Fetva Meclisi
Soru
Hocam mezheplerle ilgili bir yazınızda “Biz gerek Şiilerle ve gerekse diğer mü’min kardeşlerimizle ittifak ettiğimiz konularda bir arada ve iç içe oluruz. İhtilaf ettiklerimizi ise karıştırmayız. Karıştırıp düzelten olmamıştır. Hatta düzeltme maksatlı çalışmalar bile sonunda fitnenin daha kökleşmesine neden olmuştur.” dediniz. Peki, bu hep böyle mi devam edecek? Bir olamadıkça tam manasıyla güçlenip gelişemeyeceğiz ve Allah nurunu tamamlayacaktır ayetini nasıl yorumlarız? Bir zaman veya belki kıyamete yakın Şiilerle ihtilaf ettiğimiz konu kalmayacak mı?
Cevap
Benzer fetvalar
Lailaheillellah Muhammedünresulullah’ diyen, bizimle aynı kitaba, aynı peygambere iman eden, sahabe-i kiram'ın, raşit halifelerin ve selef-i salihîn'in yolundan giden herkesle kardeşiz. Ortak paydamız imanımız ve Kâ'be'mizdir. Kâ'be'mizin etrafında dönerken aramızda çıkan veya çıkacak olan ihtilafları kabullenmemiz imanımızın gereğidir. Zira insanların farklı düşünmeleri Allah'ın kaldırmayacağı bir iradesidir. Kur'an böyle haber vermektedir. Nasıl sabah namazına kalkmakla imtihan ediliyorsak, farklılıklara rağmen birbirimizi idare etmeyi becermekle de imtihan ediliyoruz. Sabah namazını becerip orucu beceremeyenin bir kanadı kırık olduğu gibi, ümmetimizin iç ihtilaflarını fitneye dönüştürenler de bir kanatları kırık olarak uçmak zorunda kalacaklardır. Maalesef, bin iki yüz seneden daha uzun bir zamandan beri ümmetimizin içinde 'Şiilik' olarak adlandırılan bir ayrılık vardır. Bu ayrılığın, görmezden gelinmeyecek kadar ağır bölümleri vardır. Ama hiçbir şekilde iman iddiasındaki birini Yahudiler gibi en melun sıfatlardan bir sıfatla anmak doğru değildir. Yahudilik, daha ötesi olmayan bir lanetliliğin adıdır. Keşke Şiilerle aramızda bir ihtilaf bulunmasa şeklinde bir temenninin de inandırıcılığı yoktur. En temel akidevi konularda bile aramızda farklılıklar vardır. Ve daha önemlisi Şiilik, ihtilaf üzerine kurulmuş ve o mantıkla ayakta duran bir anlayışın adıdır. Biz; hulefâ- râşidîn, sahabe-i kirâm ve selef-i sâlihîn'in temiz ve pak yolunu takip ederiz. Gerisini yok sayarız. Karıştırıp düzelten olmamıştır. Hatta düzeltme maksatlı çalışmalar bile sonunda fitnenin daha kökleşmesine neden olmuştur. Biz, yolumuzun hak olduğuna, hak yolda haklı olduğumuza inanıyoruz. Onlar da böyle düşünüyorlardır. Başkasının yanlışı üzerine çalışma takvimi oluşturulamaz. Allah Teala, rızası uğruna yaşamayı hepimize lütfetsin.
