Diyanet Fetva Kurulu
Soru
DNR gibi ileriye dönük talimatların veya tıbbi vasiyetin dinen geçerliliği var mıdır?
Cevap
Benzer fetvalar
Dengeli yaşamakla kastedilen tercih yapma durumunda kalınca EN DOĞRU, EN YARARLI olanı tercih etmektir. Şöyle bir tercih sıralaması yapabiliriz: Allah’ın kati olan emir ve yasakları arasında tercih gibi bir durum olamaz. Ne emretti ise o yapılır ne yasakladı ise ondan kaçınılır. Yararlı olanlar arasında ise en yararlı olan tercih edilir. Daha kapsamlı olan, daha etkili olan, kalıcı olan gibi sebepler öne çıkarılır. Zararlılar arasında da tercih yapılma durumunda kalındığında aynı şekilde daha az zararlı olan tercih edilir. Yararlılar ve zararlılar arasında tercih yapılacağında da yararlıyı direk almamız gerektiği halde bazı zaruri durumlardan ötürü aslında yararlı olan tercih edilmeyebilir. Farklı ayet ve hadislerin ışığında âlimler böyle bir tercih durumunu hoş görmüşlerdir. Böyle bir tercih durumunda adil olma, serbest alan dahilinde kalan daha kolay olanı alma, fayda ve zararı dengeleme, yararlı olanı bir sonraki basamağa alarak tamamen ortadan kaldırmama, yararı sadece maddi olarak görmeyip maddi/manevi bir dengeleme yapma gibi prensiplere dikkat edilir.
Böyle bir tespit isabetli olmaz. Dışarıdan izlendiği kadarıyla, Kâ’be etrafında tavafın güvenlik/sağlık gibi nedenlerle geçici olarak engellenmesi tabii görülmelidir. Tabiki yöneticilerin niyetini Allah bilir. Bu durum tarihte ilk değildir. Evet, yaygın olmayan bir durumdur ama ilk değildir. Bunu kıyametle ilişkilendirmek yerine insanoğlunun isyanı sebebiyle yer yüzünün afetler diyarına dönmesinin sebep ve akıbetleri üzerine kafa yormak daha doğru olur. Corona virüsü veya benzeri salgın bir hastalık, Müslüman doktorların ve bilim adamlarının tespitleri doğrultusunda umre ve haccın geçici bir süre yasaklanmasının sebebi de olabilir. Böyle bir uygulama biiznillah sakıncalı değil, aksine Müslümanların menfaatine, insanlığın lehinedir. Dinin maksadına daha yakın bir uygulama olacağını umarız. Allah Teâlâ ümmetimizi ve insanlığı benzer afetlerden muhafaza buyursun.
İslam akıl dini değildir; akıllıların dinidir. Biz, Allah’ın hükümlerini aklımızın süzgecinden geçirip puanlama yapma durumunda olamayız. Aklımızı o hükümleri daha iyi anlama ve sonuçları düşünmede kullanırız. Allah’ın hükümleri dışındaki işleri ise, aklımızın süzgecinden geçirir, uygun veya değil deriz. İslam, teslim olmanın adıdır. Tesbihat ve benzeri konulardaki rakamlar, bir ayet veya hadise dayalı olarak yapılmıyorsa, o rakamların bir bağlayıcılığı yoktur. Otuzu ile ellisi aynıdır. Eğer ayet ve hadisten birinin emri veya tavsiyesi olarak yapılıyorsa, o sayı, yapılan işin kendisi kadar önemlidir. Otuz üç dendiyse, ne otuz iki ne de otuz dört bir anlam ifade etmez. Deneni yapmak ve denenle sınırlı kalmayı benimsemek aynı anlamda ciddiyet ve teslimiyet göstergesidir. Kanunlara bağlılıkla, ilahi emirlere bağlılık arasında böyle bir fark vardır. Bazı kanunları