Diyanet Fetva Kurulu
Soru
Kadın şahsi ihtiyacını karşılamak için kocasının parasını rızası olmadan alabilir mi?
Cevap
Benzer fetvalar
Erkeğin evinin yani eşinin ve çocuklarının ihtiyacı yöre ve zamanın şartlarına göre karşılaması görevidir. Bu görevini ihmal ettiğinde ise eşinin ondan mahkeme yoluyla da olsa ihtiyaçlarını karşılamasını istemesi de hakkıdır. Bu hakkı onun malından izin almadan kullanması durumunda da vebale girmez. İki önemli noktaya çok dikkat etmesi gerekir: a. “İhtiyaç” başka şey “arzu etmek” başka şeydir. Şöyle bir örnek verebiliriz: Çocuk bezi bir çocuk için ihtiyaçtır ama oyuncak onun gibi bir ihtiyaç değildir. Bez almayan bir baba ile oyuncak almayan bir babayı aynı tutamayız. Aynı şekilde kadının kıyafet/gıda/ısınma/kira/su/gaz gibi ihtiyaçları zorunludur ama makyaj öyle bir ihtiyaç değildir. Bu çizgiyi yaşanan yöre ve zaman etkili bir şekilde belirler. b. İhtiyacı karşılamakla intikam almak da aynı şeyler değildir. Dinimiz bu meselede kadının tabii haklarının giderilmesindeki aksaklığı gidermek için izinsiz de olsa parasını harcamaya ruhsat vermiştir. Bu ruhsatı ise “ihtiyaç” ile sınırlamıştır. İntikam ile ihtiyaç benzetilirse ortaya vebal girer. Bu iki çizgiye dikkat edilmesi gerekir. Zira eşlerden biri de olsa kimse kimsenin malı üzerinde tasarruf hakkına sahip değildir. Ne kadın erkeğin malında ne de erkek kadının malında tasarruf hakkına sahip olmaz.
Kadın, evlendikten sonra eşinin izni olmadan evden çıkamaz mı? Kadın, meşru bir gerekçe ile evden çıkabilir ve akraba veya arkadaşlarını ziyaret edebilir. Ancak kocasının izni olmadan gereksiz yere sürekli dışarı çıkması doğru görülmemiştir. Ancak burada "izin" kelimesi yanlış anlaşılmamalıdır. Kadın, anne-babasını ve mahremlerini ziyaret etme hakkına sahiptir. Kadının sosyal hayatı tamamen kısıtlanamaz. Eş, kadının İslam’a uygun olan arkadaşlıklarını tamamen yasaklayamaz. Bir erkek, eşinin akraba veya arkadaşlarıyla görüşmesini ancak şu durumlarda sınırlayabilir: 1) Eğer o çevre, evliliğe zarar veriyorsa eşinin arkadaşları veya ailesi, evliliğe fitne sokuyorsa, yanlış yönlendiriyorsa, koca bu konuda hakkaniyetli bir şekilde önlem alabilir. Örneğin: Eğer eşinin arkadaşları sürekli ona evliliği kötülemeye, kocasına karşı doldurmaya çalışıyorsa, burada bir denge kurulması gerekir. 2) Eğer gittiği yerler haram veya şüpheli ortamlarsa kadın, İslam’a aykırı bir ortamda vakit geçiriyorsa (dedikodu, haram olan eğlence vb.), koca bunu engelleme hakkına sahiptir. Ama İslam’a uygun bir arkadaş çevresi varsa, bu kısıtlama olmaz. 3) Ev içindeki denge bozuluyorsa, kadın, sürekli dışarı çıkıp evi ihmal ediyorsa, koca bu konuda uyarıda bulunabilir. Ama kadın, eşinin ve çocuklarının hakkını gözetiyorsa, kısıtlama gereksiz olur. Evlilik öncesinde bu konuları açıkça konuşun. Eş adayın, akraba ve arkadaş ilişkileri konusunda katı mı, esnek mi olduğunu bilmek çok önemli. Allah hayırlı kapılar açsın, gönlünüze huzur versin.
