Fetva Meclisi
Soru
Hocam Nur Suresi 31. ayetteki “Müslüman kadınlara söyle” ifadesi cariye olan Müslüman kadınlar için de geçerli mi yoksa sadece hür Müslüman kadınları mı kapsıyor? Sormamın sebebi dört mezhep görüşünde cariyenin avret yerinin erkek avret yeri gibi sayılması ya da buna benzer farklı görüşlerin olması. Şu an cariye statüsü yok ama cariye Müslümansa başını, kollarını örtmesi gerekiyor muydu, ya da örtmesi iyi mi olur yoksa cariye olduğu bilinsin diye örtmemesi mi gerekiyor? Bu durum tesettürle mi yoksa hürlükle mi alakalı ya da hürlerin tesettürüyle mi alakalı? Cariyeler için hürler ölçüsünde tesettür farzı söz konusu değil mi? Bu durum kafamı karıştırdı, net bir bilgi de bulamadım. Ahzab Suresi cilbab ayetinin Diyanetin de kullandığı tefsirinde cilbabın geçici tedbir olduğuyla ilgili ifadeler mevcut. Cariyelerin cilbab giymesinin belli bir dönem yasaklanması, cilbabın hür olanlara mahsus olduğunu mu gösterir? Nur Suresi ayeti zaten tesettürü emrediyor, o halde cilbabın tefsirde ifade edildiği gibi belli bir döneme ait olduğu söylenebilir mi? Cariyeler tesettürlü olmak isterse hürler yüzünden tesettürü engellenebilir mi, cariye de olsa onlar da kadın sonuçta. Geçmiş konu gibi duruyor ama yine de sormak istedim.
Cevap
Benzer fetvalar
Elbette kul olarak erkekler de dinlerinin emrettiği gibi giyineceklerdir. Erkekler için de bir kıyafet kuralından söz edilebilir. Bu konuyu şu şekilde derleyebiliriz: Erkeğin avreti kadının avreti gibi değildir. Tesettür avreti örtmek olduğuna göre erkeğin örteceği avreti kadınınkine göre daha az olur. Giyimde asıl olan mubah olmaktır. Bu şu anlama gelir: Temel kural olarak kimin ne giyeceği konusunda renk, şekil kuralı yoktur. Kadın ve erkek için tesettür vardır. Bu sağlandıktan sonra temel şart yerini bulmuş olur. Erkeklerin ipek ürünü bir şey giymeleri haramdır. Erkek de olsa avreti teşhir eden şeffaf bir kıyafet giyilemez. Müşrik ve kâfirlere benzeşme nitelikli bir kıyafet giyilemez. Erkeği kadına benzeten bir kıyafet giyilemez. Şöhret getiren yani gözleri kendisine çeken zıt ve aykırı bir kıyafet giyilemez. Yöre açısından tamamen farklı duruma düşürecek bir kıyafetin giyilmemesi tavsiye edilir. Mesela Arap kıyafeti olarak bilinen bir kıyafeti sünnete daha uygun olsun diye giymek güzel olabilir ama toplumun aykırısı duruma düşürüyorsa ve toplumdaki kıyafet de haram bir kıyafet değilse o giyilmemelidir. Bu ayrıntıların dışında helal olan, sağlığa zarar vermeyen bir kıyafet erkek kıyafeti olarak giyilebilir.