vatandaşlar benimsemez; kanuna uymayanın düşeceği cezalı duruma düşmemek için, benimsemeden ve zevk almadan o kanuna uyar. Müslüman, Rabbinin emrine itaat ederken böyle değildir. Sadece kendisine emredilene bakar. O, emredileni içeriğini beğendiği ve faydalı gördüğü için değil, emredeni sevdiği için yapar. Bunu vergi ile zekâta uyarlayabiliriz. Vatandaşlar vergiyi, en küçük limitlerle hesap eder ve son gün ödemeye çalışırken zekâtın en asgarisini soruşturmazlar. Elbette buradaki incelik, emreden makamın niteliğinden kaynaklanmaktadır. Emreden Allah ve Resûlü olduktan sonra, emre konu olan şeyin niteliği tahlil bile edilmez. Nitekim şehadete teşvik edilen noktalarda hiçbir sahabi Resûlullah sallallahu aleyhi ve selleme, ‘neden öleceğini, ölmek yerine başka bir bedel ödese kabul edilip edilmeyeceğini’ sormamıştır. En soğuk ve en ürkütücü kelime olan ölüm bile Allah ve Peygamber’i isteyince sempatik olmuştur. Bazı ibadetlerdeki sayılar konusunda bilgimiz olabilir. Bu bilgimiz bizim sadece daha şevk ve heyecanla o işi yapmamızı sağlar. Bağlılık ve edamıza etkisi olmaz, olmamalıdır. En yakın örnek olarak namazların rekât sayısını inceleyebiliriz. Hiçbir namazın neden kaç rekât kılındığını bilmiyoruz. Biri iki, diğeri dört, öbürü üç rekât kılınıyor. Asırlardan beri bir Müslüman çıkıp, akşam namazının üç rekât olması, namaz ahengimi bozdu veya iki rekâtlı sabah namazı daha zevkle kılınıyor gibi bir safsataya düşmemiştir. Neden akşamın üç, sabahın iki rekât olduğu ile ilgilenen olmadı. Namaz kılmada eksiği bulunanlar bu tür hikmetleri kurcalamayı beceri zannetmişlerdir. Benzer bir durum da Kâ’be’nin tavafında vardır. Neden yedi rakamı tavafın esasıdır? Filanca yedi defa döndü de ondan, gibi söylemler, bilgi olarak doğru olsa da bizi bağlama bakımından önemli değildir. İslam, teslim olmaktır. Müslüman teslim olandır. Bu teslimiyet de gönülden ve severek olur. Rabbimizin rızası için ne yaparsak ondan lezzet almaya çalışır, portakalın kabuğunda hikmet ararken suyunu gömleğimize akıtmayız.
İnsan sağlığı ile ilgili ilaç ve uygulama araştırmalarında insanların üzerinde deney yapılması her ne kadar ‘insana hizmet’ ekseninde dönüyor olsa da ‘sakıncası yok’ şeklinde tanımlanamaz. ‘Sakıncası yok’ çizgisi ile ‘mümkün değildir’ çizgisi arasında şeriatımızın temel prensipleri doğrultusunda şöyle bir tespit yapılabilir: a- İnsanlık bugüne kadar geliştirdiği ilaçlarda ne yazık ki mahkûmlar, savaş esirleri, paraya muhtaç fakirler üzerinde bedeli ağır deneyler yapmıştır. Sesi çıkmaz insanlar üzerinden diğer insanların sağlığı düşünülmüştür. Gariplerin servet sahiplerine yem edilmesi şeklinde gelişmiş olan bu süreç kabul edilebilir değildir. Yapılan işin ne olduğunu bile bilemeyecek durumdaki insanların kobay olarak kullanılması ilaç şirketlerinin kara lekesi olarak kalacaktır. İnsanı insana kurbanlık koç olarak feda etmenin dinimizce kabul edilirliği olamaz. b- Sonunda denek olarak kullanılan insanın öleceği kat’i olarak bilinen