arasındaki engel, perde ve ayırıcı sınır” demektir. Dinî ıstılahtaki karşılığı ise “ölümden sonra başlayan ve mahşerdeki dirilişe kadar devam edecek olan kabir hayatı”dır. “Onların önlerinde ise yeniden dirilecekleri güne kadar (süren) bir berzah vardır.” (el-Mü’minûn, 23/100) âyetinde geçen “Berzah” ile de kastedilen budur. Buna göre ölen herkes berzah âlemine girecektir.
“Âhir zaman”, dünya hayatının kıyamet kopmadan önceki son dilimi anlamında kullanılan bir kavramdır. İslâm inancına göre, âlemin başlangıcı olduğu gibi sonu da vardır. Ancak bu sonun ne zaman gerçekleşeceğini bilmek insanın bilgisi dışındadır. İnsanın ömrü gibi âlemin ömrünü belirleme hususundaki bilgi de Cenâb-ı Hakk’a aittir. Kur’ân-ı Kerîm’de bu gerçek şöyle dile getirilmektedir: “Kıyametin ne zaman kopacağını sana sorarlar. De ki: 'Onun bilgisi sadece Rabbimin nezdindedir. Onun vaktini kendisinden başka kimse açıklayamaz' ...” (el-A‘râf, 7/187); “Kıyametin ne zaman kopacağını bilmek, ancak Allah’a aittir.” (Lokmân, 31/34) Diğer taraftan Hz. Peygamber’den (s.a.s.)sonra elçi gönderilmeyeceği için ona “âhir zaman peygamberi”, ümmetine de “âhir zaman ümmeti” denmiştir. Bu anlamda biz âhir zamanda yaşamaktayız.