Bu konuyu şöyle bir daire içinde ele alabiliriz: Bugün Mü'minlerin takip ettiği mezhepler olan Hanefilik, Şafiilik, Malikilik ve Hanbelilik biiznillah bu ümmetin kendi itikadının ekseninde gelişmiş, dışarıdan bir etkinin bulunmadığı mezheplerdir. Bu mezheplerin tamamında Allah’ın kitabını ve Peygamber aleyhisselamın sünnetini en iyi şekilde anlama gayreti vardır. En başta imamları olmak üzere bu mezhepleri bugünkü çizgilerine getiren müçtehitler Allah için bir şeyler yapma gayreti içinde olmuşlardır. Tarih boyunca mü'minlerin mezhepler hakkındaki şahitlikleri bu şekilde olmuştur. Dolayısıyla bu dört mezhepten birinin abdest ve namaz gibi bir ibadette Allah’ın hükümlerine aykırı olacak bir uygulama yoktur. Evet, farklılık denebilecek noktalar bulunur ama bu farklılıklar o ibadetin esasına zarar verecek seviyede olmaz. Bu nedenle deriz ki, bir ibadeti eda ederken bir müçtehidin veya mezhebin çizgisinde kalmak gerekir ki ibadet ciddiyeti zarar görmesin ama aynı ibadetin diğer mezhepteki farklı denebilecek “ayrıntıları” o ibadetin geçersiz olması gibi bir sonuca asla götürmez. Bugün şu mezhepte böyle, öbür mezhepte böyle dediğimiz ibadetlere ve özellikle de namaza ait meselelerin tamamı Ashab-ı Kiram döneminden beri bulunmaktadır. Başta Ashab-ı Kiram olmak üzere bu ümmetin büyükleri birbirlerinin arkasında namaz kılmakta idiler. Onlar bazı ayrıntılarda abdesti farklı olabileceğini bildikleri halde birbirlerinin arkasında namaz kılmakta sakınca görmediler. Bizim onlardan daha iyi ve takvalı bir namaz kılmayı iddia ederek böyle bir ayrıntı üzerinden birbirimizin arkasında namaz kılmamamız ümmet olma şuurumuza ters düşecektir. Yapılan iş, namaza göstereceğimiz hassasiyetten değil taassubumuz ve kör taklit zevkimizden kaynaklanıyor olacaktır. Ashabı kiramdan Abdullah bin Ömer radıyallahu anhümanın, Haccac gibi birinin arkasında bile namaz kıldığı rivayet edilmektedir. Ehlisünnet itikadının en önemli ilkelerinden biri, ümmetin birliği ve namaz ciddiyeti açısından bakarak fasık olan birinin arkasında daha namaz kılmak gerekir ilkesidir. Bu nedenle başka bir nedene dayanmadan sadece mezhep farkını ileri sürerek namazın sahih olmayacağı iddia etmenin tutarlı bir tarafı yoktur.
İki mü'minin dini üzerinden tartışması, büyük ihtimalle şeytanı hoşnut edecektir. Onun için dinimiz üzerinden tartışma yapmamayı ilke edinelim. Ne sizin onu ne de onun sizi ikna edemeyeceği bellidir; sadece birbirinizi üzecek, kul hakkına tecavüz edeceksiniz. Eğer siz, doğru yolda olduğunuza inanıyorsanız, yolunuza devam edin. O da doğru yolda olduğuna inanıyorsa yoluna devam etsin. Önemli olan Allah Teala'nın rızasına ermemiz değil midir? Kardeşimizin söyledikleri yanlış şeyler değildir. Ama uygulama imkânı olan şeyler de değildir. O düşüncede olan kardeşlerimiz, mezhepleri kaldırıp kendi anlayışlarını tatbik ederken kendilerini bir mezhep yerine koymaktadırlar. Bakın ne diyor: 'Öyle de olur ama böylesi daha iyi.' İşte mezhep de o demektir zaten. Kardeşimizin ahirette mezhepten sormazlar dediği yüzde yüz doğrudur. Mezhepten sormazlar ama mezhebin içeriği sorulacak şeydir. Kısaca şunu söyleyebiliriz: Bu tartışma aylarca sürse gelebileceğiniz bir nokta yoktur. Boşuna vakit israf etmiş olursunuz. Kardeşliği zedelemeyin, yolunuza devam edin. Allah'ın bize emrettiği çok daha yoğun ve aktif bir şekilde yapmamız gereken görevlerimiz vardır. Onlara yönelelim.