İslam dini, aile bağlarının korunmasına ve akrabalık ilişkilerinin sürdürülmesine büyük önem vermektedir. Kur'an ve sünnet bu konu üzerinde özellikle durmuş, anne-babaya ve akrabaya iyilik yapılması ve akrabalık bağlarının gözetilmesini emretmiştir. (el-İsrâ, 17/23; en-Nisâ, 4/1, 36; Müslim, Îmân, 36 [137]) Üstelik akraba ziyaretleri insanın ruhsal, duygusal ve sosyal ihtiyaçlarını karşılayan önemli bir rol üstlenmektedir. Dolayısıyla insanın yakınlarını gözetmesi ve ziyaret etmesi sadece dinî bir emir olarak değil, insanın fıtratından kaynaklanan doğal bir ihtiyaç olarak da görülmelidir. Evlilik birliği içinde erkek ve kadının karşılıklı hak ve yükümlülükleri olduğu gibi anne-baba ve akrabalarına karşı da hak ve sorumlulukları vardır. Bu hak ve sorumluluklar evlendikten sonra da devam etmekte; yeni bir aile kurulurken mevcut aile bağlarının da korunması beklenmektedir. Dolayısıyla evli bir kadının anne-babasını ve akrabalarını ziyaret etmesi hem görevi hem de hakkıdır. Bu itibarla koca eşinin anne-babasına karşı görevlerini yapmasını engellememelidir. Bununla birlikte kadının anne-babasını ziyaret etme sıklığı ihtiyaca, toplumun örf ve âdetine göre değişkenlik gösterebilir. Bu bağlamda evli kadının anne-babasını ziyaretiyle alakalı kocasından her seferinde izin alması gerektiğini söyleyen fakihler olduğu gibi belli aralıklarla ziyaret için izin almasına gerek olmadığını ifade edenler de bulunmaktadır. Ziyaretler öncesi eşi bilgilendirmek aile bağlarını kuvvetlendirme açısından daha iyidir. Ayrıca genel kanaate göre hastalık, cenaze vb. özel durumlarda koca, eşine herhangi bir kısıtlama getiremez. (Mevsılî, el-İhtiyâr, 4/8; İbnü’l-Hümâm, Fethü’l-Kadîr, 4/398; Sahnûn, el- Müdevvene, 4/73; Şîrâzî, el-Mühezzeb, 2/480-481; Mevvâk, et-Tâc, 5/548; İbn Kudâme, el-Muğnî, 7/295; el-Kâfî, 3/82-83) Anne-baba dışındaki akrabalara yönelik ziyaretlerin süresi ile ilgili bazı âlimler mahrem ve namahrem ayrımı yapıp ziyaret sürelerini buna göre belirlerken, bazıları da böyle bir ayrıma gitmemiştir. (Aynî, el-Binâye, 5/682-683) Bu ziyaretler, kadının evdeki sorumluluklarını ihmal etmesine sebebiyet vermemelidir. Ayrıca akraba ziyaretlerinde gerekli durumlarda mahremiyet ve örtünme kurallarına dikkat edilmelidir. Sonuç olarak İslam’da kadının anne-baba ve akraba ziyareti hususu karşılıklı hak ve sorumluluklar ihlal edilmemek şartıyla belli bir süreye bağlanmamıştır. Aile birlikteliğinin ve huzurunun korunması için yaşanılan bölgenin örfü de dikkate alınarak koca, eşinin anne babasını ve akrabalarını belli aralıklarla ziyaretine engel olmamalı ve eşler bu konuda karşılıklı anlayış ve hoşgörü ile hareket etmelidir.
Koruyucu aile programı uygulaması kapsamında himayeye alınan çocuklar için devletin ödeyeceği paranın çocuğa harcanması veya onun adına saklanması hâlinde koruyucu aile tarafından alınmasında dinî açıdan bir sakınca yoktur. Bununla birlikte, himaye eden ailenin fakir olması durumunda çocuk için verilen paradan makul şekilde istifade etmesi de caizdir. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de, “Yetimleri deneyin. Evlenme çağına (bulâğa) erdiklerinde, eğer reşîd olduklarını görürseniz, mallarını kendilerine verin. Büyüyecekler (ve mallarını geri alacaklar) diye israf ederek ve aceleye getirerek mallarını yemeyin. (Velilerden) kim zengin ise (yetim malından yemeğe) tenezzül etmesin. Kim de fakir ise aklın ve dinin gereklerine uygun bir biçimde (hizmetinin karşılığı kadar) yesin. Mallarını kendilerine geri verdiğiniz zaman da yanlarında şahit bulundurun. Hesap görücü olarak Allah yeter.” (en-Nisâ, 4/6) buyrulmuştur. Öte yandan dinimizde çocuğun anne-baba ile olan nesep bağının koparılması onun duygu dünyasını yıkmak ve onu ruhen öldürmek sayılabileceğinden dolayı doğru bulunmamıştır. (bk. el-Ahzâb, 33/4-5; Buhârî, Megâzî, 57 [4326]; Müslim, Îmân, 114-115 [63]) Bu yüzden çocuk, Allah’ın emaneti olarak görülmeli, bu emanete hakkıyla riâyet için çaba ve gayret gösterilmeli, maddî sıkıntılar sebebiyle evlatlık verilip gerçek anne-baba şefkatinden mahrum bırakılmamalıdır.
