Diyanet Fetva Kurulu
Soru
Haram kazançlarla alınan mallar kişinin ölümünden sonra mirasçılara helal olur mu?
Cevap
Benzer fetvalar
Selamünaleyküm. Daha önce benzer bir soruya verilmiş cevap şöyledir: Bir insana miras yoluyla intikal eden maldaki haramlar, intikal yoluyla haramdan arınmış olmaz; o malı haram olarak oluşturan açısından vebal devam etmektedir. Malın kendisine intikal ettiği kişi açısından ise durum şöyledir - Eğer gasp, hırsızlık gibi yollarla edinilmiş bir mal söz konusu ise o malı sahiplerine iade etmesi gerekir. Miras yoluyla intikal nedeniyle ona helal olmaz. - İntikal eden mal, faiz ve benzeri bir haram yoluyla elde edilmiş ise bu durumda, malın tamamının haramdan olması durumunda mü'min bir mirasçının o mala tenezzül etmemesi gerekir. İman ehli olmak budur. Eğer örneğinizde olduğu gibi, bankaya da giderek malını geliştiren biri ise miras bırakan, bu durumda elimizdeki intikal etmiş malın ne kadarının haramdan olduğunu bilmemiz mümkün olmayacaktır. Sadece 'çalışmasında haram da vardı' zannı ile bir insanın mirası reddedilmesi gerekmez. Belli bir miktarı, 'bu kadarı faizdendi' şeklinde bilebilecekseniz onu ayırıp sadaka olarak verebilirsiniz.
Ölenin geride bıraktığı mal ve haklar, gerekli işlemlerden sonra derhâl mirasçılarına intikal edeceğinden (en-Nisâ, 4/11-12; Buhârî, Vesâyâ, 3 [2743]; Müslim, Vasıyyet, 10 [1629]), mirasın mirasçılar arasında hemen bölüşülmesi veya bölüşünceye kadar gelirlerinin hak sahipleri arasında hisselerine göre taksim edilmesi gerekir. Aksi takdirde diğer hak sahiplerinin haklarına tecavüz edilmiş olur. Çünkü hisse sahiplerinin, mirasın kendi hisselerine düşen kısmında her türlü tasarrufta bulunma ve gelirini alma hakları vardır.
İslâm dini, kişilerin meşru işlerle uğraşmalarını ve geçimlerini helal yollardan sağlamalarını emreder; haram yollara tevessül etmelerini ise yasaklar. Bu nedenle kişinin meşru olmayan bir yolla elde ettiği parayı kullanması haram olduğu gibi onu ibadet için kullanması da haramdır. (İbn Âbidîn, Reddü’l-muhtâr, 2/456; Nevevî, el-Mecmû‘, 7/62) Dolayısıyla hac ibadeti, helal mal ile edâ edilmelidir.
Hac, oruç fidyesi, zekât, sadaka-i fıtır, keffâret gibi Allah’a ait borçlar hakkında yapılan vasiyetlerin vârisler tarafından yerine getirilmesi gerekir. Bu amaçla bırakılmış mal başka bir yere harcanamaz. Vasiyet, dinen meşrû olmayan şeyler için yapılmışsa bu vasiyet geçerli olmaz. (Kâsânî, Bedâ’i, 7/341; Şirbînî, Muğni’l-muhtâc, 4/68) Gayri meşrû işler için vasiyet edilmiş mallar diğer mallarla birlikte mirasçılara dağıtılır veya mirasçılar isterlerse, bu malı hayır yollarına sarf ederler. Muayyen bir hayır için vasiyet edilen mal, vasiyet edilen yere harcanmalıdır. Ancak malı belirlenen yere harcamak mümkün olmazsa söz konusu mal vasiyete en uygun yere sarf edilir. (İbn Âbidîn, Reddü’l -muhtâr, 6/666; Zühaylî, el-Fıkhu’l-İslâmî, 10/7499 )
Bir kişi kendisine intikal eden mirastaki diğer hak sahiplerinin (mesela kız kardeşlerinin) haklarını gasp etmiş olması o malın ona gasp ettiği kadarı ile haram olmasını gerektirir. Onun vefatı ile bu malın çocuklarına intikal etmesi durumunda ise el değiştirmeyle haram mal helale dönüşmez. Çocuklarının veya varislerinin hakları gasp edilmiş hak sahipleri ile oturup sulh olmaları gerekir. Hakları gasp edilenlere dinen verilmesi gereken pay ne kadar ise onu onlara verirler. Rakamlar net tespit edilemiyorsa bir bilirkişi oluşturulur ve bilirkişinin belirlediği onlara verilir. Böylece babalarından intikal eden mal onlara helal olur. Hak sahipleri de ölmüş ise onların çocuklarına yani mallarına varis olanlara bu mal verilir. Hakları verilmemiş olanlar, haklarını helal ediyorlarsa bir sorun yok demektir.
