Diyanet Fetva Kurulu
Soru
Göz değmesine karşı nazar boncuğu takmak caiz midir?
Cevap
Benzer fetvalar
Nazarın mahiyeti ve nasıl olduğu kesin olarak bilinmemekle beraber, bazı kimselerin bakışlarıyla olumsuz etkiler meydana getirebildikleri dinen de kabul edilmektedir. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de, “İnkâr edenler Kur’ân’ı dinlediklerinde, neredeyse seni gözleriyle yıkıp devireceklerdi.” (el-Kalem, 68/51-52) buyrulmaktadır. Hz. Peygamber (s.a.s.), “Göz değmesi (nazar) haktır.” (Buhârî, Tıb, 36 [5740]; Müslim, Selâm, 41 [2187]) buyurmuş; yüzünde sarılık gördüğü biri için; “Bunun için dua edin, çünkü kendisinde nazar var.” (Buhârî, Tıb, 35 [5739]; Müslim, Selâm, 59 [2197]) demiştir. Resûlullah’ın (s.a.s.) nazar değmesine karşı Muavvizeteyn (Felak ve Nâs) sûrelerini okuduğu; ashâbına da bunları okumalarını tavsiye ettiği rivâyet edilmektedir. (Tirmizî, Tıb, 16 [2058]; Nesâî, İsti‘âze, 37 [5494]) Bunların yanında büyüye ve nazara karşı birden çok dua okunabilir. Hz. Peygamber (s.a.s.) torunları Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin’i nazar ve benzeri olumsuzluklardan korumak için onlara şu duayı okurdu: أَعُوذُ بِكَلِمَاتِ اللَّهِ التَّامَّةِ، مِنْ كُلِّ شَيْطَانٍ وَهَامَّةٍ، وَمِنْ كُلِّ عَيْنٍ لاَمَّةٍ. “Her türlü şeytan ve zehirli hayvanlardan ve bütün kem gözlerden Allah’ın eksiksiz kelimelerine sığınırım.” (Buhârî, Ehâdîsü’l-enbiyâ, 10 [3371]) Yine Resûl-i Ekrem (s.a.s.), “Kim hoşuna giden bir şey görür de; ‘Mâşâallah lâ kuvvete illâ billâh’ (Allah’ın dilediği olur. Ondan başka kuvvet ve kudret sahibi yoktur) derse, ona hiçbir şey zarar vermez.” (Beyhakî, Şu‘abü’l-îmân, 6/212-213 [4060]) buyurmuştur.
Burada bir laf cambazlığı var. Elbette Allah'ın istemediği hiçbir şey olmaz bu evrende. Ya Allah Teâlâ birinin nazarına izin veriyorsa ona bir engel var mı? Oradaki 'izin' kelimesi üzerinde iyi düşünmek gerekiyor. Katilin cinayetine izin vermeyecek olsa Allah, olur mu? Bu konular aile içi konuşmalar olmamalıdır. İçinden çıkamaz ve sadece birbirinizi üzersiniz.
Kıymetli kardeşim, Özür dilemen gerekmez. Sen bir kalp taşıyorsun, Allah’a karşı mahcubiyetin senin imanının delilidir. Sorun yaptıkların değil, yaptıktan sonra nasıl bir kalple döndüğündür. Bu yazdıkların pişmanlıkla doluysa, Allah’a döndüğünü gösteriyor. Ve Allah’ın rahmeti, senin hatalarından çok daha büyüktür. Şunu bil: – İçki, zina, gaflet… Bunlar büyük günahlar evet ama tevbeden daha büyük değiller. – Senin kalbindeki bu azap, Allah’ın seni terk etmediğinin işaretidir. – Şeytan sana “sen artık yüz karasısın” diyor ama Allah diyor ki: “Ey nefsine zulmeden kullarım! Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin. Allah bütün günahları affeder.” (Zümer Sûresi 53. âyet) Ne yapmalısın? Önce samimi bir tevbe et. Gözlerin dolarak, kalbinle af dile. Yalnızken başını secdeye koy, içini dök. Ardından yeni bir sayfa açarak, namazlarını toparla, günde bir sahabe hayatı oku, bir dua ezberle, kalbini temiz tutmak için gözünü ve dilini kontrol etmeye başla, o kötü arkadaşından tamamen uzaklaş. Seni düşüren ortama tekrar girme. Umreye gelince evet, günahkâr bir Müslümanın da umreye gitmesi çok kıymetlidir. Belki orada secdede döktüğün gözyaşıyla yeni bir hayat başlar. Kendini dışlama, “Allah beni kabul etmez” deme. Bil ki sen gitmeye niyet ettiğin an, O seni çağırmaya çoktan başlamıştır. Sen yolunu kaybetmedin kardeşim, sadece biraz yavaşladın. Şimdi dönüyorsun. Allah da seni bekliyor. Dualarım seninle. Allah kalbini sabit kılsın. Günahlarının üstünü rahmetiyle örtsün. Sana, “Ben sana yeterim.” diyen bir teslimiyet versin. Vazgeçme, utanma, susma. Senin Rabbin affetmeyi seviyor.