Öncelikle bilmen gerekir ki mehir senin özel mülkündür. Evlilik esnasında sana verilen bilezikler ister “peşin” mehir olarak verilmiş olsun ister “verilecek” diye sözleşilmiş olsun senin malındır. Şu hâlde Eşin senin iznin olmadan altınlarını ticarette kullanamaz. Mehir, kadının kendi tasarruf hakkına sahip olduğu maldır. Koca, karısının malını onun açık izni olmadan kullanırsa gasp etmiş olur. Zarar oluşmuşsa, tazmin etmesi gerekir. Altınları alıp birine verdiyse ve o kişi de dolandırıcı çıktıysa, eşin mehir olan bu malın bedelini sana ödemekle yükümlüdür. Çünkü sen ne izin verdin ne de bu işe ortak oldun. “Niyeti kötü değildi” denilmesi durumu değiştirmez. İyi niyetle de olsa, izinsiz yapılan bir işlem sonucunda mal ziyan olursa, bu zararı yapan kişi telafi eder. Niyet sevap kazandırır ama kul hakkını ortadan kaldırmaz. Bu durumda ne yapmalısın? Önce sakin kal. Eğer bu mesele eşinle aranda büyük bir kırgınlığa yol açtıysa, haklarını bil ama evini dağıtmadan çözüm bulmaya çalış. Bu tür meselelerde şeytan tarafları doldurur, evleri yıkar. Buna fırsat verme. Eşinle ciddi ve sakin bir şekilde konuş. Ona, bu altınların senin özel malın olduğunu, hiçbir bilgilendirme olmadan böyle bir riske atmasının kul hakkı olduğunu izah et. Tazmin sorumluluğu olduğunu hatırlat. Eşin pişmansa, elinden geldiği kadarıyla bu zararı telafi etmeye çalışmalı. Borç alıp ödemesi, peyderpey tamamlaması, bu konuda gayret göstermesi gerekir. Çünkü bu sadece aranızdaki bir mesele değil kul hakkı ve ahiret sorumluluğudur. Eğer eşin bu durumu hafife alıyor, telafi yoluna gitmiyor, pişmanlık göstermiyorsa, bu durumda aile büyüklerinden veya güvendiğiniz bir âlimden ya da müftülükten arabuluculuk istemek uygun olur. Bacım, sen sabrını kaybetme. Hakka dayalı bir çözüm arayışında ol. Eşin hatalı ama bu hatası evlilik kurumunu yıkmadan, adil bir şekilde telafi edilebilir.
Çocuğun doğumdan itibaren beslenmesini, bakım ve temizliğini belli bir süreye kadar en iyi bir biçimde annesi yerine getireceğinden bakım hakkı öncelikle anneye tanınmıştır. Annenin şefkat, merhamet ve bu işlere dönük fıtrî becerisinin bulunması da bunu gerektirmektedir. (İbn Hazm, el-Muhallâ, 10/143; Merğînânî, el-Hidâye, 2/283; İbn Kudâme, el-Muğnî, 8/237; Şirbînî, Muğni’l-muhtâc, 5/192-193) Bir kadın Hz. Peygamber’e (s.a.s.) gelerek, “Ey Allah’ın Elçisi! Şu benim oğlumdur. Karnım ona yuva, göğsüm pınar, kucağım da sıcak bir kundak oldu. Şimdi ise babası beni boşadı ve çocuğu benden çekip almak istiyor.” diye şikâyette bulununca Resûl-i Ekrem; “Başkası ile evlenmediğin sürece onun üzerinde önce sen hak sahibisin.” (Ebû Dâvûd, Talâk, 35 [2276]) buyurmuştur. Hz. Ebû Bekir de (r.a.) eşinden ayrılan bir babaya; “Annesinin