Fetva Meclisi
Soru
Hocam, Covid-19 aşısını insanlar üzerinde test süreci başladı ve gönüllüler aranıyor. Bu süreçte gönüllü olmanın ve bu aşıyı kendi üzerimizde denettirmenin dini boyutu nedir?
Cevap
Benzer fetvalar
Bahsettiğiniz deneyler, Sağlık Bakanlığı'nın bilgisi dışında yapılıyorsa, mevzuata ve uluslararası etiğe aykırıysa, ciddi sağlık riski taşıyorsa, yan etkileri kalıcı zarar verebiliyorsa, deneye katılan kişi tam olarak bilgilendirilmeden yapılıyorsa caiz olmaz/haramdır.
Kardeşlerim, sakın ilahiyat okuyorsunuz diye kendinizi din hakkında ulu orta konuşmaya yetkili zannetmeyin. Din hakkında en zor konuşması gerekenler ilim adamlarıdır. Çünkü ilim adamları bilerek ve sonucunu kabullenerek konuşur/konuşmalıdır. Cahil ise aklına geldiği gibi konuşur. Sizin farkınız olsun. Dikkatli olun. Muhakkak inceleyin. Eskilerin deyimiyle KIRK ÖLÇÜN BİR BİÇİN. Allah yardımcınız olsun. Sizin için dua ederim. Evet, dinimiz başta domuz ürünü, alkol ve necis saydığı şeyler olmak üzere bazı mamullerin kullanılmasını normal hayatta yasak etmiştir. Bunun münakaşa edilecek bir bölümü yoktur. Domuz ve alkol başta olmak üzere necis kabul edilen şeyler haramdır. Ömrümüz oldukça biz, bizden sonraki bütün nesiller bu ilkeyi koruyacağız biiznillah. Bir başka ilkemiz de şudur: Dinimiz normal hayattaki durumlarla zaruri durumları aynı tutmamaktadır. Normalde haram olan şey zaruret durumunda zarureti giderecek kadarı ile helal olur. Bu da önemli bir kuraldır. Üçüncü bir durum da şudur: İnsanlık sanayisinden ilacına kadar ilerleyip dururken biz Müslümanlar olarak bugün “bu bizimdir” diyebileceğimiz bir katkı sağlayamadık bu ilerlemeye. İlaç da bu, geri kalmışlığımızın en çok yansıdığı alanlardan biridir. Ne yazık ki böyledir. Müslüman olmayanlar ilaç üretince de onlar için sakıncalı olmayan her şeyi içine koydular. Günlük hayatlarında su gibi tükettikleri alkolü ilaç yaparken bir endişe taşımadılar. Biz şimdi “böyle olmaz” diyebilecek durumda değiliz. İlaç sanayimiz yoktur. Onların ürettiklerini test edebilecek laboratuvarlarımız bile yoktur. Siz gençler, umarız bu açığımızı kapatacak gayretler içinde olursunuz. Allah yardımcınız olsun. İçinde haram nesne bulunan ilaçların kullanılmasına gelince ulemamızın ve özellikle de Hanefi ulemasının görüşü şudur: Müslüman uzman bir doktorun, gerekli gördüğü bir ilacın helal olan alternatifi yoktur diyorsa, o ilaca muhtaç olan hasta içeriğinde haram nesne bulunsa da onu kullanır. Bunda bir sakınca yoktur. Yeter ki, bir suiistimal ve önemsememe durumu olmasın. Bu kural ilaçlar için, aşılar için ve diğer tıbbi malzeme için geçerlidir. Size sıhhat ve afiyetler dilerim.
Selamünaleyküm. Allah Teâlâ akıbetimizi hayır kılsın, afetlerden bizi muhafaza buyursun. Aşı konusunda yapılan itirazlar ne yazık ki ‘mış’lı ifadelerle bitmektedir. Yaşadığımız durumda; - Hastalık afet boyutuyla katî ve tartışılamaz durumdadır. - Müslümanlar ve insanlığın çaresizliği de katî ve tartışılamaz durumdadır. - Bir güvenilir Müslüman’ın veya kurumun kurtuluş umudu olabilecek çalışması ise yok denecek durumdadır. Bu ortamda Müslümanlar olarak bizim vazifemiz, durumun vahametini sayıp durmak değildir. Kalbimiz mutmain olmasa da mevcut umudu kullanmaktır. Müslüman tıp adamlarımızla yaptığımız istişarelerde en ehveni tercih etmekten başka bir çarenin olmadığı söylenmektedir. Netice olarak şunu tespit edebiliriz: Konumu, mesleği, risk durumu ve çevresi itibariyle sağlık uzmanları ve resmî mercilerin aşı olmasını gerekli gördükleri kimseler aşı olmalıdırlar. Meseleye aşı gözüyle bakmadan önce ‘Allah’ın emaneti olan can’ ve ‘kul hakkına riayet’ gözüyle de bakılmalıdır.