İslâm dini, büyük günahlar arasında saydığı sihri şiddetle yasaklamış, Kur’ân-ı Kerîm’de sihir yapanların ahiretten nasibi olmadığı ve bunu yapanların şerrinden Allah’a sığınılması gerektiği vurgulanmıştır. (el-Bakara, 2/102; el-Felak, 113/4) Hz. Peygamber (s.a.s.) de sihir yapmayı yedi büyük günah arasında saymıştır. (Buhârî, Vesâyâ, 23 [2766]; Hudûd, 44 [6857]; Müslim, Îmân, 145 [89]) Cahiliye devrinde sihir/büyü çok yaygındı. Cincilik, kâhinlik, yıldızlardan hüküm çıkarmak, fal oklarına başvurmak, iplere düğüm atıp üflemek gibi işlemler yapılırdı. Müşrikler bu durumun da etkisiyle işi, Kur’ân’ın bir sihir eseri olduğunu ileri sürmeye kadar vardırmışlardı. (Sâd, 38/4; ez-Zârîyât, 51/52) Sihre ve büyüye karşı en etkili çözüm, Allah’a sığınmak ve O’na güvenmektir. Hz. Peygamber (s.a.s.), her şeyin şerrinden Allah’a sığınarak sürekli Felak ve Nâs sûreleri ile Âyetü’l-kürsî’yi okumuştur. (Buhârî, Vekâlet, 10 [2311]; Fezâilü’l-Kur’ân, 10, 14 [5010, 5016-5017]) Ayrıca o, torunları Hz. Hasan (r.a.) ve Hz. Hüseyin’i (r.a.) nazar, büyü ve benzeri olumsuzluklardan korumak için şu duayı okumuştur: أَعُوذُ بِكَلِمَاتِ اللَّهِ التَّامَّةِ مِنْ كُلِّ شَيْطَانٍ وَهَامَّةٍ وَمِنْ كُلِّ عَيْنٍ لاَمَّةٍ “Her türlü şeytan ve zehirli haşarattan ve bütün kem gözlerden Allah’ın eksiksiz kelimelerine sığınırım.” (Buhârî, Ehâdîsü’l-enbiyâ, 10 [3371]) Bunun yanında sihre maruz kaldığını düşünen bir kimsenin, şifayı Allah’tan umarak güvendiği insanlara müracaatla kendisine Kur’ân okutması ve dua ettirmesinde bir sakınca yoktur. Din İşleri Yüksek Kurulu 28 Eylül 1979 tarih ve 1883 sayılı kararında Cenâb-ı Hak’tan şifa umarak hastalara Kur’ân-ı Kerîm ve şifa ile ilgili dualar okumanın caiz, halkı kandırmak ve gaipten haber vermek amacıyla üfürükçülük yapmanın ise dinen yasak olduğunu belirtmiştir.
Selamünaleyküm. Kardeşim, biz Buhari'nin hakkındaki kanaate inanıyor ve onunla huzur buluyoruz. Sizin veya bir başkasının ya da Müslüman olmayan birinin tenkiti onun bileceği iş olur. Siz bir bilgi edinme maksadı ile sormadığınız için cevap verme ihtiyacı hissetmiyoruz. Size sizin kanaatiniz yeterlidir. Bize de bizim kanaatimiz. Allah'a emanet olunuz.
