Fetva Meclisi
Soru
Hocam hayâ denince ne anlamalıyız? Sadece bir utanma ile açıklanması yeterli midir?
Cevap
Benzer fetvalar
Dinimize ait hususları sorup öğrenmek Allah’ın emridir. Kimse böyle bir emri kaldıramaz, yok sayamaz. Âlim de sorar cahil de. Sormak bir ilim vasıtası ise ilme muhtaç olan bir Müslüman neden sormasın. Yalnız şöyle bir durum dikkatimizden kaçmamalıdır: Müslüman’ın dinine ait meseleleri, magazin konuları gibi göreceği anlayış kesinlikle kabul edilemez bir anlayıştır. Öğrenmek ve amel etmek gayemiz olmalıdır. Bu gayenin kaybolması veya sulandırılması denebilecek tavırları bir ibadete karşı tavır olarak görmemiz gerekir. Âlimlerin uyardığı nokta bu noktadır. Soru sormayı menetmek diye bir durum yoktur, olamaz da. Sorulması anlamsız ve gereksiz soru örnekleri olarak şunları sayabiliriz: 1. Dinin emretmediği, varsayımlar üzerine kurulu, ekonomik ve sosyal değeri olmayan, Müslüman’ın işini düzeltmeyecek farazi meseleler, 2. Gayba ait olan yani Allah’tan başkasının bilmeyeceğine inandığımız ve hakkında ayet hadis olmayan konular, Bilmece türü meseleler, 3. Soranın ve cevaplayanın, onlara alaka gösterenin şüphesini oluşturabilecek konular, 4. İbadetlerin, emir ve yasakların gerekçesini irdeleyen, merak gidermenin ötesine gitmeyecek sorular, 5. Soru ve cevabı üzerinden bilgiçlik taslama, üstün gelme hazzını tatmin etme soruları, 6. Kur'an ve Sünnet’i irdeleyen, onlarda vesvese ve şüphe oluşturabilecek, alay ve eğlence meyilli sorular, 7. Selefi salihinin ağırlığını zedeleyebilecek sorular sorulmamalıdır.
Bu dünya hayatının belli kuralları vardır. Bunlara tabiat kuralları veya başka bir isim verilmesi sonucu değiştirmez; bu kurallar üzerinden biz ve diğer canlılar yaşıyoruz. İnsanların hataları ve isyanlarının yaşadığımız dünyaya ve buna bağlı olarak da hayatımıza olumsuz etki bıraktığını gözlerimizle de izleyebiliriz. İnsanların iyi olmasının hayatımızı etkileyen olumsuzlukları da iyileştirmeye katkı vereceği kesindir. Ne var ki bu iyi olma durumu bir iki kişinin namaz kılması ile sınırlı tutulabilecek kadar basit zannedilmemelidir. İnsanlık iyileşmeye doğru yön çevirmelidir ki toplu bir bereket ve iyileşme görülsün. Öyle veya böyle biz üzerimize düşeni yapar ve iyi olmaya gayret edersek en azından Allah katındaki sorumluluğumuz ve taşıdığımız vicdanımız için gerekeni yapmış oluruz. Bu da yarın ahirette azap çekmememizi sağlar biiznillah.