Hayvanlara eziyet etmenin haram olduğu konusunda söze gerek yoktur. Ancak dinimiz maslahat ve menfaat (daha yararlı olanı bulma ve kullanma) kollama üzerine kuruludur. Bu dünya, insanın yararına olacak şeylerle doldurulmuştur. Hayvanlar evrenimizin bir parçasıdırlar ama neticede evrende insanın menfaati için vardırlar. Yeni bir ilacın keşfi muhakkak deney yapmayı gerektirecektir. Bu deneyde insanın kullanılması ile hayvanın kullanılması arasında tartışılamayacak kadar fark vardır. Elbette tercih insanı korumadan yana olacaktır. İnsanın ayakta kalması Allah’ın bu kâinat düzenindeki maksadının gerçekleşmesi için şarttır. Bilimsel araştırmalar için ikici bir alternatif bulunana kadar bu tür çalışmalar zorunluluktan ötürü caiz görülecektir.
Değerli kardeşim, memleketimiz ve bütün dünya çetin bir fırtınanın içinde can ve mal derdine düşmüştür. Allah Teâlâ akıbetimizi hayır etsin. Bütün insanlığı kötü sonlardan muhafaza buyursun, gelişmelerden ibret almayı hepimize nasip etsin. Piyasada büyük bir para daralması olduğu ve daha da artarak devam edeceği muhakkaktır. Bunun sonucu olarak da bankalar üzerinden çare arayışları olacaktır. Faiz, Allah’ın en büyük haramlarından biridir. Normal piyasa şartlarında kuruşu için bile ruhsat verilemez. Mevcut olağan üstü ve ulusal hatta evrensel durum karşısında devlet bankalarının vatandaşları rahatlatmak için vereceği kredilerin caiz olması ile alakalı olarak şunu söyleyebiliriz: a- Böyle büyük ve yaygın bir afetle bağlantılı konuda DİN İŞLERİ YÜKSEK KURULU’nun vereceği fetva ile amel eden biiznillah vebale girmez. Sıkışmış olanlar kurulun kararlarını izleyebilir. b- Bizim şahsi kanaatimiz ise AÇ VE AÇIK denecek düzeye düşmeden faizli bir kurumun kapısında olmak caiz değildir. Dinimiz mesela domuz etini de haram etmiştir ama ölümle burun buruna gelene bir ruhsat vermektedir. Bu da ona benziyor zannederiz. Herkes kendi durumunu ve zaruretin oluşup oluşmadığını takdir etmelidir. Birbirimizin vebali ile ahirete gitmenin anlamı yoktur.
Âmin güzel kardeşim âmin. Size, bize ve hepimize, gayeleri tespit etme planı niteliğinde olması için şunları söyleyebilirim: Hayatımızı ne kadar Allah’tan korkma, ona umut bağlama ve rızasını arama üzerine geçirdiğimizi test edelim. Kendimize Ashab-ı Kiramı örnek alalım. “O benden razı olsun da…” diyen salih kullarını rehber edinelim. Bundan sonraki yaşamımız böyle olsun diye de sık sık bu testi yapalım. Test sonuçlarına göre de gerekeni yapmaya çalışalım. İbadetler kadar ahlâkımızı da önemseyen bir Müslümanlık yaşayalım. Ahlâk giderse veya erirse beraberinde din de eriyebilir diye dikkat edelim. Bu ahlâkı da öncelikli olarak ailemizde, çevremizde ve bütün toplumda oluşturma gayretinde olalım. Böyle zamanlarda yani fitnenin ve belaların yoğunlaştığı zamanlarda insanlar kendi canlarının derdine düşerler. Biz ise ümmet olarak bu hayattan mesul olduğumuzu, “ben” olmaktan önce “biz” olduğumuzu unutamayız. Biz mantıklı mü'min olarak yaşayacağız. Çevremizi dert edineceğiz. Ve bu dert ediniş sadece fakirler, hastalar üzerinden olmayacak; insanlığı ve insanı, ahiretin onlardaki göstergelerini de dert edineceğiz. Sonra da gerekenleri yapmaya çalışacağız. Neticelerine bakmadan, sonuç beklemeden Allah’ın emirlerini yerine getiren