Bir Müslümanın dinen meşru olmayan kaynak, iş ve işlemlerden gelir elde etmesi haram olduğu gibi bu yollarla kazanılan mal veya parayı kullanması da haramdır. Bu tür gelirler, alkol, domuz vb. şeylerin ticaretiyle elde edilmiş olabileceği gibi kumar, rüşvet, gasp, hırsızlık veya faiz gibi yollarla da elde edilmiş olabilir. Aynı şekilde bu gelirler zimmete geçirme, görevi ihmal veya suiistimal gibi kamu hakkının herhangi bir yolla ihlal edilmesi şeklinde de oluşabilir. Elde edilen haram gelirler, şayet sahipleri biliniyorsa kendilerine, ölmüşlerse mirasçılarına verilmelidir. Eğer haram kazanç kamu hakkı ihlali yoluyla elde edilmişse kamuya iade edilmelidir. Sahiplerine ya da mirasçılarına ulaşılamaması halinde ise bu gelirler gerçek sahipleri adına toplum yararına kullanılmalı veya fakirlere verilmelidir. Ayrıca bu şekilde gelir elde etmekten vazgeçilmesi ve işlenen günahtan dolayı tövbe edilmesi gerekir. (bk. Mevsılî, el-İhtiyâr, 4/135; Nevevî, el-Mecmûʿ, 9/351; Karâfî, ez-Zahîre, 13/322) Öte yandan herhangi bir yolla elde edilmiş meşru olmayan gelirlerin cami ve mescitlere sarf edilmesi caiz değildir.
MİRAS ve VASİYET konusundaki diğer fetvalar
Tereke, ölünün geride bıraktığı mallardır. (bk. İbn Âbidîn, Reddü’l-muhtâr, 6/759) Dolayısıyla mal kapsamında olmayan hak ve menfaatler tereke dışı kabul edilmiştir. Kişinin görevi ile ilgili şahsa bağlı hakkı olan maaşı miras kapsamında değerlendirilmez. Emekli maaşı alma hakkı kanunen kime tanınmışsa bu onun hakkıdır. Bu konuda yürürlükteki mevzuat hükümlerine göre hareket etmek gerekir.
Bir an önce mirasa konabilmek için mûrisin öldürülmesi ihtimalini ortadan kaldırmak maksadıyla kâtil mirastan mahrum edilmiştir. Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Katil mirasçı olmaz.” (Ebû Dâvûd, Diyât, 19 [4564]; Tirmizî, Ferâiz, 17 [2109]; İbn Mâce, Ferâiz, 8 [2735]) Ancak öldürmenin hangi çeşidinin mirastan mahrum kılacağı hususunda içtihat farklılıkları vardır. Hanefîlere göre, kısas veya keffâret lazım gelen -kasten veya kasta benzer öldürme, hataen ve hata hükmünde öldürmeler- mirasçı olmaya engeldir; ölüme sebebiyet vermek bu kapsamda değerlendirilmemiştir. (Mevsılî, el-İhtiyâr, 5/116) Şâfiî ve Hanbelî mezheplerine göre, doğrudan doğruya öldürme veya ölüme sebebiyet verme mirasa engeldir. Mâlikî mezhebine göre ise öldürme kasten olursa mirasçı olmaya engeldir. Ancak kasıtsız (hataen) öldürme mirasçı olmaya engel değildir. (İbn Kudâme, el-Muğnî, 6/364 vd.; Şirbînî, Muğni’l-muhtâc, 4/45; Zühaylî, el-Fıkhu’l-İslâmî, 10/7715-7717) Dolayısıyla Mâlikî mezhebine göre; herhangi bir kasıt olmaksızın, trafik kazası ve benzeri yollarla hataen ölüme sebep olan kişi mirastan mahrum edilmez. Günümüz şartlarında bu görüş tercih edilebilir.
