Fetva Meclisi
Soru
Hocam, Kasas Suresi 30. ayetini tam olarak anlayamadım. Ayette, Hz. Musa’ya “Ben, âlemlerin Rabbi olan Allah’ım” şeklinde sesleniliyor ve bu sesleniş bir ağaç tarafından gelen bir ses gibi anlatılıyor. Bu olayın Hristiyanların “Tanrı’nın bedenleşmesi” veya putperestlerin Tanrıyı bir varlıkla özdeşleştirmesi gibi anlayışlardan farkı açık ama tam olarak ne olduğunu kavrayamadım. Bu olay nasıl anlaşılmalı?
Cevap
Benzer fetvalar
Güzel kardeşim. Bir tasavvuf literatürü olarak ‘Mürşid-i Kâmil’i, usûl ve erkan öğretmede yüksek mertebeler kat etmiş üst hocaefendi/mürşid kimliği olarak anlayacaksak eğer, bunda ne sakınca olabilir? En büyük ve yegâne mürşid-i kâmiliz ise, fahr-i kâinat Rasûlullah salallahu aleyhi ve sellem efendimizdir. Diğer taraftan ‘kâmil’ ifadesi ile ‘eksiksizlik/kusursuzluk’ kastedilecek olursa bu noktada sıkıntı vardır. Kemâl sıfatı, sadece ve sadece Allah’a mahsustur. Yani bu manada "Kâmil" olan Allah'tır. ‘Abd’ yani kul olanın ve nefis taşıyanın ufak tefek de olsa insani eksiği olur. Çünkü insan olmak bunu gerektirir. Aksi halde Rabbimize mahsus olan ‘Kemâl’ sıfatı nasıl tahakkuk edecek? Peygamber efendimiz, insani vasıflar göz önüne alındığında insanların en değerlisi ve en yücesidir. 2014 tarihli bir sohbetimizde mürşid-i kamilliğin, Rabbimize mahsus olan kemal sıfatındaki gibi ‘kusursuzluk’ olarak anlaşılması durumunda, ‘kul’ olan hiçbir insanın kemal sıfatı taşıyamayacağını söylemiş ve ‘Kâmil olma’ vasfını bu anlamda anlamanın velevki peygamberler için olsun doğru olmayacağını ifade etmiştik. Kasıt ve niyetimiz bu yöndeydi. Zira peygamberlerin ictihat hatası yapabilecekleri neredeyse bütün alimlerin kabul ettiği bir görüştür. Açıklamamızı, hâşâ risalet görevindeki bir eksiklik veya kusur olarak algılamak çok büyük bir bühtandır. Bundan Allah’a sığınırız. Meramımızı daha iyi ifade etmek adına Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem efendimizin şu hadisi şerifine dikkat buyurunuz: “Hristiyanların Meryem oğlu İsa’ya yaptıkları gibi, beni aşırı şekilde övmeyin! Ben ancak Allah’ın kuluyum. Bana ‘Allah’ın kulu ve Rasûlü’ deyin!” (Buhari, Enbiyâ, 48) Yanlış anlaşılmaları tavzih etmek adına tekrar ifade edelim: Peygamber sallalahu aleyhi ve sellem efendimiz, nebi ve rasullük görevini en mükemmel şekilde ifa etmiştir. Bunun aksini iddia edenin Müslümanlığından şüphe ederiz. İnsani vasıflar açısından da insanlığın en üstün ve en yücesi O’dur. Peygamberlerin ‘ismet’ sıfatı vardır. Peygamberlik öncesi ve sonrasında işlemiş oldukları zelleler affedilmiştir. Peygamberler, Bakara suresi 151. Ayette ifade edildiği üzere içimizden bir peygamber olarak insanlığa gönderilmişlerdir. Ve başta Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem olmak üzere tüm peygamberler kendilerini ‘kul’ olarak tanımlamışlardır. İnsanî şartlarda görevlerini ifa etmişlerdir. Kemâl sıfatı Rabbimize, ismet sıfatı ise başta peygamber efendimiz olmak üzere tüm peygamberlere mahsustur.