mü'min olacağız. Farzlar bizim için hayat niteliğinde görevler olacak. Her eksik farz bizim için nefes alınamamış bir saat gibi kabul edilecek. Zaman konusunda her zamankinden daha hassas olacağız. Artık saat değil dakika kullanma vaktidir diye düşüneceğiz. Kıyamete veya bizim hususi kıyametimize çok kalmadı şuuru bunu gerektirir. Olaylar ve gelişmeler her ne olursa olsun, bizim Rabbimiz Allah’tır dediğimize göre asla ve asla umutsuz olmayacağız. Kıyametin kopmasına on dakika kala bile elimizdeki fidanı dikeceğiz. O fidan çocuk olur, iki rekât namaz olur, bir sadaka olur, bir iyiliği tavsiye olur, anne babaya hizmet olur… Her ne olursa… Dinimizi ve kulluğumuzu şüpheler sarmalında tutmayacağız. Dünyada tek kalsak bile biz devam ettiririz diye imanımız olacak. Bütün insanlık gitse de ben tevhidi sürdürürüm diye düşüneceğiz. Böyle bir yürekle şeytanın karşısında duracağız. İlk belada dökülenlerden olmaktan utanmalıyız. Belalar yağmaya başlasa bile biz eşimizle beraber, “üçüncüsü Allah olan...” diye itikat edeceğiz ve üzülmeyeceğiz, yıkılmayacağız, çökmeyeceğiz. Belaların altında ezildiğimizi çocuklarımıza göstermeyeceğiz. Bela geldikçe biz duaya sarılacağız. Zikre sarılacağız. Secdeye kapanacağız. Ama bir dakika bile umutsuz kalmayarak şeytanı çıldırtacağız. Doğruluk, ihlas bizim sembolümüz olacak. Mü'minler olarak aramızdaki kardeşliğimizi her zamankinden daha fazla koruyacak ve canlandıracağız. O kardeşlikten Allah’ın rızasını umacağız. Rabbim muvaffak kılsın.
Corona konusundaki diğer fetvalar
Bu durumunuz sizi yöneten kurumun koyduğu kurallara göre şeffaf bir şekilde ortaya çıkıyorsa hiçbir vebaliniz olmaz. Size de insanlığa da geçmiş olsun bu salgın afet.
Çok derin anlamlar yükleyerek ve bilerek söylendiğinde küfür de olabilir. Mesela “Korona bir beladır, Allah’tan geldi, buna rağmen korkmuyorum.” gibi bir düşünce ile söylenirse maazallah tehlikeli sonuç doğurur. Böyle değil de “Tedbirli olursan sana bir zararı olmaz.” gibi bir manada söylendi ise bu nitelikte tehlikeli bir söz olmaz. Öyle veya böyle afetlerle bu tür bir ilişki üzerinde olmamalıyız. Allah Teâlâ hepimizi muhafaza buyursun.
Bütün insanlıkla beraber ümmetimizin de büyük bir veba salgını yaşadığı hepimizin malumudur. Mevcut durum hayatın tamamını etkilerken camileri de etkilemiştir. Elhamdülillah camiler açıktır şu anda. Camilerimizin yani cemaatle namazın devam etmesi ile safların belirttiğiniz şekilde olması arasında bir oranlama bile yapılamayacak kadar farklılık vardır. A- Cemaatle namaz kılınırken saf şeklinde namaz kılınması ve safların da bitişik (birbirine bitişik, ayak ve göğüslerin aynı hizada olacağı şekilde) namazın mühim sünnetlerindendir. B- Safların bu şekilde olması namazın rükünlerinden biri değildir. Dört mezhebin imamı başta olmak üzere fukahanın cumhuru da böyle görmektedir. C- Mevcut sıkıntı keyfi bir durum değildir. İnsan sağlığı gibi gayet ciddi bir nedene binaen saflar bu şekilde tutulmaktadır. Kaldı ki safların bitişik olması namazın rükünlerinden biri olsa idi bile bu özre dayalı olarak seyrekleştirilmesinde sakınca olmayacaktı. D- Bu konunun kalıcı hâle getirilmesi elbette kabul edilemez bir durum olur ancak mevcut uygulamayı namaza veya cemaate engel gibi görmek de bir aşırılıktır.