bir deneme ‘diğer insanlara yarar felsefesi’ üzerine kurulu olsa da caiz olmaz, öyle bir deney kat’i haramdır. Hiçbir insan başka bir insanın kurbanı değildir bu dünya hayatında. Söz konusu kobay insanın bunu kabul etmesi bile haram olmayı değiştirmez. İnsanın kendi bedenini veya bir organını feda etme hakkı yoktur. c- Üzerinde deneme yapılan kişinin aklını yitireceği kat’i olarak bilinen bir deney ve çalışma da hiçbir insanda yapılamaz. Zira insanın aklı insan gibidir. Aklın yitirilmesi Allah’ın teklifine muhatap olma kabiliyetinin yitirilmesidir. Hiçbir insanın aklı bazı ileri akıllılara harcanabilecek bir nimet değildir. d- İnsanı ayakta tutan organlardan birini kaybedeceği kat’i olarak bilinen bir deney için de caiz olma yönü yoktur. e- Reşit olmayanlar üzerinde yapılacak deneylerde 'insanlığın başka hiçbir çaresi kalmamış' olma gibi çok yüksek bir hassasiyet üzerinden belki caizlik bulunabilirse de reşit olmayanların yani yapılacak deneye kanuni kimliği ile evet deme kabiliyeti olmayanların kullanılmaları caiz olmaz. f- Öncesinde insanlar dışındaki canlılarda denenen, uzun vadede de olsa öldürücülüğü kat’i olmayan, - Resmi kayıtlarla, etik kurul denetiminde ve şeffaf bir şekilde bilimsel bir kurulla yürütülen, - İlk tespitlere göre öldürücü yönü bulunmadığı zannedilen, - Yapılacak çalışmaya katılacak insanın onuru ve kişiliği zedelenecek bir yöntemin kullanılmadığı - Denek olarak kullanılacak kişiye baskı yapılmamış, kendi rızası ile aday olmuş bir durumdaki denemeler caizdir, bir fazilet kaynağıdır. Böyle bir çalışma ile ortaya çıkarılacak sağlık ürünü bütün çalışanlar için hayırla anılma vesilesidir. Müslüman olanlar için de sadaka-ı cariyedir. Böyle umar ve bunu temenni ederiz.
Adağın geçerli olması için adanan şeyin yerine getirilmesi fiilen ve dinen mümkün ve meşru olmalıdır. (Kâsânî, Bedâ’i, 5/82-92; el-Fetâva’l-Hindiyye, 1/208) Bu itibarla bir kişinin, başkasına ait olan bir malı veya hiçbir zaman güç yetirilemeyecek bir şeyi adaması geçersizdir. Sahip olduğundan fazlasını adaması hâlinde ise sadece sahip olduğu kadarı hakkında geçerli olur. Adakta bulunan kişinin, adağını kendi malıyla yerine getirmesi gerekir. (İbn Âbidîn, Reddü’l-muhtâr, 3/737, 741-742) Kendi malı yok ise tövbe etmeli, mal edindiğinde de adağını yerine getirmelidir. Bedenî ibadetler konusunda ise; oruç tutmayı adayıp da hastalık veya yaşlılık gibi mazeretleri sebebiyle adaklarını yerine getiremeyecek olan kişilerin, her bir oruç için bir fidye vermeleri gerekir. Aynı şekilde ömür boyu oruç tutmayı adayan kişi, sağlığı el verdiği ölçüde adağını yerine getirmeli, bunun mümkün olmaması hâlinde ise her gün için bir fidye vermelidir. (Kâsânî, Bedâ’i, 5/91; Mevsılî, el-İhtiyâr, 4/77-78; el-Fetâva’l-Hindiyye, 1/209) Eğer namaz adanmışsa; îmâ ile de olsa adanan namaz kılınmalıdır. Buna da güç yetirilememesi hâlinde tövbe edilmelidir. Böyle bir kişi, daha sonra bu ibadetleri yapmaya gücü yeterse, adağını yerine getirmelidir.