Güzel olanı sevme ve güzel görünmeye çalışma duygusu da insanın fıtratında olan doğal bir durumdur. Dolayısıyla dinimiz duygularımızı köreltmek değil kontrol altına almamızı ister. Çünkü güzellik ve güzel görünme arzusu kadın için doğal bir durum olduğu gibi aynı zamanda mü’min hanımefendinin imtihan noktasıdır. Süslenmenin fıtrata uygun olanı normaldir ama bunun için belli şartlar gerekmektedir. Kadınların güzellik ve çekiciliklerini uygun olmayan yerlerde sergilemeleri, süs ve eylemleriyle dikkat ve ilgi çekmeleri haram olan bir husustur. Bu da kadının fıtrattan olan şeyi uygun ortamda kullanmaması sebebiyle anormal bir hal almaktadır. Buna Kuranımızın dilinde “teberrüc” denmektedir. Ahzab Suresi 32-33. Ayet kerimede: “…daha önce Cahiliye döneminde olduğu gibi açılıp saçılmayın…” ayetleriyle kadının koruması gereken alanların kapsamının neler olduğu daha net anlaşılmaktadır. O halde bu kapsam sadece makyaj yapmak değildir. Teberrüc: Müslüman kadının kendi bedenini ve Müslümanlık değerlerini yabancı erkeklere karşı teşhir etmesidir. Büyük günahlardandır. Aileyi sarsmak, şehvet ortamını kışkırtmak gibi tehlikeleri de beraberinde getirebilmektedir. Bu yüzden kadının sakınması gereken önemli bir husustur. Yine Nur Suresi 31. Ayeti kerimede: “(Yüz ve el gibi) görünen kısımlar müstesna, zînet (yer)lerini göstermesinler. …kimseye süslerini göstermesinler...” Kadının mahremiyeti ile ilgili hususlar bu ayeti kerimede de uzunca belirtilmektedir. Yani teberrüc kapsamına giren şey; bazen makyaj da olabilir. Bazen yürüyüş, bazen dikkat çekici konuşma, bazen kendisine baktırtan bir çanta, ayakkabı, bazen de takı… Tesettür adı altında bol bir kıyafet dahi dikkat çekici ve kadını daha şık ve bakılır yapıyorsa bu da teberrüc kapsamına dâhil edilebilir. Kadının fıtratında olan doğal süslenme ihtiyacı, “sadece ve nasıl olursa olsun” tatmini arayacak ve süslenip teşhir etmesine sebebiyet verecekse artık helâl sınırı aşılmıştır ve haramın da sınırı yoktur. Bu yüzden eğer dikkat çekici takı, yüzük, bileklik vb. tekrar tekrar bakılmasına sebebiyet verecekse bunlar da haramdır. Dolayısıyla sorduğunuz sorudaki gibi makyaj yapmak gibi takı takmak teberrüc kapsamına giriyorsa arasında bir fark yok demektir. Tedbirli olmak adına eğer kişiyi tehlikeye götürecekse, kendisini fitneye sürükleyecekse tedbirli olmasında fayda vardır. Ayrıca nişan, evlilik yüzüğü gibi takılar dikkat çekici olmadığı takdirde takılabilir elbette. Kadının göstermesi caiz olmayan bölgeye dışarıdan koyduğu ziynet eşyası o bölgenin hükmünü taşır. Mesela parmağı açık olabileceği için yüzüğü de açıkta olabilir. Bilezik bölgesi haram bölge olduğu için bileziği açıkta olmaz. Evet, bilezik bölgesinin haramlığı ile bileziğin açıkta olmasının haramlığı aynı değildir ama bu bir algı ve teslimiyet meselesi olarak kabul edilmelidir.