Meseleyi Kur’an-ı Kerim ile olan bağımızı ve Kur’an-ı Kerim gündemimizi her şeyden önde ve öncelikli tutmak olarak anlamak daha doğru olacaktır. Kur’an-ı Kerim Allah Teâlâ’nın kelamıdır. Yalnızca bu durum onun hayatımızda en önemli konu olmasına yetecek bir gerçektir. Herkes Kur’an-ı Kerim ile bağı kadar kıyamet günü kurtuluşa erecektir. Bu yüzden bir Müslüman’ın öncelikle Kur’an-ı Kerim ile bağını şu noktalar üzerinden sağlamlaştırması gerekir: Kur’an harflerini hakkı ile okuyup okumadığı. Harflerin mahreci, talim ve tecvit konusunda bir eksiğinin olup olmadığı. Bu durum muhakkak Kur’an hocasına test ettirilmelidir. Eğer bir eksiklik varsa bunu gidermek Kur’an-ı Kerim ezberlemekten de önce gelir. Müslüman’ın günlük/haftalık zikir olarak okuması gereken Nas suresi, Felak suresi, İhlas suresi, Âyete’l kürsi, Amenerresülü, Haşr suresinin son üç ayeti, Fatiha suresi, Kâfirûn suresi, Mülk suresi, Vakıa suresi, Secde suresi, Kehf suresi, Cuma suresi gibi surelerin ezberlenmesine öncelik verilmelidir. Kur’an-ı Kerim’i hayatına etki ettiren bir Müslüman olmak onu sadece ezberlemek ile meşgul olmaktan daha önde durur. Kur’an-ı Kerim ile gönderilen şeriatı yaşama gayreti içerisinde olmak onu ezberlemekten daha önceliklidir. Harama düşmeyecek, helali tanıyacak ve nafile gayreti olacak kadar şeriatı tanımak gerekir. Bu aşamalardan sonra Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellemin yatarken, kalkarken, evden çıkarken, herhangi bir musibet ile karşılaştığında vs. gibi durumlarda yaptığı zikirler ezberlenmiş olmalıdır. Sonra Kur’an-ı Kerim doyana kadar okunup ezberlenir. Mümin Kur’an-ı Kerim okumaya doymaz. Bu yüzden muhakkak her gün Kur’an-ı Kerim’den bir miktar okumak onun için bir ihtiyaçtır. Her gün okuyabildikten sonra da doyana kadar ezber yapma gündemi vardır. Kur’an-ı Kerim gündemi ile beraber elbette ki bize gönderilen dinin hadislerde nasıl olduğunu zihnimize yerleştirmek isteriz. Böyle bir durumda şu kadar ayet-i kerime şu kadar hadis diye belirtilen bir miktar yoktur. Müminin iman heyecanı neticesinde dinini daha iyi öğrenmeye ayıracağı vakit vardır. Bu heyecan önce Kur’an-ı Kerim’e, sonra hadisi şeriflere ayrılmalıdır.
Allah Teâlâ nimetler verirken hiçbir nimeti hesapsız ve sonuçsuz vermiyor; her nimet bir hesap ve imtihan çizgisi üzerinden gelir bize. İnternet ve ona bağlı oluşturulan imkânlar Allah Teâlâ’nın en güzel nimetlerinden biri olarak bize ulaşmıştır. Her nimet gibi bu nimetin de hesabı olacaktır. Ne kadar helal kullandığımız ne kadar lehimize veya aleyhimize çalıştırdığımız muhakkak sorgulanacaktır. İnsanlar interneti suçlayarak Allah’ın hesabından kurtulamazlar. Alkol tüketenlerin üzümü suçlaması kadar basit ve anlamsız bir suçlama da internetin insanları günaha sevk ettiğini söylemek olur. Evet, internet ölçümü yapılamayacak kadar büyük uçurumlar oluşturdu ama bu bir nimettir, her nimet gibi kullanılma şekline göre kâr veya zarar getirecektir. Ailelerin bozulma nedeni olarak interneti göstermeden önce iradelerimizin çürüdüğünden söz etmemiz daha isabetli olur. Allah’a sığınmak ve birilerinin helakine neden olan interneti bizim hidayetimizin artmasına vesile kılmamız gerekir. İnternet ve ona bağlı olarak kullanılan sosyal medya ve benzeri araçları kullanırken Müslüman olarak zihnimizde bulunması gereken uyarıları bir kırmızı çizgi niteliğinde görerek değerlendirebiliriz. Buna bağlı olarak: Allah’ın murakabesini yani kulunu sürekli denetlediğini hiç unutmayacaksın. Nerede olursan ol, Allah seni denetliyor, melekleri yazıyor ve her şey yarın önüne konacak. Yüzünü kızartacak şeyleri yazma, konuşma, görme, duyma! Bu kontrolü bir dakikalığına da olsa unutma ki, küçük bir delikten şeytan büyük bir çöküntü oluşturmasın. Gaflet bir saniyelik olur ama direksiyon ebediyen gidebilir elden. Gafletin ve yanlışın birazı olmamalıdır. Yazdığın, konuştuğun hakka destek için olmalıdır. Dolaylı da olsa batıla destek olacak işi söyleme, yazma. Bir kelime bile olsa batıla destek olacak söz olmasın arşivinde. Anladığın işi, konuyu yaz ve konuş. Her işten asla anlamazsın. Her işte ve konuda sözün olabiliyorsa sen boşsun, boşlukta bocalıyorsun demektir. Muhatap aldığın kişi, sayfa, hesap her ne ise senin seviyeni gösterecektir. Protesto etmek için bile muhatap alman sevine işaret eder. Seviyesiz, boş insanların senin muhatabın olması vakit israfıdır, prestij kaybıdır. Dikkat et. Âyet ve hadis yazarken konuşurken muhakkak önünde kaynağı olsun. Dini konularda âlimlerin dengi gibi olma. "Demiş…" ile din aktarılmaz. İşine bak, âlimler de işine baksın. Fitnecilerin, bidat ehlinin, demokratların, laiklerin bulunduğu yerde bulunma. Sonra melekler seni "onlarla beraberdin" diye görürler. “Tesebbüt” iyice incelemek öyle karar vermek Müslüman karakteridir. İnsanların iffetleri, onurları kutsaldır, bunu bileceksin. Kimsenin niyetini okuyarak, dışa vurmadığı kanaatini tahmin ederek konuşma, yazma. İnsanların şahıslarına saygılı olmamız gerektiği kadar küfür/şirk olmayan kanaatlerine de en azından sessiz kalmamız gerekebileceğini unutmayacağız. Yazarken ve konuşurken kullandığın kelimeler, mimiklerin, kullandığın sembollerin seni yansıtacak, düzeyini gösterecek. Bunu bilerek konuş ve yaz.