Selamünaleyküm. Hicrî 538'de vefat eden Zemahşerî, kendi alanında önemli isimlerden biridir. Tefsir alanında Zemahşerî ismini büyük olarak kabul etmek ve örnek vermek hakkaniyet gereğidir. Ancak her insan için geçerli olan 'hatadan masum olmamak' Zemahşerî için de geçerlidir. Allah ona da bize de mağfireti ile muamele buyursun; i'tizal meyli yani mutezile akımı onda ağır basmaktadır. Ayetler arasında serpiştirdiği i'tizal anlayışını ancak o alanda uzman olanlar ilk okuyuşta anlayabilir. Güçlü dili sayesinde fikirlerini iyi serpiştirmiştir.Kur'an kıraatleri arasındaki tercih cesareti de dikkat edilmesi gereken bir durumdur. Peygamber aleyhisselam hakkında da bir tefsir kitabında bulunmaması gerekecek düzeyde 'ölçüyü aşmış' sözleri vardır. Bu sebeple de ciddi tenkitler görmüştür. Zehebî, onu anlatırken ilmindeki derinlikten söz etmekle beraber bu yönlerine de dikkat çekmektedir.Bir başka mesele de mevzu hadis konusundaki gevşekliğidir.Bir tefsir kitabı olarak araştırmacılar düzeyinde ikinci derecede önemli bir kaynak şeklinde kullanılabilir. Bir vaiz için ise gereksiz ve zararlı denebilir.Allah'a emanet olunuz.
Selamünaleyküm.Biz bu sitede dini meseleleri tartışmıyoruz. Tartışmanın gereksizliğinden değil ama insanların zaruri bilgilenme ihtiyacını karşılamanın daha önemli olduğuna inandığımızdan böyle yapıyoruz. Sizinle de bu meseleyi tartışmayı uygun bulmuyorum. Sadece şunu belirtebilirim:Bu ümmetin, sabahlara kadar teheccüd kılan, vakıf malıdır diye cami çeşmesinden bile su içmeyen ulemasından binlercesi, belki de yüz binlercesi on dört asırdan beri sözünü ettiğiniz meselelerde bir görüş üzerinde hareket ediyorlardı. Sözünü ettiğim bu ulemaya sahabenin uleması da dâhildir.Şimdi ise laik bir ülkenin, Şeriat Fakültesi diye isim bile vermeyi tenezzül etmeyip İlahiyat Fakültesi diye kurduğu kurumlarda yetişerek, oralarda unvan sahibi olarak ilim öğrenen insanların ortaya attığı görüşler vardır. Bir de bunlar, teheccüdle de hatta sabah namazını camide kılmakla da pek alakası olmayan kimselerdir. Sekreterleri ile oturabilen tipler olmaları da muhtemeldir. Yeni cephede de bunlar vardır. İzin verin ben, başını Aişe anamızın çektiği bin dört yüz yıllık büyük kitlede kalayım. Onların, bu modernler tarafından ilan edilen hatasına razıyım. Sabah namazını camide kılmazların doğrusundan ise, secdede iken gözyaşı akıtanlarla, ellerinde kılıçlarla meydanlarda şehit düşenlerle beraber bulunayım. Bırakın, o hatalar ve sahipleri ile kalalım. Zira bunlarınki, olsa olsa hatadır. Tezlerini geçirmek veya TV ekranlarına çıkmak için değildir sözleri. Bırakın doğal kalalım. Suni dinden ise doğal dinimiz olsun. Size de tavsiyemiz budur. Bunun hesabı daha kolay olsa gerek mahşerde. Allah'a emanet olunuz.
Önce şunu bilmeliyiz: Kitabımız Kur'an'ımız hakkında “bunun içindir, buna binaendir” diye Allah'ın ve Peygamber aleyhisselamın açıklamadığı hiçbir bilgi kesin bilgi değildir. Âlimlerimiz derin incelemeler yaparak belli sonuçlara ulaşmışlardır ama kesin sonuç değildirler. Bunu bu şekilde bilmeliyiz. Neden Musa aleyhisselam kitabımızda bu kadar yoğun geçmektedir sorusuna gelince, şu kontakları tespit etmemiz mümkündür: a- Musa aleyhisselam beş büyük ululazm peygamberden biridir. İnsanlığı hatta peygamberlerin ilk beşinde olmanın farkı vardır. b- Musa aleyhisselam peygamberlik müessesesinde dönüm noktasında bulunmaktadır. Musa aleyhisselama kadar gelen peygamberler daha çok iman, ibadet, ahlak ve benzeri konulara ağırlık vermişlerdir. Musa aleyhisselam ise kendisine iman edenlerle beraber bir devlet oluşturma mücadelesi sürdürmüştür. Elbette bu da Allah'ın dilemesi iledir. Bu da onu farklı bir sürecin ismi yapmıştır. c- Musa aleyhisselam, insanlık tarihinin en azgın kâfirlerinden biri ile mücadele etmiştir. Kendi kavminden Karun ise ayrı bir konudur. Sivri konular ve sivri şahsiyetlerle mücadele etmedeki farklılığı onu daha fazla anmayı getirmiştir. Adeta Musa aleyhisselamın anlaşılması aynı zamanda: - İnsanın, - Siyasetin, - İmanın, - Sabrın ve çilenin anlaşılması olacaktır.