Tesettür, kadınlar için kıyafet açısından kullanılan bir kavram. Tesettür, kadının vücudunu örtmesi anlamında kullanılıyor. Çünkü tesettür Allahu Teâlâ’nın dininin avret olarak bize bildirdiği beden bölümlerinin gizlenmesi anlamına geliyor. Kadın için de yüz, el ve topuktan aşağısı ayaklar hariç her yer avrettir. Avretin örtülmesi Allah’ın emridir. Bir seçenek, tercih falan asla değildir. Allah emrettiği için tesettüre girilir. Kadınların tesettürü, güzel giyinmeleri değildir. Tesettür asla moda olamaz. Tesettürün kendisi de tesettürü gerektirecek hale gelirse Allah’ın maksadı ve emri gerçekleşmiş olmaz. Tesettürden maksat, yani özellikle kadının örtünmesinin istenmesi, yabancı gözlerin dikkatinden uzak kalmaya yöneliktir. Yani bir erkek bir kadına gözü iliştiğinde onun kadınlığıyla ilgili boyutu anlamıyor olması, hissetmiyor olması gerekiyor. Eğer tesettür, kadının üzerindeki cazibeyi artırıyorsa, bunun adı çarşaf bile olsa Allah’ın emrettiği tesettür diyemeyiz ona. Çünkü tesettürdeki ölçü; çarşaf, manto, pardösü, şalvar, herhangi bir şey değildir. Allah’ın emri çarşaf veya manto olarak isimlendirilemez. Allah, tesettürü emretmiştir. Tesettür, kadının erkeğin gözünden korunmasıdır. Bunu çarşaf sağlıyorsa Allah çarşafı emretmiştir, bunu pardösü sağlıyorsa Allah onu emretmiştir. Bunu herhangi bir yöresel kıyafet sağlıyorsa Allah bunu emretmiştir. Ama bir kadın, mesela çarşaf en yaygın kıyafet olarak tesettür kıyafeti bilindiği için çarşafı zikrediyorum, çarşaf giydiği halde vücut organları, dikkat eden bir erkeğin gözünde belli olacak kıvamda ise, gerek inceliği, şeffaflığı acısından ve gerekse darlığı açısından rüzgârlı bir yerde çarşafın aldığı şekil yüzünden vücut organları teşhir edilecek halde bulunuyorsa buna tesettür diyemeyiz. Tesettür adıyla kullanılmış kıyafet diyebiliriz. Veya bir başörtüsü, renginden, üretimindeki teknik özelliklerden dikkat çekiyorsa bunun adı tesettür değildir. Çünkü Allah Teâlâ’nın emrettiği başörtüsü veya çarşaf veya ayakkabı modeli değildir; kadının gizlenmesidir. Kadının erkeğin gözünden korunmasıdır. Bu, renk baskısıyla veya zorlamalarla daha cazip hale geliyorsa bunu tesettür olarak adlandıramayız İslam’ın, “şu kıyafet olacak, başkası olmaz diye” verdiği bir isim yoktur. Çarşaf da bu kuralın içindedir. Yani çarşaf, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellemin, Kur’an-ı Kerim’in, “başkası olmaz, illa bu olacak” dediği bir kıyafet değildir. İslam, ölçüler koymuştur kadın için. Ama zorunlu kıyafet belirtmemiştir; bu hükmü böyle koyalım. Şart olan yanınızdan geçen bir erkeğin sizin hakkınızda bir bilgi sahibi olmayacağı, sizin bedeninizin bir ayrıntısını izleyemeyeceği bir şey giymenizdir. Bunu pantolon sağlıyorsa mesele yoktur. Pantolon isminden dolayı yasak olmaz. Teşhir ettiği için mesela bacaklara ait ayrıntıyı gösterdiği için yasaktır. O olmuyorsa zararı da olmaz. İçeride veya dışarıda, iç kıyafet dış kıyafet fark etmez, durum böyledir. Kadınların giyimlerinde RENK kaydı yoktur. Evet, siyah renk ağırlıklı tercih gibi bilinmektedir. Fakat siyah şartı yoktur. Ölçü şudur: Kadın, yabancı bir erkek tarafından çekici bulunmayacak! Bunu temin eden siyah ise siyah gereklidir, beyaz ise beyaz gereklidir. Siyah, kadın için zorunlu bir renk değildir. Dış kıyafeti kastediyoruz tabi. Siyah, süslenmeye ve ziynete en uzak renk olduğu için genelde Müslüman kadınlar siyah giyinmeyi dışarıda uygun bulmuşlardır; uygun da bir tercih yapmışlardır. Renk üzerinden değil kıyafetin tesettürü sağlayıp sağlamaması üzerinden bu meseleye bakarız. Mesela bazı Afrika ülkelerinde kadınlar beyaz giyiniyorlar. Doğal, coğrafya şartları gereği de bu zorunlu oluyor. 1000 kadından 3 tanesi siyah giyinse orada bu siyah dikkat çekeceği için sorunlu renk hâline gelir, zorunlu değil sorunlu bir renk hâline gelir. Dolayısıyla kadınlar için “siyah” diye bir şart yerine “tesettür” diye vazgeçilmez bir şart kullanıyoruz. Tesettürlü Müslüman hamının vakarını koruma siyaseti ise şöyle olmalıdır: - Yüzde yüz tesettür içinde olalım. - Tesettürümüz kendi başına bir ziynet olmasın. - Teşhir için kendimizi zorlamayalım. - İlgiye iltifat etmeyelim. - Artı bir ilgi sebebi çıkarmayalım.