okşaması, kucağına alması ve kokusu, çocuk açısından senin yanında kalmasından daha hayırlıdır. Sonra çocuk büyüyünce seçimini yapar.” (Abdürrezzâk, el-Musannef, 7/154 [12601]) demiştir. Çocuğun bakım ve terbiyesi sorumluluğu kendisine verilen kişinin akıllı, ergin, bu işi yapabilecek güçte ve çocuğu hayat, sağlık ve ahlakî bakımlarından koruma konusunda güvenilir olması gerekir. Hem kadın hem erkekte aranan bu ortak nitelikler yanında sadece kadında ve sadece erkekte aranan başka şartlar da vardır. Erkeğin Müslüman olması, bakacağı çocuk kız ise ona mahrem olması; kadının çocuğa yabancı yani mahrem olmayan biriyle evli olmaması bu tür özel şartlardandır. (Sahnûn, el-Müdevvene, 2/258 vd.; Şirbînî, Muğni’l-muhtâc, 5/192-193; Şevkânî, Neylü’l-evtâr, 6/388-393 vd.; Bilmen, Kâmus, 2/432) Çocuğun bakımı ve yetiştirilmesinin süresi (hidâne) çocuğun buna olan ihtiyacı ile orantılıdır. Hanefî fakihler bu süreyi çocuğun kendi başına yemek yiyip giyinebileceği yaşa ulaşmasını, Şafiîler ise temyiz çağını ölçü alarak belirlemişlerdir. (İbn Âbidîn, Reddü’l-muhtâr, 3/566; Şirbînî, Muğni’l-muhtâc, 5/198) Dolayısıyla bu süre erkek çocukta yedi-dokuz; kız çocukta dokuz-on bir yaşlarında sona erer. Mâlikîlere göre bu müddet, erkek çocukta ergenlik çağına, kız çocukta ise evlenmesine kadar uzamaktadır. (Sahnûn, el-Müdevvene, 2/258-259) Süre sona erince çocuğun bakım sorumluluğu, fakihlerin çoğunluğuna göre babaya intikal ederken; Şâfiî ve Hanbelîler kararın çocuk tarafından verileceğini, anne-babasından hangisini seçerse onun yanında kalacağını söylemişlerdir. (İbn Kudâme, el-Muğnî, 8/239; Şirbînî, Muğni’l-muhtâc, 5/198) Hz. Peygamber’in (s.a.s.), anne-babası boşanmış bir erkek çocuğu, onlardan hangisini seçeceği konusunda muhayyer bırakması (Ebû Dâvûd, Talâk, 35 [2276-2277]; Tirmizî, Ahkâm, 21 [1357]) ve Hz. Ebû Bekir’in (r.a.) yukarıda naklettiğimiz sözü, bu son görüşü teyit etmektedir.
HAKLAR VE SORUMLULUKLAR konusundaki diğer fetvalar
Nikâh, aile birliği oluşturacak kimselerin Allah’ın emri gereği gerçekleştirdikleri bir sözleşmedir. Böylesine önemli bir sözleşmenin birtakım maddî kaygılarla sona erdirilmesi her şeyden önce doğru değildir. Kaldı ki sevgili Peygamberimiz normal şartlar altında gerçekleşen boşama için bile “Allah’ın en hoşlanmadığı helal şey evliliği sona erdirmektir” (Ebû Dâvûd, Talâk, 3 [2178]; İbn Mâce, Talâk, 1 [2018]) buyurmuştur. Bir yakını dolayısıyla kanun gereği dul hanımlara ödenen parayı almak üzere resmen boşanıp gerçekte birlikte yaşamaya devam etmek, hile niteliğinde olduğundan haramdır. Bu tür hileli yollarla elde edilecek gelirler kamu malını zimmetine geçirmek anlamına gelir. Bu nedenle hileli boşanma yolu ile alınan maaş helal olmaz.
