Diyanet Fetva Kurulu
Soru
Kurban bayramının Suudi Arabistan’da Türkiye’den önce veya sonra başlaması halinde yapılan hac ibadeti geçerli olur mu?
Cevap
Benzer fetvalar
Fakihlerin çoğunluğunca tercih edilen görüşe göre; kamerî aylar, hilalin güneş battıktan sonra, yeryüzünün herhangi bir yerinden görülmesiyle başlar. (bk. Buhârî, Savm, 5, 11 [1900, 1906]; Müslim, Sıyâm, 3-9 [1080]) Günümüzde ayın, hilal hâlinde nerede ve ne zaman görülebileceği, hatasız olarak, hesapla tespit edilebilmektedir. Yurdumuzda ve İslâm ülkelerinin çoğunda takvimler bu hesaplamalara göre düzenlenmekte; Ramazan ve bayramlar da buna göre belirlenmektedir. Az sayıda bazı İslâm ülkeleri ise kamerî aybaşlarının tespitinde, ayın hilal şeklinde gökyüzünde görülebilecek hâlde bulunması zamanını değil, kavuşum anını veya hilalin kendi ülkelerinde de görülmesini esas almaktadırlar. İslâm âleminde zaman zaman bizden bir gün önce veya bir gün sonra oruca başlayan ve bayram yapan ülkelerin bulunması bu sebepledir. Bu tür içtihat farklılığından doğan uygulamalar kimsenin ibadetine zarar vermez. Bu nedenle başka bir ülkede bulunan bir Müslüman, bayramını bulunduğu ülkeye göre yapar. Bayram coşkusunu, bulunduğu yerdeki Müslüman kardeşleriyle birlikte yaşar.
Kamerî aylar, adından anlaşıldığı gibi başlangıcı ve bitişi ayın hareketlerine göre belirlenen aylardır. Ramazan orucu, Ramazan ayında tutulduğundan ve Ramazan ayı da ay takvimine göre her sene değiştiğinden, oruca başlayabilmek için öncelikle, Ramazan ayının başladığını tespit etmek gerekir. Hz. Peygamber (s.a.s.) “Hilali (Ramazan hilalini) görünce oruca başlayın ve hilali (Şevval hilalini) görünce bayram edin. Hava bulutlu olursa içinde bulunduğunuz ayı otuza tamamlayın.” (Müslim, Sıyâm, 19-20 [1081]; bk. Buhârî, Savm, 5, 11 [1900, 1909]) buyurmuştur. Bu hadis ilk bakışta hilali çıplak gözle görmedikçe oruca başlanmayacağı ve bayram edilmeyeceği fikrini uyandırmaktadır. Konu ile ilgili diğer rivâyetler değerlendirildiğinde, bu hadislerin amacının günün şartları içinde en uygun uygulamanın öğretilmesi olduğu anlaşılmaktadır. Nitekim bir rivâyette Hz. Peygamber (s.a.s.), “Biz ümmî bir toplumuz; hesap ve okuma yazma bilmeyiz. Şunu biliriz ki ay ya 29 ya 30 gündür.” (Buhârî, Savm, 13 [1913]; Müslim, Sıyâm, 15 [1080]) buyurarak, kamerî aybaşlarının belirlenmesinde hesap yöntemine de başvurulabileceğine işaret etmiştir. Çıplak gözle görülsün ya da görülemesin, ay mutat hareketlerine devam etmektedir. Kur’ân-ı Kerîm’de güneş ve ayın bir hesaba göre hareket ettiği (er-Rahmân, 55/5), bunların, diğer fonksiyonlarının yanında aynı zamanda birer hesap ölçüsü kılındığı (el-En'âm, 6/96), yılların sayısını ve hesabı bilmemiz için aya menziller tayin edildiği (Yûnus, 10/5), gökler ve yer yaratıldığı zaman on iki ay meydana gelecek şekilde bir nizam konduğu (et-Tevbe, 9/36), ayın yeryüzünden hilal şeklinde başlayıp kademe kademe farklı şekillerde görülmesinin insanlar ve hac için vakit ölçüleri olduğu (el-Bakara, 2/189) ifade edilmektedir. Buna göre Hz. Peygamber (s.a.s.), kamerî aybaşlarının belirlenmesi konusunda çıplak gözle görmeyi, başvurulacak yegâne yöntem olduğu için değil, belki o günkü şartlar içinde en sağlıklı sonuç veren yöntem olduğu için öngörmüştür. Hilali gözlemlemenin amacı Ramazan ayının girip girmediğini belirlemektir. Bu sebeple, hilali çıplak gözle görme dışında, bizi bu amaca ulaştıracak başka yöntemlerden yararlanmak da mümkündür. Bugün, insanoğlunun ulaştığı teknolojik gelişmişlik, ayın hareketleri konusunda en ince ayrıntıyı bile izleme imkânı sunmaktadır. Artık ince astronomik hesaplar yoluyla, gelecek birkaç yıllık namaz vakitlerini gösteren takvimleri hazırlama imkânı bile doğmuştur. Dolayısıyla kamerî ayların başlangıçlarını hesap yöntemiyle belirlemek meşrudur.