Allah'a kul olmak, nefse ağır gelen bir imtihana hazır yaşamak demektir. Şeytan, Allah'ın kulu olmaya çalışan her mü'min erkek ve kadının içinde bulunduğu hayat üzerinden kıyaslar yaptırarak yıpratmaya çalışır. Neticede moralsiz, keyifsiz ve her gün biraz daha gergin mü'minlerdir hedefi. Sizin de ifade ettiğiniz gibi Rabbimiz mü'min kadınlara tesettürü emretmiş, mü'min erkeklere de kadınların tesettür imtihanı gibi onların zorlanacağı başka konular üzerinden imtihan etmektedir. Her cins kendi yaratılmış olduğu fıtrat, duygusallık ve anlayış üzerinden sınanmaktadır. Size ağır gelen bir emir bir başkasını zorlamazken onu da zorlayan bir başka konu olacaktır. Siz bugün tesettür üzerinden zorlandığınızı ifade ediyorsunuz bir başka mümin Rabbimizin başka bir emri olan mesela namaz üzerinden zorlanmaktadır. Her zorlandığımız konuda Rabbimize sığınmaya, daha iyi kul olmak için adımlar atmaya ihtiyacımız vardır. Kendi kendimize hak vererek yol aldığımızda haklı olmuş olmuyoruz. İrademizi Hakka, doğruya göre yönlendirdiğinizde ise kalp rahatlığı ile yaşıyoruz. Tesettür konusu şu an sizin imtihanınız. Buna sabretmeniz, nefsinizle mücadele etmeniz, Rabbinizden yardım istemeniz bir sonraki imtihanınızla karşılaştığınızda sizi daha güçlü bir irade sahibi haline getirecektir. Sabredin, Çevrenizi sizin kıyafetinizi benimseyenlerden oluşan bir çevre ile değiştirin, Başınızdakine takılı kalıp da kilitlenmeyin. Sürekli kendinizi geliştirin. Boşta kalmayın Kur'an Kerim okuyun, ilmihal öğrenin. Sohbet meclislerine katılın. En çok da iradenizi gösterin.
Erkekler ve kadınlar hepimiz Allah’ın kullarıyız. Allah bir hususta erkek/kadın ayrımı yapmadıkça bizim öyle bir ayrım yapmamız asla doğru olmaz. Allah erkeği ve kadını kulu olarak görüyor. Biz de birbirimizi “Allah’ın kulları” olarak görmeliyiz. Bu bir denge çizgisidir. Bu çizgide Allah’ın rızası vardır. Çizgi dışında da şeytanın rızası vardır. Kur'an’da emredilen ve yasaklanan ne varsa erkekler kadar kadınlar da ona muhatap olurlar. Ancak Allah Teâlâ ve elçisi, “kadın hariç” gibi bir ayrıntı getirirse o zaman o konu erkeğe mahsus sayılır. Âl-i İmran suresinin 159. âyeti Peygamber aleyhisselama “onlarla istişare et” diye emretmektedir. Âyette geçen “onlar” mü'minlerdir. Mü'minler ise erkekler ve kadınlardan oluşmaktadır. Allah kullarını farklı görmedikçe kullar kendileri farklılıklar oluşturamazlar. Kadınlarla istişare etmeyi yasaklayan açık bir nas/bilgi yoktur. Başta Ashab-ı Kiram olmak üzere tarihimiz, aklı ve görüşü ile ufuk açmış kadınların örnekleriyle doludur. Müslüman kadınların Müslüman topluma katkısını ne toplum olarak ne de en küçük birim olan aile olarak ihmal edemeyiz. Bunun sakıncası bütün