“Hayır ve şer Allah’tandır” demek, bunları yaratanın Allah olduğunu dile getirmektir. Bu ifade, Allah'tan başka yaratıcı olmadığını belirtmek ve vurgulamak içindir. Meselenin insana bakan yönü ise hayır ve şerri kulun cüz’î irâdesi ile tercih etmesidir. Bundan dolayı da insanlar iyi ve kötü bütün davranışlarından sorumludur. “Âmentü” esaslarında ifade edildiği üzere her Müslüman kadere, hayır ve şerrin Allah tarafından yaratıldığına inanır. Çünkü âlemde her şey O’nun irâde, takdir ve kudreti altındadır. Âlemde O’ndan başka gerçek mülk ve kudret sahibi, tasarruf yetkisi olan bir başka varlık yoktur. Ancak Allah’ın hayra rızası vardır, şerre ise rızası yoktur. Hayrı seçen kişi mükâfat, şerri seçen ise ceza görecektir. Şerrin Allah’tan olması, kulun fiilinin meydana gelmesi için Allah’ın yaratmasının devreye girmesi demektir. Yoksa Allah, kulların kötü fiilleri yapmalarından razı/hoşnut olmaz ve şerri de emretmez. Yüce Allah (c.c.), mutlak anlamda hikmetli ve düzenli iş yapan yegâne varlıktır. O’nun şerri yaratmasında da birtakım hikmetler vardır. Canlı ölüden, iyi kötüden, hayır şerden ayırt edilebilsin diye Allah eşyayı zıtlarıyla birlikte yaratmıştır. Ayrıca insana şer ve kötü şeylerden korunma yollarını göstermiş, şerden sakınma güç ve kudretini vermiştir. Dünyada şer olmasa hayrın manası anlaşılamaz ve bu dünyanın imtihan dünyası olma vasfı ve hikmeti gerçekleşemezdi. Şer, Allah’ın adalet ve hikmeti gereği veya kendisinden sonra gelecek bir hayra vasıta olmak ya da daha kötü bir şerri defetmek için yaratılmıştır. Allah’ın (c.c.) kudreti ile meydana gelen her işte gerek birey gerek toplum için birtakım faydalar bulunabilir. Bizim şer veya hayır olarak gördüğümüz her şey sonucu itibarıyla gördüğümüz gibi olmayabilir. Bir âyette bu husus şöyle açıklanmaktadır: “Umulur ki, hoşlanmadığınız bir şey sizin için hayırdır. Ve yine umulur ki, sevdiğiniz bir şey de sizin için şerdir. Siz bilmezsiniz, Allah bilir.” (el-Bakara, 2/216)
Önce şunu bilelim: Ahlâksız olmak matematiksel rakamlarla belirlenmiş bir değerlendirme değildir. Kiminde şu kadar kiminde de bu kadar bulunan ve genel olarak ahlâksızlık olarak ifade edilen bir olguya ahlâksızlık olarak puan verilmektedir. Bir insan tabiatındaki farklılıktan, ev ve çevre eğitiminin yanlışlığından, zulüm görmüş olmasından, ihtiraslarından, cahilliğinden, kendi ayıplarını bilememekten, kötü arkadaşların etkisinde olmaktan ve bütün bunların ana ekseninde imanı zayıf olmaktan ötürü ahlâk zafiyeti yaşayabilir. Dua ederek, iyi olmak için gayret ederek, iyilerle arkadaş olarak ahlâkını düzeltmeye muvaffak olabilir. Bu tespitten sonra aşağıda sayılanları özellikle Müslüman insanda bulunmaması gereken ahlâk zafiyetleri olarak bilebilirsiniz: Söz ve davranışlarda kaba, yıkıcı ve yırtıcı olmak. Tebessümü olmayan, asık suratlı kişilik sahibi olmak. Hemen sinirlenen, öfkesine hâkim olamayan kişilik sahibi olmak. Sürekli protesto eden, kınayan, ayıplayan, bağışlamayan biri olmak. Her çeşidi ile kibirli olmak. İnsanlarla alay etmek, eğlenmek, çirkin lakaplar takmak. Gıybet etmek, dedikodu yapmak. İkiyüzlü kişilik sahibi olmak. Suizan esaslı yaşamak. Sır yaymak. Yalan konuşmak, yalana aracı olmak.