Allah Teâlâ babanıza afiyet size sabır ihsan etsin. Tıp ehlinden öğrendiğimiz kadarı ile bu hastalığın (alzheimer) üç kademesi bulunmaktadır. Bu kademeleri şöyle sıralayabiliriz: Hafif olan; Aynı şeyi çokça tekrar etme, Daha önemsedikleri şeylere ilgi azalması, Bildikleri isimleri hatırlamada zorlanma, Gereğinden fazla bir şeyi arama, Şahsiyetlerinde değişiklik, Zor konuları kavramada tıkanma gibi belirtileri olur. Orta durumda olan; İyi bildiği bir yerde kaybolmaları, Son olayları hatırlamamaları, Giyim kuşanma dâhil iş yaparken yardıma ihtiyaç duymaları, Normalinden fazla tartışmaları, Olmamış olayları hayal etmeleri, Uyku problemi yaşamaları, Çok dolaşmak istemeleri, Toparlama zorluğu çekmeleri ile belirginleşirler. Son evrede olanlar; Sözcük kullanma ve anlamada, Aile bireylerini tanımada, Kendini kollamada, Tek başına harekette becerileri yoktur. Birinci evre olan hafif hastalar için sağlıklı insandaki gibi ibadet ve diğer sorumluluklar devam eder. Son evrede olanlar için ise ibadet ve sorumluluk tamamen kalkar. Artık o bir akıl engellisi durumunda olur. Orta derecede hasta olanlarda ise anlık kararlar verilir. İş/ibadet yapacağı andaki durumu aklı yerinde ise akıllı değilse aksi karar verilir. Başkalarına verdikleri zarar tazmin edilmelidir. Boşamasının kıymeti yoktur. Ekonomik/yasal değeri olan sözleşme yapması muteber olmaz. Sözlerinin bağlayıcılığı yoktur. İkinci ve üçüncü derecedeki hastalar için veli/vasi tayin edilmesi gerekir.
TIP ve SAĞLIK konusundaki diğer fetvalar
Yaşam destek ünitesine bağlı bir kişi; a) Beynin kesin olarak bütün fonksiyonlarını yitirdiğine, b) Bu durumdan geri dönüşün artık imkansız olduğuna uzman tabiplerce karar verilmesi şartıyla yaşam destek ünitesinden çıkarılabilir (Din İşleri Yüksek Kurulu, 14.12.2006 tarihli mütalaası; Kararatu ve Tavsiyatu Mecmei’l-Fıkhi’l-İslami, BAE, 2011, Karar no: 17 (5/3), s. 114-115).
Pasif ötanazi, “tıbben iyileşmesi mümkün görünmeyen bir hastanın bir müddet daha yaşamasını sağlayan yaşam destekleyici tedavilerin sona erdirilerek hastanın ölüme terk edilmesi” şeklinde tanımlanmaktadır. Pasif ötanazi hastanın rızasına bağlı olarak istemli olabileceği gibi, istemsiz de olabilir. İslam’a göre hayat, insana bahşedilen ve korunması gereken büyük bir emanettir. Bu yüzden “canın korunması”, vazgeçilmez hak ve değerlerin (zaruriyyat-ı hamse) başında gelmekte olup aynı zamanda dini bir sorumluluktur. Hastalıklara çare aranması ve tedavi cihetine gidilmesi bu sorumluluğun bir gereğidir. Bu itibarla tedavi olmadığı takdirde canını veya bir organını kaybetmesi konusunda zann-ı galip bulunan bir kimsenin tedaviyi reddetmesi ya da bu durumda olan kişiye gereken tedavinin uygulanmaması caiz değildir.