Ramazan ayımız ve bayramımız kesinlikle Hilal’in gözetlenmesi ile olmalıdır. Açık hadisler varken başka türlüsünü söyleyemeyiz. Kararımız, itikadımız budur, böyle kalacaktır inşaallah. Bunu hiç kimse ile tartışmayız da. Meselemiz şudur: Hilal’i gözetleyen kimse var mı ya da Hilal gözetlemenin fıkhını bilen var mı? Ramazan’dan Ramazan’a akla gelen bir konu olduğu için ya da Müslümanların böylesi acil bir derdi olmadığı için başımıza bunlar gelmektedir. Suudiarabistan’ın böyle bir konuda ciddiyetine inanamıyoruz. İnanmamakta da binlerce kere hakkımız vardır. Türkiye bütün bildiğimiz aleni laiklik ablukasına rağmen, Suud’a göre daha ciddidir bu meselede. Türkiye takvimine uymanızın zaruretler açısından bakıldığında sakıncası olmayacağını düşünüyoruz. Meselenin özeti budur. Böyle bir meseleyi aramızda tartışma konusu yapacak olursak korkarım Ramazan rahmetinden bile mahrum kalırız. Daha teeni üzere düşünelim. Allah’a emanet olun.
Haccın bugün sadece Zilhicce ayında yapılmasının temel nedeni, Peygamber Efendimizin bu şekilde uygulamış olmasıdır. İslam’da bir ibadetin şekli ve zamanı, Kur’an ve sünnet ile belirlenmiştir. Peygamberimiz’in haccı bu zaman diliminde yapması, bu ibadetin sünnete uygun zamanını belirler. İslam âlimleri, “bilinen aylar” ifadesinden Zilhicce, Zilkâde ve Şevval aylarının kastedildiği konusunda ittifak etmişlerdir. Bu, hem sahabe döneminde hem de sonraki İslam âlimleri tarafından sabittir. Hac, İslam’da belirli bir zamana bağlı bir ibadettir. Bu zaman, Arefe günü (Zilhicce’nin 9. günü) ve Kurban Bayramı günlerinde (10, 11, 12, 13 Zilhicce) icra edilir. Haccın diğer aylarda yapılması mümkün değildir. Çünkü: Vakfe: Arafat Vakfesi, sadece Zilhicce’nin 9. günü yapılır. Tavaf ve Sa’y: Kurban Bayramı ile bağlantılıdır. “Bilinen aylar” ifadesi, ihrama girme ve hacca hazırlık için geniş bir zaman aralığını ifade eder. Örneğin, bir kişi Şevval ayında ihrama girip niyet edebilir; ancak haccın rükünleri Zilhicce’de yerine getirilir. Günümüzde hac ibadetine büyük bir katılım olduğu için Suudi Arabistan otoritelerinin organizasyon yapması, uygulamayı kolaylaştırmaktadır. Ancak bu durum, haccın zamanını belirleyen bir unsur değildir; zaman sünnetle sabittir.