Evet, aklı olan herkesi hayretler içinde bırakacak, uykusunu kaçıracak ağır bir felaket yaşıyoruz. Allah'ın mülkünde aciz kullar olmanın en net tablosunu oluşturduk. Böyle büyük bir felakette kalbi olan herkes sıkıntı çeker. Hiçbir şey yokmuş gibi olmak mümkün değildir. Sabretmek nedir bunu da anlamış olacağız. Böyle bir durumda psikolojimizin ayakta duramayacak hale gelmemesi için şu hususlara önem vermeliyiz: a- Olayın nedeni, niçinleri gibi ayrıntılarına ve bilimsel boyutlu yorumlarına girmemeliyiz. Bilimsel yorumları ehline bırakmak doğru olandır. Gereksiz zihin meşguliyeti oluşturur, korkuyu artırabilir. b- Bölgede sayısını Allah'tan başkasının bilemeyeceği kadar insan kardeşimiz ya öldü, ya da ölümün kovaladığı zor anlar yaşıyor. Hastalık, soğuk, açlık ve çaresizlik içinde kıvranıyor. Elimizden ne geliyorsa profesyonel yollarla onlara ulaşmalıyız. Bir ekmek, bir bardak su bile olsa bir şeyler yapmaya çalışmalıyız. Bizim desteğimiz kimseyi kurtarmasa da bizi vicdan azabından kurtarır. c- Bu olay bize dünyanın niteliğini ve faniliğini iyice izah eden bir ders olmalıdır. “Dünya budur, böyledir” diyebilmeliyiz. Bir matem ortamı oluşturup kenara çekilmek şeklinde olmayan dersler çıkarmalıyız bu olaydan. Dünyanın dost ayırmadığını ama onu iyi kullananı seçtiğini anlamalıyız. Boş “keşkeler” yerine ciddi değerlendirmeler yapmalıyız. Siyaset başta olmak üzere özel menfaatlerimizi bu afetin ve sonuçlarının önüne geçirmemeliyiz. d- Şeytan, bizi içten çökertmek için bu musibeti kullanabilir. Ona alet olmamak için ne gerekiyorsa ihmal etmeyeceğiz. Günlük ibadetlerimizi aksatmamak en başta yapmamız gerekendir. Muhakkak bir zikir programımız olmalıdır. Günde yüz defa şu zikir, yüz defa bu zikir gibi bir plan yapmalıyız. Çokça Kur'an okumak bir çaredir. Özellikle de bu dönemde KEHF suresini sık sık sesli bir şekilde okumalıyız. e- Aile içi ilişkilerimiz, arkadaş çevremiz, akrabalarımız bir nevi ciğerlerimiz gibi etkilidir. Birbirimizi incitmemeye, zaten gergin olan ortamımızı biraz olsun muhabbetle kollamaya önem vermeliyiz. Bu dönemde bari birbirimize daha müsamahalı, görmezden gelmeye çalışır olmalıyız. f- Bu tür musibetler anında iki yoldan birinden gitmek kaderimizdir. Birincisi: Derdimizi konuşup bir kenarda mızmız ederek vakit geçiririz. Elimizden dünya da gider ahiret de. Bu açıkça felaket üstüne felaket olur. İkincisi ise başımıza gelen felaketten sonra her şeyden önce o felaketten maddi manevi ibretler çıkarırız. Elimizden gelen her türlü çareyi kullanırız. Yeni bir hayat ve yeni bir huzur arayışı içinde oluruz. Sonra da Rabbimize sığınır ve dualar ederiz. Bu da bizim dünyamızı huzur olarak kazanmamız ve ahirette ecir sahibi olmamız anlamına gelir. Bu ikinci yolu tercih etmemiz gerekiyor. Dinimiz bunu emreder, akıl da bunu gösterir. Allah yardımcımız olsun.