topluma mal olur. Ahzab suresinin otuz beşinci âyeti adeta dinin bir erkek dini olmadığını bir defadan daha fazla kere tekrar etmektedir. Hadis kitaplarını incelediğimizde Peygamber aleyhisselamın kadınlarla istişare ettiğini ve görüşlerine değer verdiğini görürüz. Sıradan bir kadın bile onu bir kenara çekip derdini anlatabiliyor ve o da ona itibar ediyordu. Ondan sonraki Raşid halifeleri de onun bu sünnetini ihya ettiler. Ashab-ı Kiram, Peygamber aleyhisselamdan sonraki dönemde tıkandıkları konularda Aişe radıyallahu anhaya gidiyorlardı. Tabiin büyüklerinden İbn-i Sirin, Ömer radıyallahu anhın kadınlarla istişare ettiğini ve hoşuna giden görüşlerini aldığını haber vermektedir. Sahabe kadınlarının görüş belirtmekten sakındıklarına dair bir bilgi kitaplarımızda mevcut değildir. Bugüne kadar bu ümmetin içinde bir âlim, sadece kadın olduğu için aktardığı bilginin reddedildiğine dair bir dedikodu dahi olmamıştır. Binlerce hadis kadınların dilinden bize ulaşmıştır. Peygamber aleyhisselamın sözlerini aktarma hakkı olan kadınların diğer bilgilerde istişare edilemez olmasını söylemek mümkün değildir. Ümmü Seleme annemizin Hudeybiye Sulhu esnasındaki istişaresinin ne kadar mübarek olduğu da ayrı bir örnektir. Biz mü'minler olarak yaşam tarzımızı Allah’ın razı olacağı şeyler üzerine belirledikten sonra onu söyleyenin ne erkek olmasını ne de kadın olmasını önemsemeyiz. Allah’ın rızası esastır, onun şeriatı çizgimizdir. Kadın da söylese o bizimdir. Çizgi dışındakini erkek bile söylese değeri yoktur. Özellikle aile içi meselelerde kadınların görüşlerine itibar edilmesi hadislerdeki uygulamanın gereğidir. Peygamber aleyhisselam efendimiz, kız çocukları konusunda kadınlara danışılmasını emretmiştir. (Ebu Davud, 2095) Bazı kaynaklarda kullanılan “onlara danışın ama dediklerini yapmayın” şeklindeki ifade hadis olarak batıldır, aslı yoktur.
Selamünaleyküm. Orada tıbbî bir nedenle bulunuyorsanız sakıncası yok. Bunun dışında bedeninizi açmayın, dar giyinmeyin, başkaları ile sürtünme olmasın. Müzik için de kulaklık kullanın, lanetle iç içe olmayın.
ahzab konusundaki diğer fetvalar
Kur'an'ımız hep günceldi, güncellenmesi gereken bir bölümü yoktur. O ayetler, Resûlullah sallallahu aleyhi ve selleme ilk iman eden nesle ve yakın ailesine hitap etmektedir. Bu birinci noktadır. İkinci nokta ise şudur: O ayetlere muhatap olanlar neticede KUL idiler. Kul da hata edebilir kimliğin sahibidir. O ilk muhatap olanlardan hata eden oldu, etmeyen oldu. Ayetler onlara genel olarak hitap etti. Üçüncü nokta da şudur: Onlar KUL idi. Bu hitaba muhatap oldular. Kıyamete kadar KUL ortak paydasından onlarla buluşan herkes bu ayetleri kendine hitap ediyor bulacaktır, bulmak zorundadır.