Şöyle bir derleme yapabiliriz: Ramazan bu ümmetin zirve ayıdır. Oruç da bu ayın zirve ibadetidir. Adeta ramazan bizim cennet umudumuzdur. Elbette ramazan ayının başlaması bizim için başka bir şeyin başlaması ile ölçülemeyecek kadar değerli ve önceliklidir. Allah teala ramazan ayını da içinde eda edeceğimiz ibadetleri de hepimize mübarek kılsın. Amin. Peygamber efendimizin hadislerinde açık bir şekilde gökyüzünde hilali görerek ramazan ayına başlamamız emredilmektedir. Bu da şöyledir: Bir önceki ay olan şaban ayının son gününde yapılacak bir gözleme ile ayın bittiği ve yeni ayın başladığı tespit edilirse o akşam, yarın için ramazan başlamış olur ve ilan edilir. Müslümanlar o gece oruca kalkarlar. Eğer şaban ayı otuz gün sürmüş ise zaten gerek kalmadan ertesi gün ramazan ayıdır denir. Çünkü kameri aylar otuz günden fazla çekmez. İslam devletinin vazifelerinden biri de Müslümanların böyle önemli bir ibadeti eda etmeleri için hilali gözetlemesi veya gözetleyeni mahkeme yoluyla garanti etmesidir. Bunu fıkha göre sivil vatandaşlar da yapabilirler. Mevcut durumda gelişen teknoloji sayesinde gökyüzündeki hareketler çok ince hesaplarla izlenebildiği için ramazan hilalinin çıplak gözle gözlenmesi veya astronomik yöntemlerle tespit edilmesi şeklinde iki görüş çıkmıştır. Yıllardır da bu iki görüş üzerinden ayrılık büyümüştür. Türkiye bu hususta teknolojiye dayanmayı tercih etmektedir. Bu tercih, fıkhi bir dayanaktan çok laik bir ülkede başka türlü nasıl olabilir ki ayrıntısına dayanıyor da olabilir. Hilal üzerinde gördük diye açıklama yapan ve bunu mahkeme yoluyla tekit eden ülkeler ise dün Gazze'deki firavunlukları görmeyen yöneticilerin yönettiği ülkelerdir. Dün Gazze'yi görmeyenler/göremeyenler bugün değil bir akşam vaktinde hilali, gün ortası güneşi bile gördük deseler ne anlam ifade eder? Bu konu yıllardan beri farklı toplantılarda konuşulmuş yazılıp çizilmiş bir konudur. Hiçbir sonuç da elde edilememiştir. Ne laiklik üzerinden Müslüman halkını sömürenler ne de dini hassasiyetler üzerinden halkını sömürenler bize güven vermemektedir. Herkes yaşadığı yerdeki takvime uyarak fitnenin büyümesine en azından kendi çapında engel olmalıdır. Birden bire ramazan hilaline sarılanlara karşı şu anda yapabileceğimiz başka bir şey yoktur ne yazık ki.
Selamünaleyküm. Bu mesele üzerinde henüz bir birlik ne yazık ki oluşturulamadı. Müslümanlar olarak böyle bir meselede ittifak edememiş olmamız elbette esef vericidir. Müslümanların bir Hilafet'inin olmayışının en tabii sonuçlarından birini görmüş oluyoruz. Gayet üzgünüz. Herkes yaşadığı bölgedeki uygulamaya uyabilir. Fitnenin çıkması, müminlerin birbirlerini incitmeleri daha ağır bir hata olur. Cuma namazı hakkındaki mesele ise şöyledir: Hadislerde bayram namazı kılınan bir gün cumaya rastladığı için Peygamber aleyhisselam efendimiz, Cuma namazı kılamayacaklara izin vermiştir. Bu da Cuma kılmaya yasak getirme değildir, sadece izin vermiştir. Mesele budur, gerisi yanlış anlaşılmış olmalıdır kılamama diye bir şey yoktur.
HAC ve UMRE konusundaki diğer fetvalar
Dinimiz, kul haklarına çok önem vermiş ve inananların bu haklara karşı duyarlı ve saygılı olmalarını emretmiştir. Ayrıca kul hakkı ihlalinde, hakkı ihlal edilen kişi affetmedikçe hiç kimse tarafından affedilemeyeceği de belirtilmiştir. Vedâ hutbesinde Resûlullah (s.a.s.), “Ey insanlar! … Sizin canlarınız, mallarınız, ırz ve namuslarınız, bu beldeniz içinde, bu ayınızda, bu gününüzün haramlığı gibi Rabbinize kavuşuncaya kadar birbirinize haramdır (dokunulmazdır)…” (Buhârî, Hac, 132 [1739, 1741]) buyurmuştur. Resûlullah (s.a.s.) ayrıca şöyle buyurmuştur: “Kimin yanında kardeşine ait bir hak varsa, o haksızlıktan dolayı hak sahibiyle helalleşsin. Gerçek şu ki, (kıyamette) asla dinar ve dirhem (altın ve gümüş) yoktur. Kardeşinin hakkı için kendi sevaplarından alınmadan evvel, (dünyada) onunla helalleşsin. (Âhirette) zalimin (o hakkı karşılayacak) sevapları bulunmazsa kardeşinin günahlarından alınır da o zalimin üzerine atılır.” (Buhârî, Rikāk, 48 [6534]; Mezâlim, 10 [2449]) Bu ve benzeri gerekçeler nedeniyle hacca giden kişinin yolculuğa çıkmadan önce çevresindekilerle ve hukuku olan kimselerle helalleşmesi, haccın âdâbından sayılmıştır. Ancak helalleşme, haccın sıhhatinin şartlarından olmadığı için helalleşmeden hacca giden kişinin haccı geçerlidir.