Uzmanlara göre, anne ve bebek açısından sağlıklı olan normal doğum olup sezaryen sadece tıbbi zorunluluk halinde başvurulabilecek bir yöntemdir. Buna göre tıbben gerekli olmadığı halde normal doğum risklerinden kaçınmak, maddi çıkar kaygısı veya meşru olmayan başka nedenlerle hastaları sezaryene yönlendirmek kul ve kamu hakkı ihlali olduğundan caiz değildir.
Kur'an-ı Kerim ve hadis-i şeriflerde, organ ve doku nakli konusunda sarih bir hüküm bulunmamaktadır. İlk müçtehit ve fakihler de, kendi devirlerinde böyle bir mesele söz konusu olmadığı için, bu ameliyyenin hükmünü geniş şekilde açıklamamışlardır. Ancak dinimizde, Kitap ve Sünnet'in delaletlerinden çıkarılmış umumî hükümler ve kaideler de vardır. Kitap ve Sünnet'te açık hükmü bulunmayan ve her devirde karşılaşılan yeni yeni meselelerin hükümleri, İslâm fakihleri tarafından bu umumî kaideler ile hükmü bilinen benzermeselelere kıyas edilerek çıkarılmış, hiçbir mesele cevapsız bırakılmamıştır. Organ ve doku nakli konusunda hükmünü tayinde de aynı yola baş vurulması uygun olacaktır. Bilindiği üzere, insan mükerrem bir varlıktır. Mahlukatı içinde Allah onu mümtaz kılmıştır. Bu itibarla normal durumlarda ölü ve diri kimselerden alınan parça ve organlardan faydalanılması, insanın hürmet ve kerametine aykırı görüldüğünden, İslam fakihlerince caiz görülmemiştir. Ancak, zaruret durumunda, zaruretin mahiyet ve miktarına göre bu hüküm değişmektedir. Nitekim dinimiz, bir kısım fiil ve davranışları yasak kılmış, Kitap ve Sünnet bunları tespit etmiştir. Sözgelimi murdar hayvan (meyte), kan, domuz eti, şarap... vb. şeylerin yenilip içilmesi, alınıp satılması, ilaç olarak kullanılması haram kılınmıştır. Ancak zaruret halinde bunlardan zaruret miktarında (ölmeyecek kadar) yenilip içilmesinin (el-Bakara, 173; el-Maide, 3; el-En'am, 119) meşru olduğu beyan buyrulmuştur. Söz konusu ayet-i celilelerden, İslâm fakihleri, zaruretlerin bir ölçüde dinen yasaklanmış şeyleri mübah kıldığı ve zaruret halinde sadece ayet-i kerimelerde beyan edilen yasakların değil, zaruret halinin giderilmesi için yapılması zorunlu ve başka bir çare olmayan bütün yasakların zaruret miktarınca işlenmesinin caiz vemübah olduğu sonucuna varmışlardır. O halde, ölmüş kimselerden tedavi maksadıyla organ ve doku alma ve bunları hasta veya yaralı kimselere nakletme konusunda bir hükme ulaşabilmek için; 1. Zarurete binaen, cesedin kesilmesi, organ ve dokularından bir kısmının alınmasının caiz olup olmadığı, 2. Hastalığın tedavisinin zaruret sayılıp sayılmayacağı (Haram ile tedavinin hükmü) 3. Organ ve doku nakli caiz ise hangi şartlarla caiz olduğunun bilinmesi gerekmektedir. İslam fakihleri, karnında canlı halde bulunan çocuğun kurtarılması için ölü annenin karnının yarılmasına, Başka yoldan tedavileri mümkün olmayan kimselerin kırılmış kemiklerinin yerine, başka kemiklerin nakline, Bilinmeyen hastalıkların öğrenilmesi ve hayatta bulunmaları sebebiyle ölülere nisbetle daha çok şayan-ı ihtiram olan hastaların tedavilerinin sağlanabilmesi için, yakınlarının rızası alınmak suretiyle, ölüler üzerinde otopsi yapılmasının caiz olacağına, fetva vermişler, canlı bir kimseyi kurtarmak için, ölünün bir parçasını itlaf etmeyi caiz görmüşlerdir. Nitekim, Müşavere ve Dini Eserleri İnceleme Kurulu'nun 16.4.1952 tarih ve 211 sayılı kararında, özetle; "...