Peygamberlerin Allah tarafından elçi olarak seçildiklerinin kanıtı, gösterdikleri mucizelerdir. Son ilahî kitap olan Kur'ân-ı Kerîm ise Hz. Muhammed’in (s.a.s.) peygamberliğini kanıtlayan en büyük mucizedir. Kur'ân mucizesi, kıyamete kadar yaşayacak olan tüm insanlara hitap etmesi ve başka mucizelere ihtiyaç duymaksızın, tebliğ edilen mesajın bizzat kendisiyle muhataplarına meydan okuması bakımından diğer peygamberlerin mucizelerinden ayrılmaktadır. İsrâ suresinde Kur’ân-ı Kerîm’in bir beşer sözü olmayıp bizzat Allah katından indirildiği ve mucize olduğu hususu şu ifadelerle ortaya konulur: “De ki: “Hiç kuşkusuz, insanlar ve cinler bu Kur’an’ın bir benzerini getirmek üzere toplansalar ve (bu konuda) birbirlerine destek olsalar, yine de onun benzerini getiremezler.” (el-İsrâ, 17/88) İslâm âlimleri, Kur'ân’ın hangi açılardan mucize olduğunu ele almışlar; onun nazmının, manasının, fesahatinin, geçmiş ve gelecekten haber vermesinin, evrene, evrenin ve insanın yaratılışına dair indiği dönemde hiç kimsenin bilmeye imkânı olmayan bilgiler vermesinin mucize olduğunu ifade etmişlerdir. Kur'ân, geçmiş peygamberlerin hayatlarına ilişkin anlatımlarında, Câhiliye döneminin şiir ve kıssa örneklerinde eşi ve benzeri bulunmayan bir üslup ve anlatım tarzı kullanmıştır. Nitekim Arap dilinin nazım ve üslup özellikleri hakkında asgari düzeyde bilgisi olan insanlar bile Kur'ân metni ile Arap dilinde yazılmış diğer metinler arasındaki farkı hemen görürler. Kur'ân’ın bu eşsiz anlatımının ve diğer hususların birleştiği ortak nokta, onun bir benzerinin getirilemediği ve asla getirilemeyeceğidir. Birçok âyet-i kerîmede Kur'ân’ın Allah (c.c.) tarafından Hz. Peygamber’e (s.a.s.) Cebrâil (a.s.) vasıtasıyla ve Arapça lafızlarla indirildiği açık bir şekilde ifade edilmiştir. “Anlayabilesiniz diye biz onu Arapça bir Kur'ân olarak indirdik.” (Yûsuf, 12/2), “Şüphesiz bu Kur'ân âlemlerin rabbi tarafından indirilmiştir. Onu, senin kalbine uyarıcılardan olasın diye açık bir Arapça ile Ruhulemin indirmiştir.” (eş-Şuarâ, 26/192-195) âyetleri, konuya ilişkin örneklerden sadece birkaçıdır. (Ayrıca bkz. en-Neml, 27/6; Tâhâ, 20/113; ez-Zuhruf, 43/3 vd.) Ayrıca vahyin nüzulü esnasında Hz. Peygamber’in (s.a.s.) vahyedilenleri kaçırırım endişesiyle dilini depreştirerek kendisine gelen vahyi tekrarlamasını konu edinen aşağıdaki âyetlerde Hz. Peygamber’e indirilenin “kıraat/okumak” ile ifade edilmesi lafzın Allah’a aidiyetini açıkça göstermektedir: “Sana onun vahyi bitirilmeden önce Kur'ân’ı okumada acele etme.” (Tâhâ, 20/114) ve “(Resulüm! Vahiy geldiği zaman) onu alelacele almak için (bitmeden) dilini hareket ettirme. Şüphesiz onu (kalbinde) toplamak ve (sana) okutmak bize aittir. Onu (Cebrail vasıtasıyla sana) okuduğumuz zaman, onun okunuşunu takip et. Şüphesiz onu açıklamak da bize