Temettu‘ veya kırân haccına niyet eden bir kimse, kurban kesme imkânına sahip olduğu hâlde bunun yerine oruç tutamaz. Kurban kesme imkânı bulamayıp oruç tutmuş olan kimse ise “eyyâm-ı nahr” denilen kurban kesme günlerinde bu imkânı elde ederse ayrıca kurban kesmesi gerekir. Eyyâm-ı nahrdan veya tıraş olduktan sonra bu imkânı elde ederse orucu yeterli olup kurban kesmesi gerekmez. (Kâsânî, Bedâ’i, 2/174)
Görevli olarak hacca giden kimse, ister zengin ister fakir olsun yaptığı hac kendi adına geçerlidir. Yaptığı görev karşılığında ücret alması bunu değiştirmez. Eğer kendisine hac daha önceden farz olmuş idiyse farz olan haccı edâ etmiş olur. Kendisine daha önce hac farz olmamışsa haccın farz olması için şart olan “yol (imkân) bulma” şartı gerçekleştiği için farz haccı edâ etmiştir. Daha sonra maddî açıdan hacca gidecek güce sahip olsa bile yeniden hacca gitmesi gerekmez. (Kâsânî, Bedâ’i, 2/120)
Mekke’de, Arafat vakfesi öncesinde Hanefî mezhebine göre on beş gün veya daha fazla, Şâfiî mezhebine göre giriş ve çıkış günleri hariç dört gün veya daha fazla kalacak olan kimse, mukîm sayılır; hem Mekke’de hem de Arafat’ta namazlarını tam kılar. Hac öncesi Mekke’de bu sürelerden daha az kalacak olan ise seferî sayılır ve dört rek‘atlı namazları iki rek‘at olarak kılar. (Kâsânî, Bedâ’i, 1/98; Şirbînî, Muğni’l-muhtâc, 1/519) Buna göre Arafat öncesi Mekke’de mukîm olan kişi; Arafat ve Müzdelife’de de mukîmdir. Bu kişi Mekke’ye döndükten sonra burada kaç gün kalırsa kalsın mukîm olmaya devam eder. Arafat öncesi Mekke’de seferî olan kişi, Arafat ve Müzdelife’de de seferîdir. Bu kişi Arafat’tan döndükten sonra Mekke’de 15 gün veya daha fazla kalacaksa mukîm, 15 günden az kalacaksa seferî olur. (Hasen Şâh, Gunyetü’n-nâsik, 73; bk. Serahsî, el-Mebsût, 1/237; İbn Âbidîn, Reddü’l-muhtâr, 2/126) Cemaatle kılınan namazlarda imam mukîm ise cemaat misafir de olsa imama uyarak namazını tam olarak kılar. Arafat, Müzdelife ve Mina’da da hüküm aynıdır.
Kırân haccı, aynı yılın hac mevsiminde umre ve haccın ikisine birden niyet edilip ihrama girilerek tek ihramla yapılan hacdır. Kırân haccı yapmak isteyen kişi, mikâta varınca veya daha varmadan umre ve haccın her ikisine birden niyet ederek ihrama girer. Umreyi yaptıktan sonra ihramdan çıkmayıp aynı ihramla haccı da edâ eder, sonra ihramdan çıkar. Kırân haccı yapanların şükür kurbanı kesmesi vaciptir. (Merğînânî, el-Hidâye, 1/151-152; Aynî, el-Binâye, 4/245)
Hac; belli zamanlarda, belli mekânlarda ve belli şekillerde yerine getirilen bir ibadettir. Bu ibadetin kabul edilmesinin şartları, hacca gidecek kişinin Müslüman, ergenlik çağına ulaşmış ve akıl sağlığının yerinde olması, hac mevsiminde Mekke’de bulunmasıdır. Bu şartları yerine getiren kimsenin hac ibadeti fıkhî ölçüler dâhilinde şeklen geçerli olur. Ancak kur‘a yöntemiyle hacca gidemeyenlerin, gereğini yapmayacakları hâlde değişik meslek vizeleri almaları yalan beyan anlamına geleceğinden dinen caiz değildir. Allah’ın emrine uyarak hac ibadetini yerine getirmek ile yine O’nun koyduğu yalan söyleme yasağını çiğnemek, İslâm ahlâkıyla bağdaşmayan açık bir çelişkidir. Ancak şoför veya kasap olarak gidenler, mesleklerini icra ederken hac yapabilirler.