Cuma namazı; • İbadetin yerine getirilmesi, • Mü'minlere vaaz verilmesi, • Mü'minler arasında kaynaşmanın güçlendirilmesi gibi amaçlar ihtiva eden bir ibadettir. Bu sebeple fukaha mümkün olduğu kadar daha fazla mü'minin bir arada bulunması ilkesi üzerinden düşünerek, bir şehirde tek camide cuma namazı kılınması yönünde görüş belirtmişlerdir. Bir şehirde tek camide cuma prensibi fıkıhta genel kuraldır. Daha sonra nüfusun kalabalıklaşması ile beraber tek cami, birden çok camiye dönüşmüştür. Bu durum da asırlar üzerinden kabul görmüştür. Aynı camide iki cuma kılınması ise bu prensibe aykırıdır. Bu sebeple bir camide iki kere cuma namazı kılınmaz görüşü asıl fetva durumundadır. Buna rağmen Avrupa Fıkıh ve Fetva Meclisi, Avrupa’daki çok özel şartları dikkate alarak aynı camide iki kere cuma namazının kılınabileceğine hükmetmiştir. Buna da, gelenlerin toplanıp namazı bir kere daha kılabilecekleri bir gevşeklik olmaması için cami yönetiminin belirleyeceği kurallar dâhilinde ve mümkünse iki ayrı imamın kıldırması şeklinde fetva vermiştir. Avrupa ve benzeri yerlerdeki kardeşlerimizin buna göre hareket etmeleri, cumayı tamamen kılmamalarından daha evladır. Allah Teâlâ kulluğunda yardımcımız olsun.
Sağlığı yerinde iken camiye cemaate gitmeyi ihmal etmeyen bir Müslüman sağlık veya benzeri bir nedenle camiye gidemeyip namazları evinde kıldığında camiye gidiyor gibi sevap kazanmaya devam eder. Onun niyetini ve engel olmasa camiye gitme heyecanını Allah biliyor olduğu için sevabı eksilmez. Her şey işler iyi iken ki ciddiyetimiz ve niyetlerimizin büyük olmasındadır. Allah Teâlâ yardımcımız olsun.
Marketlerde, parklarda, oyun alanlarında, sahillerde, resmi dairelerde, fabrikalarda, toplu taşıma araçlarında insanlar bir araya gelmiyor, kimse kimsenin yanına sokulmuyor gibi bir durum oluşsa idi elbette kurban ibadetine de alternatif arayışımız olabilirdi. Nitekim kurban ibadeti ile asla kıyas edilemeyecek kadar büyük ve ağır bir ibadet olan Cuma Namazı için bile “kılınmasın” dendi. Doğru da oldu. Fakat ortadaki durum şu anda, kurban ibadetimizi iptal ettirebilecek durum değildir. Böyle bir iptal mevcut ortamda, salgın virüsten ötürü değil salgın iman zafiyetinden dolayı benimsenmiş olur. Kurban bir ibadettir. İbadetlerimizi keyiflerimizin ilk kurbanı yapmayı düşünmemeliyiz bile. Hiç kimse kurban yerine sadaka veremez. Velev ki, kurban bedelinin üç katı bir sadaka bile olsa bedel olarak verilemez. Kurban kendi başına bir ibadettir. Zira: - Bir koçun başına beş kişi çullanarak kurban macerası yaşama yerine ehil birine, devletin gösterdiği mekânlarda biraz ekonomik bedel ödemeye razı olarak daha güvenli bir kurban kesebiliriz. - İbadet yapacağız diye sağlıkla alakalı tedbirlerden arınmamız gerekmez. Hem kurban keseriz hem sağlığımızı risk altına sokmayız. Bu mümkündür. - Mümkün olduğu kadar sağlık açısından uygun olan ortamlar ve devletin ciddi takibini yaptığı yerlerde yaparız ibadetimizi ve kalbimiz huzurlu olur. - Buna rağmen Kurban Bayramı’na kısa bir zaman kala bile olsa devlet “sağlık açısından kurban risk oluşturuyor” derse dışarıdan çözümler ararız. O da olmazsa namazımız ve camimizden daha önde bir ibadet değildir kurban ibadeti; Rabbimizin mağfiretine sığınır ve kurbanı erteleriz. Allah Teâlâ bedenlerimize ve kalplerimize kurban yükselişi nasip etsin, işimizi asan etsin.