âmmenin menfaat ve maslahatı göz önünde tutularak, bilinmeyen bir hastalığın bilinir hale gelmesi, hastalığın bilinmemesinden doğacak âmme zararının önlenmesi, hayatta bulunmaları sebebiyle daha şayan-ı ihtiram olan hastaların tedavilerinin sağlanması gibi maslahat ve şer'î hikmetlerin husule gelmesini temin için, yakınlarının rızası alınarak, ölüler üzerinde otopsi yapmanın caiz olacağı ve bu gibi sebepler dolayısıyle ölüye gösterilmesi gereken hürmet ve tekrimin zevaline katlanmanın, İslamî hükümlerin bir gereği olduğu..." ifade olunmuştur. İslam fakihleri, açlık ve susuzluk gibi, hastalığı da haramı mübah kılan bir zaruret saymışlar, başka yoldan tedavileri mümkün olmayan hastaların haram ilaç ve maddelerle tedavilerini caiz görmüşlerdir. Günümüzde kan, doku ve organ nakli ve tedavi yolları arasına girmiş bulunmaktadır. O halde, hayatı veya hayatî bir uzvu kurtarmak için başka çare olmadığında, kan, doku ve organ nakli yolu ile de bazı şartlara uyularak, tedavinin caiz olması gerekir. Nitekim, Müşavere ve Dinî Eserleri İnceleme Kurulunun 25.10.1960 tarih ve 492 sayılı kararında, "tedavileri için kan nakline zaruret bulunan hasta ve yaralılara başka kimselerden kan naklinin; başka kimselerden alınacak parçaların takılmasıyla görmeleri mümkün olduğu takdirde; hayatında buna izin vermiş olan kimselerin, ölümlerinden sonra gözlerinden alınacak parçaların bu durumdaki kimselere takılmalarının caiz olacağı..." beyan edilmiştir. Din İşleri Yüksek Kurulu'nun 19.01.1968 gün ve 3 sayılı gerekçeli kararında ise "yalnız hayatı kurtarmak için değil, bir organı tedavi etmek, hastalığın tedavisini çabuklaştırmak için de kan naklinin caiz olduğu, tıbbi ve hukuki kaidelere riayet edilmek şartıyla kalp naklinin de caiz olacağı..." ifade olunmuştur. Yurdumuz dışında, çeşitli İslâm Ülkelerinin yetkili kişilerince de aynı yolda fetvalar verildiği bilinmektedir. Kurulumuzca da aşağıdaki şartlara uyularak yapılacak organ ve doku naklinin caiz olacağı sonucuna varılmıştır. 1. Zaruret halinin bulunması, yani hastanın hayatını veya hayatî bir uzvunu kurtarmak için, bundan başka çaresi olmadığının, meslekî ehliyet ve dürüstlüğüne güvenilen bir tabip tarafından tespit edilmesi, 2. Hastalığın bu yoldan tedavi edilebileceğine tabibin zann-ı galibinin bulunması, 3. Organ veya dokusu alınan kişinin, bu işlemin yapıldığı esnada ölmüş olması, 4. Toplumun huzur ve düzeninin bozulmaması bakımından organ veya dokusu alınacak kişinin sağlığında (ölmeden önce) buna izin vermiş olması veya hayatta iken aksine bir beyanı olmamak şartıyla, yakınlarının rızasının sağlanması, 5. Alınacak organ veya doku karşılığında hiçbir şekilde ücret alınmaması, 6. Tedavisi yapılacak hastanın da kendisine yapılacak bu nakle razı olması gerekir.