Allah konusundaki diğer fetvalar
Allah ismi bizim imanımızın özüdür. Pastanın üzerine yazılması (Arapça harflerle veya Türkçe harflerle olması fark etmez) asla uygun bir iş değildir. En üst noktadaki mukaddesatımızı böyle şeylere alet edemeyiz. Pastanın üzerine lafza-ı celali yazmak bir dindarlık değildir. Basit bir taklit ve benzeşmektir. Bu benzeşmeye de dini değerleri alet etmek hatadır.
Allah Teâlâ’ya hamd etmek kulun hakkını vermekte zorlanacağı bir hakikattir. Kul becermeye çalışır, yapabildiğinin ecrini bulur. Allah Teâlâ ise bize hamdın niteliğini öğretecek şekilde bir hamd eder. Şunu bilmemiz gerekir ki, hamd dâhil olmak üzere ibadete taalluk eden kavramlar yüzeysel ifadelerle anlaşılmayabilir. Daha derin manaları ve dalaletleri bulunur. Kul, kapasitesini zorlayıp derinlere indiğinde kendine ve imanına zarar vermiş olabilir. Allah Teâlâ hakkıyla onu hamd etmeye bizi muvaffak kılsın.
İnşaallah bundan ağır bir vebal oluşmaz ancak mukaddesatımıza ait isimleri, kullanımları aslına uygun olarak yapmamız gerekir, bunu da bilelim.
Bunu hatıra olarak çantasında saklasa daha bereketli bir iş yapmış olursunuz.
Rabbimizin isimlerinden olan LAFZAYICELAL bir Arapça kelimedir. Başında bulunan elif harfinin Arapçada olduğu gibi aynen Türkçe ile söylenmesi ve yazılması mümkün olmayabilir. Yaygın olarak ALLAH şeklinde söylenip yazılmaktadır. Yakın yıllara kadar Osmanlı döneminde yetişmiş bazı hocaefendiler ise özellikle ELLAH şeklinde söyleyip yazıyorlardı. Yazıda bir harf farkı gibi duran bu farkı sözlü telaffuzda bir harf farkı kadar farklı görmenin zor olduğunu zannederiz. Yaygın olan A seslendirmesinde de E seslendirmesinde de sakınca olmaz biiznillah.
Bu ve benzeri konularda onlarca cilt kitap yazılmıştır. Onlarca da fırka oluşmuştur etrafında. Asırlardır tartışılmaya devam etmektedir. İlk günkü bakış farklılıkları ve derin anlama sıkıntıları ağırlaşarak devam etmiştir. Tek bir kelime üzerinde söz birliği sağlanamamıştır. Tek bir kelime! Bu birinci hakikat. İkinci hakikat: Sahabeden hiçbiri bu konuları merak edip uykusuz kalmamıştır. Duyduklarına iman edip yollarına devam ettiler. Üçüncü hakikat: Sahabeden sonraki nesiller pek merak saldılar bu ayrıntılara. Araştırdılar, tartıştılar, ayrıştırdılar. Dördüncü hakikat: Sahabe, Allah onlardan razı olmuş olarak gittiler bu dünyadan. Sonraki nesiller ise birbirlerini tekfir ederek, kendi düşüncesini uymayanların kuyusunu kazarak gittiler neredeyse. Beşinci hakikat: Bugün, içinde boğulduğumuz dünya sorunları ve dinimize dair kaybettiklerimize bu ve benzeri meselelerin çözümünün ne katkısı olacak? Sadece mü'minler arasındaki mesafeyi derinleştirecek! Farzı ayın olmayan bilgi üzerinde harcadığımız vakitler bizi farzı ayın görevlerimizden alıkoyuyorsa bu bir kayıptır. Lütfen bu açıdan da bakınız konuya.