Selâmlaşma, Müslümanlardan birinin diğerine “Selâm sizin üzerinize olsun, Allah sizi her türlü kaza ve beladan korusun” anlamına gelen “selâmün aleyküm/es-selâmü aleyküm” diyerek hayır duada bulunması; diğerinin de “ve aleyküm selâm/aleykümü’s-selâm” diyerek aynı duayla karşılık vermesidir. Nitekim Allah Teâlâ, “Size bir selâm verildiğinde ya daha güzeli ile ya da dengi ile karşılık verin” (en-Nisâ, 4/86) buyurarak verilen selâma güzel şekilde karşılık vermeyi emretmiştir. Hz. Peygamber de (s.a.s.) selâma güzel lafızlar eklemenin sevabı artırdığına dikkat çekmiş, “es-Selâmü aleyküm” sözüne, “ve rahmetullâh ve berekâtüh” (Allah’ın rahmeti ve bereketi) gibi sözcükler eklemek suretiyle ayrıca sevap kazanılacağını bildirmiştir. (Ebû Dâvûd, Edeb, 143, [5195-5196]) Dinimiz Müslümanları kardeş ilan etmiş, kardeşlik bilincinin yerleşip devam etmesi için de onlara bazı görevler yüklemiştir. Bu görevlerden biri de selâmlaşmaktır. Nitekim Resûlullah (s.a.s.) selâmlaşmayı Müslüman’ın Müslüman üzerindeki hakları arasında saymıştır. (Müslim, Selâm, 5, [2162]) İslâm âlimleri selâm vermenin sünnet, almanın farz olduğunu ve selâm verenin alana göre daha fazla sevap kazanacağını belirtmiştir. (Mevsılî, el-İhtiyâr, 4/164) Allah Resûlü (s.a.s.) iki Müslüman’ın karşılaştığında söze önce selâmla başlamalarını öğütlemiş; küçüğün büyüğe, bir vasıta üzerinde gidenin yürüyene, yürüyenin veya ayakta olanın oturana, sayı bakımından az olan topluluğun çok olana selâm vermesinin uygun olacağını bildirerek selâmlaşma âdâbını öğretmiştir. Bunun yanında topluluk içerisinden bir kişinin selâm vermesini ya da verilen selâmı bir kişinin almasını yeterli görmüş ve bir topluluktan ayrılırken de selâmla ayrılmanın güzel olduğunu ifade etmiştir. (Buhârî, İsti’zân, 4, [6231]; Müslim, Selâm, 1, [2160]; Ebû Dâvûd, Edeb, 150, [5208], 152, [5210]) Şayet topluluktan hiç kimse verilen selâmı almazsa bu durumda toplulukta bulunan herkes günahkâr olur. (İbn Âbidînzâde, el-Hediyyetü’l-ʿAlâʾiyye, 232; Nevevî, el-Mecmû‘, 4/594)
İslâm’ın üzerinde hassasiyetle durduğu temel kavramlardan birisi hak kavramıdır. İslâm, bütün canlılara ait hakları tespit ve tarif edip sınırlarını belirledikten sonra her bir hak sahibine hakkının verilmesini emretmiş; hak ihlali anlamına gelecek her türlü davranışı da yasaklamıştır. Bu hakların başında kul hakkı gelmektedir. Nitekim Allah Teâlâ insanoğlunu en güzel biçimde yaratmış ve mükerrem kılmıştır. (el-İsrâ 17/70; et-Tîn 95/4) Bundan dolayı İslâm’da ırkı, rengi, cinsiyeti, dili, dini, konumu ne olursa olsun insanların hakları dikkate alınmış ve gözetilmiştir. Resûlullah (s.a.s.) veda hutbesinde; “Ey insanlar! Sizin canlarınız, mallarınız ırz ve namuslarınız, Rabbinize kavuşuncaya kadar dokunulmazdır.” (Buharî, Hac, 132 [1739, 1741]) buyurmuş; kul haklarını ihlal eden kişinin ahirette hüsrana uğrayacağını haber vermiştir. (bk. Müslim, Birr, 59 [2581]) Dolayısıyla İslâm’da kul haklarına riâyet, İslâm’ı anlama ve özümseme göstergelerinden olup dünya ve ahiret saadetine ulaştıran temel vesilelerden birisidir. Kul hakkı ihlali durumunda; haksızlığın gecikmeden giderilmesi, hak sahibi ile helalleşilmesi ve bu günahtan tövbe istiğfar edilmesi gerekir. Zira Peygamber Efendimiz (s.a.s.) bu konuda şöyle buyurmaktadır: “Kim din kardeşinin şeref, onur ve haysiyetine veya malına yönelik bir haksızlık yapmışsa altın ve gümüşün fayda vermeyeceği kıyamet günü gelmeden önce o kimseyle helalleşsin. Aksi takdirde yaptığı zulüm miktarınca sevaplarından alınarak