aittir.” (el-Kıyâmet, 75/16-19). Kur'ân’ın lafzen ve manen vahyedildiği ve Hz. Peygamber’in (s.a.s.) bu hususta herhangi bir müdahalede bulunamayacağı Kur'ân-ı Kerîm’de açıkça ortaya konulmuştur: “Onlara bir ayet getirmediğin zaman, ‘Sen bir tane yapsaydın ya’ derler. De ki: Ben ancak Rabbim tarafından bana vahyolunana uyarım. Bu Kitap inanan bir toplum için Rabbinizden hakikati gösteren deliller, hidayet rehberi ve rahmettir.” (el-A’râf, 7/203), “Ayetlerimiz onlara açık açık okununca, âhirette bizim huzurumuza çıkacaklarına inanmayanlar, ‘Bundan başka bir Kuran getir veya bunu değiştir’ dediler. De ki: Onu kendiliğimden değiştiremem, ben ancak, bana vahyolunana uyarım. Ben Rabbime karşı gelirsem, büyük günün azabına uğramaktan korkarım.” (Yunus, 10/15), “Böylece biz onu (Kur’an’ı) bir hüküm kaynağı olarak Arapça indirdik. Eğer sana bu ilim geldikten sonra onların arzularına uyarsan, andolsun ki Allah’ın cezasından seni koruyacak ne bir yardımcın ne de bir koruyucun olacaktır.” (er-Ra’d, 13/37), “Eğer Peygamber bize atfen bazı sözler uydurmuş olsaydı, elbette onu kıskıvrak yakalar, sonra onun can damarını koparırdık. Hiçbiriniz de buna mani olamazdınız.” (el-Hâkka, 69/44-47). Hiç kuşkusuz Kur'ân’ın özellikleri, onun hem Allah’ın vahyi hem de lafzı ve anlamı itibarıyla Hz. Peygamber’e verilmiş bir mucize olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. Tüm bu özellikleriyle Kur'ân, bizzat Hz. Peygamber (s.a.s.) döneminde yazı ve ezber yoluyla hem sadırlarda hem satırlarda kayda geçirilerek daha sonraki kuşaklara, naklinde şüphe olmayacak şekilde tevâtüren ulaştırılmıştır. Sonuç olarak, Kur'ân-ı Kerîm’in âyetleri ve Hz. Peygamber’in (s.a.s.) açıklamaları Kur'ân’ın, Hz. Peygamber’e lafzı ve manasıyla Allah tarafından vahyedildiğini açıkça ortaya koymaktadır. Asr-ı saâdetten günümüze kadar İslâm ümmetinin kabulü de bu şekildedir.
Selamünaleyküm. Kur'an iki tür ayet ihtiva eder. Biri, muhkem, diğeri de müteşabihtir. Muhkem, içeriği anlaşılan, bizden istediği belli olan ayet demektir. Müteşabih ise, yüzeysel olarak anlaşılması mümkün olmayan ayet demektir. Bizzat Kur'an, bu ayetlerin varlığından söz etmektedir. Allah kime ne kadar bildiriyorsa sadece onlar o ayetleri anlayabilirler. Neden Kur'an'da bu tür ayetler var derseniz deriz ki: Kur'an, bilgi kitabı değildir; iman kitabıdır. - Evet, Kur'an'da Peygamber aleyhisselamın açıklamadığı birkaç kısa ayet vardır. Surelerin başındaki harflerdir bunlar. - Hiçbir tartışmada hiçbir şey ispat edilemez. Tartışmanın ucu cehalettir. Kimse ile din hususunda tartışmayın. Kendi işinize bakın, kulluğunuzu yaşayın.
ayet konusundaki diğer fetvalar
Söz konusu sayfanın içeriği aldığı reklamlara varıncaya kadar sakınca ihtiva etmiyorsa ziynet maksatlı veya tebliğ maksatlı olarak ayet levhası konabilir.