Dini kaynaklarımızda ölüm, ıstılah olarak ruhun bedenden ayrılması şeklinde tarif edilmekle birlikte bu ayrılışın zamanı ve şekli tanımlanmamıştır. Bu itibarla ölümün hangi şartlarda ve ne zaman gerçekleştiğinin belirlenmesi, yani ölümü tanımlamak tıbbın alanına girmektedir. Günümüzde birtakım tartışmalar olsa da hem tıp hem de hukuk çevrelerinde genel kanaat, beyin ölümünün “ölüm” olduğu yönündedir. Nitekim Organ ve Doku Nakli Hizmetleri Yönetmeliğinde organları alınacak kişinin beyin ölümünün gerçekleşmiş olması gerektiği ifade edilmiş ve “Beyin ölümü, klinik bir tanıdır ve bütün beyin fonksiyonlarının tam ve geri dönüşümsüz olarak kaybıdır.” şeklinde tanımlanmıştır. Bu doğrultuda Din İşleri Yüksek Kurulu konuyla ilgili mütalaasında; “Yaşam destek ünitesine bağlı bir kişi; beynin kesin olarak bütün fonksiyonlarını yitirdiğine ve bu durumdan geri dönüşün artık imkansız olduğuna uzman tabiplerce karar verilmesi şartıyla yaşam destek ünitesinden çıkarılabilir” diyerek beyin ölümünü ölüm olarak değerlendirmiştir (Din İşleri Yüksek Kurulu, 14.12.2006 tarihli mütalaası). Nitekim Mecmau’l-Fıkhi’l-İslâmî başta olmak üzere İslam dünyasının önemli fetva kurulları da beyin ölümünü “ölüm” olarak kabul etmiştir (Karârâtu ve Tavsiyâtu Mecmei’l-Fıkhi’l-İslâmî, BAE, 2011, Karar no: 17 (5/3), s. 114-115)
İnsanı en güzel şekilde yaratan Yüce Allah, onun makul ve mutedil ölçüler içerisinde süslenmesine izin vermiştir. Buna karşılık dikkat çekmek, daha güzel görünmek amacıyla, doğuştan getirilmiş olan yaratılış özelliklerinin değiştirilmesi fıtratı bozma kabul edilerek yasaklanmıştır (Nisâ 4/119). Nitekim Hz. Peygamber (s.a.s.), süslenmek maksadıyla vücuda dövme yapmak, dişleri incelterek seyrekleştirmek gibi işlemleri, yaratılışı değiştirmek, fıtratı bozmak kapsamında değerlendirerek, bunu yapanları ve yaptıranları kınamıştır (Buhârî, Libâs, 83-87; Müslim, Libâs, 33). Ancak vücudun herhangi bir organında, diğer insanlar tarafından yadırganan, insanın psikolojik olarak etkilenmesine sebep olabilecek bir anormallik bulunursa, bunun ameliyatla düzeltilmesi, fıtratı bozmak değil, bir tedavi işlemidir. Tedavi amaçlı olarak yapılan müdahalelere ise dinimizde izin verilmiştir. Nitekim Arfece adlı sahabi, bir savaşta burnu kopunca, gümüşten bir burun protezi yaptırmış, bunun koku yapması üzerine, Hz. Peygamber (s.a.s.) altından protez yaptırılmasını tavsiye etmiştir (Ebû Dâvûd, Hatem, 7; Tirmizî, Libâs, 31). Buna göre, doğuştan veya sonradan göğüslerinde anormallik bulunan bir kadının sağlığına zarar vermeyecekse tıbben uygun görülen tedavi yöntemleriyle göğüslerini düzelttirmesi caizdir. Bununla birlikte tedavi amacı taşımayan, daha güzel görünmek veya dikkat çekmek için göğse müdahale edilmesi caiz değildir.