Selamünaleyküm. Kızım, aynı okulların açık okunabilenleri de var ve diplomaları da aynı değerdedir. Neden kendinizi o koridorlara esir ediyorsunuz ki? Oraların olup olacağı o kadardır. İlim uğruna dinimizden olamayız. Daha geniş düşünün. Başkalarını kurtarmaktan önce kendinizi kurtarın, batmamaya çalışın.
Allah'ın azabını hemen gelsin gibi istemek o ümmetlerin işlediği hatalardan biridir. Bu ifadelerin bile kullanılması isabetli değildir. Allah'ın azabına değil affına ve rahmetine talip olmak gerekir. Önceki ümmetlere her hafta bir azap gelmiyordu. Belki on binlerce sene geçmiş bir tarihin bütününü şimdi biz görüyoruz. Bu tarih içinden de kitabımız bize yüzlerce azap örneği vermiyor. Kaç Nuh Tufanı var, kaç denizin yarılması var? Bugünkü zulüm ve Allah'a baş kaldırmanın birkaç asrını bilebiliyoruz. Mesela son beş asrı örnek alalım. Bu beş asır önceki ümmetlerden helak olanlardan kaçına tekabül edecek bir zamana karşılık gelebilir? Sadece matematiksel olarak bile ortada 'neden?' sorusunu gerektirecek bir durum yoktur. Kaldı ki mesele matematik meselesi değildir. Bu ümmet, son ümmettir. İnsanlığın son gemisidir. Bu ümmetin helaki olacak bir azap kıyamet demek olabilir. Ümmetin büyüklüğü ve ağırlığı kadar yanlışların ve günahların da büyüklüğü ve ağırlığında farklılık olabilir. Azabı sadece gökten inen ateş olarak görmemek gerekir. Kim bilir nice azabı bizzat yaşadığımız halde, azabın bir ağırlığı olarak onu hissetmiyor, film izler gibi izliyoruz. Bu da neticede bir azap çeşididir. Allah'ın evren ve insan üzerinde SÜNNETULLAH dediğimiz kanunları vardır. Bu kanunlar bir ayrım yapmadan, ötelenmeden ve aceleye getirilmeden uygulanmaktadır. İlk günden beri böyle oldu, son güne kadar da böyle olmaya devam edecektir. SÜNNETULLAH işlerken mümin kafir ayırmadan işler. Muhtemel azap müminleri geçip kafirlere gelmeyecektir. Yeryüzünü ifsat edenler ve ifsadı düzeltmeyenler olarak herkesi bulacaktır ama ahirette herkes dünyadaki durumuna göre dirilecektir. Alimler başta olmak üzere ümmetin önderleri azabın ne zaman geleceğini beklemek yerine gelmemesi için yoğun gayret ve pratik çalışmalar yapmalıdırlar. Onlara düşen bu vazife azabın gelmesini veya gecikmesini etkilemez ama onların ahiretteki hesabını etkiler.
hz. ali konusundaki diğer fetvalar
Said Nursi rahmetullahi aleyh bu ümmetin içinde imrenilecek makamlarda biri olarak bulunmakta olduğuna inanıyoruz. Ne değerinin düşürülmesine ne de put haline getirilmesine razı oluruz. O olduğu yerde güzeldir, değerlidir. Belirttiğiniz söz, iman davasına hizmeti itibariyle yaptıklarının takdiri manasında söylenmiş bir söz olarak sarf edildi ise “âmin” demek zorundayız. Daha başka bir maksat ise irdelenmeye değer bir söz olarak bile görmeyiz.
İbni Cerir et-Taberî bu ümmetin büyük âlimlerinden imamlarından biridir. Müfessirlerin piridir. Tefsiri de tefsirlerin imamı gibidir. Onun adının “Şii” olarak anılması basit bir iftira cümlesinden öteye gidemez. Ali radıyallahu anhı anlatan özel bir kitap yazmış olmasından yola çıkılarak böyle bir söz söylenmiştir. Bu iddia için boş bir söz, kuru bir iftira, iz bile bırakmaz bir çamur dememiz yeterlidir. Allah Teâlâ ona rahmet etsin.