“Biz insanın kaderini kendi çabasına bağlı kıldık” şeklinde doğrudan bir ayet bulunmamaktadır. Ancak bu, İsra Suresi 13. ayetinin ya da diğer bazı ayetlerin yorumundan çıkarılan bir anlamdır. İnsan, yaptıklarından sorumludur ve bu sorumluluk boynuna asılmış gibidir. Her insan, amellerinin sonucuyla yüzleşecektir. Ancak, kader ve çaba arasındaki ilişki, Allah’ın takdirine uygun şekilde işler. Bu ayet, kişinin amellerine ve sorumluluklarına vurgu yapar, ancak kaderin tamamen insanın elinde olduğunu söylemez.
Meseleyi Kur’an-ı Kerim ile olan bağımızı ve Kur’an-ı Kerim gündemimizi her şeyden önde ve öncelikli tutmak olarak anlamak daha doğru olacaktır. Kur’an-ı Kerim Allah Teâlâ’nın kelamıdır. Yalnızca bu durum onun hayatımızda en önemli konu olmasına yetecek bir gerçektir. Herkes Kur’an-ı Kerim ile bağı kadar kıyamet günü kurtuluşa erecektir. Bu yüzden bir Müslüman’ın öncelikle Kur’an-ı Kerim ile bağını şu noktalar üzerinden sağlamlaştırması gerekir: Kur’an harflerini hakkı ile okuyup okumadığı. Harflerin mahreci, talim ve tecvit konusunda bir eksiğinin olup olmadığı. Bu durum muhakkak Kur’an hocasına test ettirilmelidir. Eğer bir eksiklik varsa bunu gidermek Kur’an-ı Kerim ezberlemekten de önce gelir. Müslüman’ın günlük/haftalık zikir olarak okuması gereken Nas suresi, Felak suresi, İhlas suresi, Âyete’l kürsi, Amenerresülü, Haşr suresinin son üç ayeti, Fatiha suresi, Kâfirûn suresi, Mülk suresi, Vakıa suresi, Secde suresi, Kehf suresi, Cuma suresi gibi surelerin ezberlenmesine öncelik verilmelidir. Kur’an-ı Kerim’i hayatına etki ettiren bir Müslüman olmak onu sadece ezberlemek ile meşgul olmaktan daha önde durur. Kur’an-ı Kerim ile gönderilen şeriatı yaşama gayreti içerisinde olmak onu ezberlemekten daha önceliklidir. Harama düşmeyecek, helali tanıyacak ve nafile gayreti olacak kadar şeriatı tanımak gerekir. Bu aşamalardan sonra Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellemin yatarken, kalkarken, evden çıkarken, herhangi bir musibet ile karşılaştığında vs. gibi durumlarda yaptığı zikirler ezberlenmiş olmalıdır. Sonra Kur’an-ı Kerim doyana kadar okunup ezberlenir. Mümin Kur’an-ı Kerim okumaya doymaz. Bu yüzden muhakkak her gün Kur’an-ı Kerim’den bir miktar okumak onun için bir ihtiyaçtır. Her gün okuyabildikten sonra da doyana kadar ezber yapma gündemi vardır. Kur’an-ı Kerim gündemi ile beraber elbette ki bize gönderilen dinin hadislerde nasıl olduğunu zihnimize yerleştirmek isteriz. Böyle bir durumda şu kadar ayet-i kerime şu kadar hadis diye belirtilen bir miktar yoktur. Müminin iman heyecanı neticesinde dinini daha iyi öğrenmeye ayıracağı vakit vardır. Bu heyecan önce Kur’an-ı Kerim’e, sonra hadisi şeriflere ayrılmalıdır.
Bu tespit yerinde değildir. Sadece erkeklere hitap ettiği söylenemez. Kadınlara da hitap ettiği ayetler vardır. Hatta kadınlara özel bir sure bile vardır. Genel olarak müminlere hitap ederken kullanılan ifade Arapça'nın dil yapısı itibariyle kullandığı erkeği anıp erkek ve kadın geneli kastetme üslubudur. Özellikle kadınlar istisna edilmedikçe de erkeklerle ilgili kelimeler, zamirler kullanılmış olsa da herkes kastedilir.
https://fetvameclisi.com/fetva/namazda-zammi-sureleri-pes-pese-okurken-besmele-cekmek-gerekir-mi İki kere aynı zammı sûreyi okumanız doğru değildir. Okunursa da arada besmele çekilmez.
Böyle bir görüş beyan eden muteber bir âlim bilmiyorum. Sadece belli bir okumadan sonra suya üflenirse o su için hasetten korur diyen bazıları olmuştur. Evinizi böyle manevi sorunlardan korumak için evde Bakara suresini okuyun. Bu sünnettir.