Dinimizde, başkasının nesebine kaydedilip aslî nesebinin zayi edildiği ve bu bağlamda birtakım hukukî sonuçlar doğuran evlatlık müessesesi kabul edilmemiştir. (el-Ahzâb, 33/4-5; Buhârî, Megâzî, 57 [4326]; Müslim, Îmân, 114-115 [63]) Bununla beraber kimsesiz çocukların evlatlık adı altında ve hiçbir hukukî sonuç doğurmaksızın hayırsever kimseler tarafından bakılıp büyütülmesi de mümkündür. Evlat edinenle evlatlık arasında tek veya çift taraflı bir mirasçılık ilişkisi yoktur. Aralarında mirasçılık söz konusu olmadığından, evlat edinenler hayatta iken diledikleri kadar malı evlatlık olarak büyütülen çocuğa hibe edebilecekleri gibi mallarının üçte birini vasiyet yoluyla da bırakabilirler. (Mevsılî, el-İhtiyâr, 3/48) Başkası tarafından evlat edinilen kişi, gerçek babasının nesebinden çıkmış olmadığından ona mirasçı olur.
Nikâh, mirasa hak kazanma sebeplerinden biridir. (en-Nisâ, 4/12; bk. Mevsılî, el-İhtiyâr, 5/86) Bu itibarla eşlerden birisinin ölümü hâlinde diğeri ona mirasçı olur. Zifafın ya da halvetin bunda bir etkisi yoktur.
Hz. Peygamber’in (s.a.s.) “Müslüman bir kimse kâfire, kâfir de Müslüman’a mirasçı olamaz.” (Buhârî, Ferâiz, 26 [6764]; Müslim, Ferâiz, 1 [1614]) ve “Farklı din mensupları birbirlerine mirasçı olamazlar.” (Ebû Dâvûd, Ferâiz, 10 [2911]; Tirmizî, Ferâiz, 16 [2108]) şeklindeki hadislerine dayanan fakihlerin çoğunluğu, din farkının mirasa engel olacağını söylemiştir. Bu hadisleri başka bilgilerle birlikte değerlendiren Muaz b. Cebel, Muâviye b. Ebî Süfyân gibi sahabîlerle sonraki bazı müçtehitler, gayrimüslimin Müslüman akrabasına mirasçı olamayacağını ama Müslüman’ın gayrimüslim birisine mirasçı olabileceğini kabul etmişlerdir. (bk. İbn Hacer, Fethu’l-bârî, 12/50 [6763]; Azîmâbâdî, Avnü’l-ma‘bûd, 8/87-88 [2911-2913]; Mardînî, er-Rehâbiyye, 34) Günümüzde de tercih edilen bu görüşe göre; Müslüman, gayrimüslim yakınından kalan mirası alabilir.
Dinimizde hukukî birtakım sonuçlar doğuran bir evlatlık müessesesi yoktur. Kur’ân-ı Kerîm’e göre evlatlıklar öz çocuk gibi olmayıp (el-Ahzâb, 33/4) evlatlık olarak büyütülen çocukla, evlat edinenler arasında birbirlerine mirasçı olma hakkı da söz konusu değildir. (Kurtubî, el-Câmî‘, 14/119) Dolayısıyla bu durumdaki bir kimse öldüğünde onun dinen gerçek mirasçıları kardeşleridir. Ancak taraflar birbirlerine hibe ve mal varlığının üçte birinden fazla olmamak şartıyla vasiyet yolu ile mal bırakabilirler. (Buhârî, Vesâyâ, 3 [2743]; Müslim, Vasıyyet, 10 [1629])