Bu hüküm Ahzab suresinin otuz üçüncü ayetinden gelmektedir. Âyet, Peygamber aleyhisselamın hanımları olan annelerimize ve onların üzerinden de bütün mü'min kadınlara hitap etmektedir. Âyetin meali: “Evlerinizde kalın ve eski cahiliyede olduğu gibi açılıp saçılmayın.” şeklindedir. Âyet, çok açık bir şekilde cahiliye dönemi kadını ile iman etmiş kadın arasında bir farkı öne çıkarmaktadır. O fark şudur: Cahiliye kadını, ölçüsüz bir şekilde evinin dışında bulunabilen kadındı. Müslüman kadının ise bu ölçüsüzlüğe kapılması mümkün değildir. Müslüman kadının adresi ve merkezi evidir. Bu ev olma durumu dışarı ile bağlantı kuramama gibi bir sonuca götürmez. Dışarının sürükleyen etkisinde kalmamasına yönelik bir tedbirdir bu. Kadının merkezi evidir. Evinden hayatı sürdürür. Evden çıkamaz sözü ile “evi merkezidir” arasında ciddi farklar vardır. Bu farklardan birini kadının camiye beş vakit namaza gitmesi ile alakalı konuda görebiliyoruz. İslam fakihleri caminin onca ağırlığı ve önemine rağmen kadının namaz kılmak için camiye gitmesini serbest bir konu gibi görmemişlerdir. Özellikle genç kadınların ve tedbir açısından dikkatsiz davranabileceklerin camiye giderek kazanacakları muhtemel sevap ile ev merkezini kullanarak kazanacakları sevabın aynı olmadığını hadislere dayanarak belirtmişlerdir. Konuyu basit bir birey hakkı gibi gören anlayış bunu idrak edemez. Dinimiz kadını bir birey olarak değil insanın aslı, hayatın dengesi olarak görmektedir. Bunun için de kadının cami bağlantısına yasak getirmemiş olsa bile sınırlamalar getirmiştir. Yoksa kadın evinin kölesi gibi değildir, evinde hâkimdir ve özgül ağırlığa sahiptir. Kadının ev ağırlıklı bir hayat yaşaması Allah’ın açık bir emridir. Yaşanan çağın fesadından etkilenerek buna itiraz etmek, teslimiyet mantığında arıza bulundurmak demektir. Esasen kadın da bilir ki evden uzaklaştıkça kaybeden odur. O evden uzaklaştıkça şeytanlaşmış gözler ve akıllar için daha kolay bir tuzak olabilecektir. Bu nedenle ümmetimizin geçmişinde ağırlıklı anlayış, kadının evinde sultan olması anlayışıdır. Anneliği ve eş olması penceresinden bakıldığında da bu ince ölçü daha iyi anlaşılır. Kadın, gerekli hassasiyetlere dikkat ederek evinden çıkıp gayet tabi eğitim alabilir, ticaret yapabilir, ziyaretlerde bulunabilir. Onun için yapılması mübah olan hangi iş varsa o işi görmek için evden çıkmasında sakınca vardır diyen bir ilim adamı olmamıştır. Sakınca ölçünün kaçmasında ve adeta kaş yaparken göz çıkarılmasındadır. Sokağın fasit görüntüsünün zihinlere, oradan da ev hayatına yansımasıdır. Kadının çıkıp bir işte çalışması da böyledir. Çalışabilir. Ailesi veya eşinin de uygun gördüğü, imanı ve ahlâkı açısından risk taşımayan bir işe neden gitmesin? Ama bu işi yaşadığımız zamanda hangi kadın bulmuş ve garanti etmiştir? Bu sorunun adil bir cevabı aranmaktadır. Kazanılan prestijler, mallar, diplomalar ve kaybedilen aile saadetleri arasındaki dengeyi ölçmek ve bir kâr-zarar tablosu çıkarabilmek için insanlığın biraz daha aile kaybetmesi gerekiyor anlaşılan. Allah yardımcımız olsun.
Dinimizi Yahudi’den de içimizdeki cahillerden de korumamız gerekir. Yarın birisinin çıkıp GÜNEŞ ÜÇGENDİR demesi kadar abes bir sözdür bu. Ayetteki emanet genel olarak Allah’ın emir ve yasaklarıdır. Anne baba konusu da bunlardan biridir. Âyetler ile bu şekilde rahat yorumlar üzerinden oynamak tehlikelidir. Uzak durmanızı tavsiye ederiz size.