Muska; hastalık, göz değmesi, afetten korunmak veya kurtulmak gibi amaçlarla insanların yanlarında taşıdıkları, içinde bazı âyet, hadis ve duaların yazılı bulunduğu metindir. Çoğunlukla koruyucu bir malzemeye sarılı olarak kullanılır. Korku ve nazardan korunmak, bazı hastalıklardan şifa bulmak için dua etmek, Kur’ân-ı Kerîm’den âyetler okumak, caizdir. (Buhârî, Fezâilü’l-Kur’ân, 9 [5007]; Müslim, Selâm, 65-66 [2201]; İbn Mâce, Tıb, 35-36 [3517-3525]) Âyet ve dua gibi metinlerin bir şeye yazılıp insanların bedenlerine asılması veya iliştirilmesi konusunda Hz. Peygamber’den bir rivâyet yoktur. Ancak Abdullah b. Amr, Hz. Peygamber’in (s.a.s.) “Sizden biriniz uykuda korkarsa ‘Allah’ın gazab ve azabından ve kullarının şerrinden, şeytanların vesvesesinden ve yanıma gelmelerinden, eksikliği olmayan Allah’ın sözlerine sığınırım.’ desin. O takdirde, hiçbir şey ona zarar vermez.” buyurduğunu bildirmiş ve kendisi de bu duayı temyiz çağına gelen çocuklarına öğretip, temyiz çağına gelmeyen çocukları için yazıp boyunlarına asmıştır. (Ebû Dâvûd, Tıb, 19 [3893]; Tirmizî, De‘avât, 94 [3528]) Bazı âlimler, Kur’ân-ı Kerîm’den âyetlerin yazılıp muska yapılarak takılmasında bir sakınca görmemektedir. (Şâfiî, el-Ümm, 7/241; Zeylaî, Tebyîn, 1/58) Bununla birlikte muskadan medet umma, onu koruyucu olarak algılama, Allah’tan (c.c.) beklenilecek şeyleri muskadan bekleme gibi olumsuzluklara sebep olacaksa muska kullanılması caiz değildir. Bu bağlamda insanların duygularını istismar edenlere karşı da uyanık olunmalıdır.
İNANÇ KONULARIYLA İLGİLİ MESELELER konusundaki diğer fetvalar
Türkçe’de uyum anlamına gelen vefk, bir dörtgen şekil içindeki bölümlere birtakım sayı ve harfler yazılarak meydana getirilen şekil olup, bunu yapanlar, vefk aracılığıyla Allah’ın kendilerini koruyacak bir cin görevlendireceğini iddia ederler. İslam dini, tevhid inancına zarar verdiği için falı, tılsımı ve büyüyü kesin olarak yasaklamıştır (el-Fetâvâ’l- Hindiyye, V, 459). Cinlerden ve şeytanlardan yardım isteme anlamına gelen ve manası anlaşılmayan sihir ve tılsımlar insanı şirke kadar götürebilecek işlerdir (Nevevî, el-Mecmu’, IX, 66). Zira bu gibi işlerde hep aldatma, kötülük ve zarar söz konusudur (Cassâs, Ahkâmu’l-Kur’an, I, 61).
Yoga, Hinduizm ve Budizm’de kişiye birtakım ilahi bilgiler ve yetenekler kazandırarak onun arınmasına ve hakikate ulaşmasına aracı olması amacıyla uygulanan bir yöntemdir. Son yıllarda ülkemizde bedensel egzersiz ve psikolojik terapi faaliyetleri görünümünde yaygınlaşan yoga merkezlerinin önemli bir kısmı kendilerini bu dinlerden ayrıştırarak bağımsız yoga uygulayıcısı oldukları söylemiyle faaliyet göstermektedirler. Ancak yoganın dinî bir yönünün bulunmadığı ve zihinsel arınmayı amaçlayan alıştırmalar olduğu söylemi tam olarak gerçeği yansıtmamaktadır. Çünkü Hint dinlerinde yoga, dinî bir uygulama olarak varlığını sürdürmektedir. (Tümer, “Brahmanizm”, DİA, 6/331) Buna göre bir Müslüman’ın, başka bir dinin inanç ve ibadetlerine dayandığını bilerek yoga yapması caiz değildir. Zira bir Müslüman’ın İslâm’ın inanç esaslarını ve temel prensiplerini göz ardı etmesi, başka dinlere ve inançlara ait ibadet şekillerinden medet umması ve bunları benimsemesi düşünülemez.