hak sahibine verilir. Şayet sevabı yoksa hakkına girdiği kişinin günahlarından alınarak kendisine yüklenir.” (Buhârî, Mezâlim, 10 [2449]) Mallarla ilgili kul hakkı ihlali durumunda; mevcutsa söz konusu malın kendisi, yoksa bedeli hak sahibine verilmelidir. Hak sahibinin hayatta olmaması hâlinde ise mirasçılarına teslim edilmelidir. Malın sahibi bilinmiyor veya kendisine ulaşmak mümkün olmuyorsa söz konusu mal veya bedeli hak sahibi adına fakirlere ya da hayır kurumlarına verilmelidir. Ayrıca yapılan bu hatadan dolayı samimi bir şekilde tövbe edip Allah’tan af ve mağfiret dilenmelidir. Hak ihlali; hakaret etme, küfür, yalan, gıybet, iftira, alay, istihza, rencide etme gibi insanın onur ve haysiyetine yönelikse bu durumda yapılması gereken, ortaya çıkan zarar ve mağduriyeti gidermek ve hak sahibiyle helalleşmektir. Buna imkân bulunmadığı durumlarda ise samimi bir tövbeden sonra hak sahibine hayır dua edilmeli, onun namına hayır hasenat yapılarak bu vebalden kurtulmaya çalışılmalıdır. Bu şekilde bir yol izlemenin manevî içerikli kul haklarına keffâret olabileceği bazı âlimler tarafından dile getirilmiştir. (İbn Teymiyye, el-Fetâvâ’l-kübrâ, 1/113)
Yeme-içmeyle ilgili genel ilkeleri belirleyen Hz. Peygamber (s.a.s.), sol elle yeme-içmeyi hoş karşılamamıştır. Nitekim o, bu konu üzerinde önemle durmuş; şeytanların sol elle yiyip içtiklerini haber vererek ümmetini uyarmış ve çocuklara sağ elle yemek yemeyi öğretmiştir. (Buhârî, Etʽime, 2 [5376]; Müslim, Eşribe, 105-109 [2020-2022]) Hz. Peygamber’in sağ elle yeme ve içme konusundaki tavsiye ve irşadlarına uymak her Müslüman’ın vazifesidir. Bu nedenle anne ve babaların çocuklarına diğer yemek âdâbıyla birlikte sağ elle yeme ve içmeyi de öğretmeleri gerekir. Fizikî bir engel sebebiyle sağ eliyle yiyemeyen kimselerin sol elle yeme içmesinde ise bir sakınca yoktur. (Şevkânî, Neylü’l-evtâr, 8/183)
Günümüzde define arama işlemleri “Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu” ile diğer ilgili mevzuata göre yürütülmektedir. Bu mevzuata aykırı şekilde define aramak kamusal ve bireysel haklara tecavüz anlamına geldiğinden caiz değildir.
Başkalarının rızası olmadan mallarını ellerinden almak caiz olmadığı gibi kaybettikleri mal ya da eşyayı alıp sahiplenmek de caiz değildir. Bir kimse bir yerde bir miktar para veya eşya bulsa onu sahibine vermek üzere alabilir. Ancak kendine mal edinmek üzere alması başkasının malını gasp etmek hükmündedir. Bulunduğu yerde bırakıldığı takdirde telef olmasından korkulan bir şeyi sahibine vermek üzere almak vâcip; telef olmayacak şeyleri almak ise mubahtır. Bir kimse bulduğu bir şeyi alırken, onu sahibine teslim etmek üzere aldığına çevresindekileri şahit tutar. Bulunan eşyanın sahibi çıkar ve onun kendisine ait olduğunu ispat ederse eşyayı ona teslim eder. (Kâsânî, Bedâ’i, 6/200-201) Buluntu eşya, onu sahibine vermek üzere alanın yanında emanet durumundadır. Bir kusuru olmaksızın bu mal kaybolsa veya telef olsa, sahibi çıktığında bedelini ona ödemekle yükümlü olmaz. (İbn Nüceym, el-Bahr, 5/162, 163) Buluntu eşyayı elinde bulunduran kimse bunu malın değerine göre uygun görülen bir süre ilan eder ve bekler. Sahibi çıkmazsa o malı yoksul kimselere sahibi adına tasadduk eder; kendisi muhtaç ise ondan istifade edebilir. Ancak daha sonra sahibinin çıkması hâlinde bedelini öder. Sahibinin aramayacağı düşük değerli şeyler ise beklemeye gerek kalmaksızın ihtiyaç sahiplerine verilebilir; bulanın ihtiyacı varsa o da kullanabilir. (Serahsî, el-Mebsût, 11/2-3)