Fısıltı, evham, şüphe, telkin, kuruntu demek olan vesvese yaygın olarak; kötü bir işin yapılması, iyi bir işin terk edilmesi veya geciktirilmesi ya da eksik yapılması için şeytanın insanı kışkırtması, aklını çelmesi ve akla kötü düşünceleri getirmesi anlamında kullanılır. Kur’an’da vesvesecinin (vesvâs) şerrinden Allah’a sığınılması emredilmiş, (en-Nâs, 114/1-6) şeytanın Hz. Âdem ile eşini cennetten vesvese yoluyla çıkardığı bildirilerek müminlerin bu konuda duyarlı olmaları istenmiştir. (el-A’râf, 7/20) Şeytanın insanı küfre sürükleme yollarından birisi de, onu şüphe ve tereddüde götürebilecek sorulardır. Kalpten geçen bu sorular, hiç şüphesiz şeytanın vesvesesi ile meydana gelmektedir. Nitekim Allah Resulü (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Şeytan sizden birinize gelerek ‘filan ve filan şeyi kim yarattı?’ der. O kişi ‘Allah yarattı’ deyince peki, ‘Allah’ı kim yarattı?’ der. İş bu dereceye varınca o kimse hemen Allah’a sığınsın ve o düşünceden uzaklaşsın!” (Buhârî, Bedü’l-halk, 11 [3276]; Müslim, Îmân, 214 [134]), “Allah’a iman ettim, desin!” (Müslim, Îmân, 212 [134]) Bu durum kişinin imanına herhangi bir zarar vermez. Ashab-ı Kiram’dan bazıları Resul-i Ekrem’e (s.a.s.) gelerek içlerinden, söylemeye dahi cesaret edemeyecekleri vesveseler geçtiğinden yakınmışlar; Resûlullah (s.a.s.) da bu durumun onlardaki kesin ve katıksız imana delâlet ettiğini, ümmetinin bu tür vesveselerden dolayı -telkin edilenleri yapmadıkları sürece- sorumlu tutulmayacağını bildirmiştir. (Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 2/255 [7464]; 6/106 [24796]; Müslim, Îmân, 201-205, 211 [127-129, 133]) Bir kimsenin abdest ve namaz sırasında bazı uygulamaları eksik yaptığı hususunda kuşkuya düşmesi ve evhamlanması hali de sık karşılaşılan vesveselerdendir. Bu tür kuruntulardan sakınılması veya onların üzerinde durulmaması öğütlenmiştir. (Ebû Dâvûd, Ṣalât, 161 [905-906]; Tirmîzî, Ṭahâret, 43 [57]) Sonuç olarak kişilerin, içlerinden bir sesin fısıldadığını söyledikleri küfür vb. ifadeleri, vesvese kapsamında olup imanlarına ve dinlerine zarar vermez.
Fısıltı, evham, şüphe, telkin, kuruntu demek olan vesvese yaygın olarak; kötü bir işin yapılması, iyi bir işin terk edilmesi veya geciktirilmesi ya da eksik yapılması için şeytanın insanı kışkırtması, aklını çelmesi ve akla kötü düşünceleri getirmesi anlamında kullanılır. Vesveseden kurtulmak için kişi, her şeyden önce Allah’ın kulları için dinde zorluk değil kolaylık dilediğini bilmelidir. Aynı zamanda samimiyet içinde Allah’a sığınmalı, kalbinin onaylamadığı düşüncelerin kendi inancı olmadığını bilerek kötümserlik, endişe ve korkudan kurtulmalıdır. Ayrıca kişinin manevi destek olarak abdestli olmaya özen göstermesi, dua ederek Allah’tan şifa istemesi, ibadetlerini düzgün ve devamlı bir şekilde yapmaya gayret etmesi, kalbine olumsuz düşünceler geldiğinde Fâtiha, Felak ve Nâs surelerini okuması tavsiye edilir. Ayrıca bir kimsenin abdest ve namaz sırasında bazı uygulamaları eksik yaptığı hususunda kuşkuya düşmesi ve evhamlanması hali de sık karşılaşılan vesveselerdendir. Bu tür kuruntulardan sakınılması veya onların üzerinde durulmaması Hz. Peygamber (s.a.s.) tarafından tavsiye edilmiştir. (Ebû Dâvûd, Ṣalât, 161 [905-906]; Tirmizî, Ṭahâret, 43 [57]) Öte yandan vesvesenin tıp biliminde hastalık olarak tanımlanan bir türü de vardır. Bu hastalık “irade dışı gelen, kişiyi tedirgin eden, bilinçli çaba ile uzaklaştırılamayan düşünceler” şeklinde tanımlanmaktadır. Bu tür rahatsızlığı olanların manevi destekle beraber tıbbî tedavi yöntemlerine başvurmaları tavsiye edilir.