Fetva Meclisi
Soru
Hocam, yarın salgın sebebiyle verilen uzun aranın ardından cami bahçeleri ve açık alanlarda ilk cuma namazı kılınacak. Camiler yine açık olmayacak. Salgın sebebiyle oluşan mazeret ortadan kalkmış ve herkes için cumaya katılım farzıyeti tekrar geri gelmiş midir? Mevcut şartlar dahilinde Cuma namazına gidemeyen vebale girer mi?
Cevap
Benzer fetvalar
a. Büluğ çağına girmeyen çocuklar, b. Bayanlar, c. Riskli kabul edilen yaştakiler, d. Kalp, kanser, böbrek, solunum sistemi, şeker, tansiyon, aşırı kilo hastalarının özürlü oldukları kabul edilebilir. Bu özür sebebi ile de Cuma namazına BU ŞARTLAR DEVAM ETTİĞİ SÜRECE gitmeyebilirler. Cuma yerine öğleyi kılarlar. Bu şartlarda Cuma namazına gidenler de sağlıkla alakalı uyarılara dikkat etmek zorundadırlar. Özel seccadelerini beraberlerinde bulundurmak, camideki eşyaya temas etmemek, gerekli mesafeyi korumak, musafaha etmemek, abdestini evinde almak gibi kurallara uyulmalıdır. Hastalık belirtisi bulunan veya tedavi görenlerin cumaya ve camilere gitmeleri asla doğru olmaz, vebale girmelerinden korkulur.
Evet, Cuma namazı için şartların henüz olgunlaşmadığı anlaşılmaktadır. İnşaallah cumaya gidemeyenler bu şartlardan ötürü vebal altında olmayacaklardır.
Cuma namazı, gerekli şartları taşıyan her mümin erkeğe farzdır. Bu namazla yükümlü olmanın şartlarından birisi, cemaate katılmaya mâni bir mazeretin bulunmamasıdır. Zira meşru bir mazeretin varlığı, cuma namazının farziyetini düşürmektedir. Hastalık, şiddetli yağış, aşırı soğuk ve sıcak gibi elverişsiz hava koşulları yanında salgın hastalık da kişiye cumanın farz olmasını düşüren bu mazeretler kapsamındadır. Salgın döneminde maske ve mesafe gibi tedbirlere riâyet edilerek cemaatle namaza devam edilebilmektedir. Ancak bu tedbirler, kış mevsiminin getirdiği elverişsiz hava koşullarıyla birleştiğinde, ülkemizde, cemaatin bir kısmı camide yer bulamadığından dolayı cuma namazını kılamamaktadır. Bu durumda, cuma namazını kılamayan kişilere öğle namazını kılmak farz olur. Bu, Hz. Peygamber (s.a.s.) döneminde sabit olduğu bilinen ve günümüze kadar ittifakla uygulanan bir hükümdür. Gerek yukarıda işaret ettiğimiz mazeretler nedeniyle cuma namazının farziyetinin düşmesi gerekse cuma kılamayanların öğle namazını kılmakla yükümlü olmaları nedeniyle, aynı camide ikinci kez cuma namazı kılınmasını gerektiren bir zaruret oluşmamaktadır. Bu itibarla, bir camide birden fazla cuma namazının kılınması meşru değildir. Diğer yandan bulaşıcı salgın hastalığa yakalananların ve temaslı olanların cemaate katılmamaları ve karantina şartlarına riâyet etmeleri dinen zorunludur.
Birkaç defa yazışmamızdan anladım ki daha önceki verdiğimiz bilgilerden tatmin olmamışsınız. Size açıkça ve yalnızca "Cuma namazına gitmeyebilirsiniz" ifadesini kullanma hakkımız yok. Bizim vazifemiz Cuma namazını düşüren ilkeleri nakletmek, sizin vazifeniz de bu ilkelere sizin uygun olup olmadığını kontrol etmektir. Sonrasında kalbinizle iç muhasebe yaparak doğru karara varmanızdır. Öncelikli çabanız uzak da olsa haftada bir Cuma namazında Müslüman kardeşlerimizle beraber namaz kılmak olmalıdır. Gerekirse o gün izin hakkınızı kullanın. Bu imkânlar elinizde değilse, Cuma namazına gitmek için farklı alternatifler de üretemediyseniz ve bahsettiğiniz şekilde de cami çok uzaksa öğle namazını kılarsınız. Üç Cuma namazını hiçbir mazereti olmaksınız terk eden kimsenin kalbinin mühürlendiği/İslami algılara kalbinin kapalı olduğu hadislerde yer almaktadır. Bu hadis Cuma namazını geçerli bir mazereti olmayan kimselerle ilgilidir. Öyle de olsa sakınma gayretinde olmalıyız.
Cuma namazı öğlen namazı değildir. Öğleni camide kılamadığımız için evde tek veya cemaatle kılabiliriz. Cuma namazı ise sadece camide ve devletin tayin ettiği görevlinin arkasında kılınır. İbadet ciddiyetimizle duygusallığımızı karıştırmamalıyız. Cuma kılamama nedenimiz biiznillah makuldür. Bu nedenle bir vebalimiz yoktur.
Dünya Sağlık Örgütü tarafından küresel bir salgın olarak ilan edilen, henüz tedavisi bulunamayan ve bu nedenle binlerce kişinin ölümüne sebep olan Yeni Tip Koronavirüs (COVİD 19) salgını sebebiyle Cuma namazının yanı sıra vakit namazlarının da cemaatle kılınması hususu yetkili mercilerin verdiği bilgiler çerçevesinde ele alındı. Buna göre, Yeni tip koronavirüs, bulunduğu ortamda insandan insana hızlı bir şekilde yayılarak çok kısa sürede salgın haline gelmekte; Virüs ilk bulaştığı anda fark edilemediğinden hastalığı taşıyan kişiler, aynı ortamda bulunan diğer insanlar için büyük bir tehlike oluşturmakta; İnsanların toplu halde bulundukları mekânlar, söz konusu virüsün yayılması için oldukça uygun bir ortam oluşturup hastalığın salgın hale gelmesinde yüksek risk taşımaktadır. Ülkemizde vaka sayısının artmaya başlamasıyla birlikte, kamu otoritesi tarafından, tedbir olarak insanların bir araya geldiği organizasyonlar iptal edilmiş ve toplu olarak bulunulan birçok mekânın da kapatılmasına karar verilmiştir. Yaşanan bu olağanüstü durum dikkate alındığında câmi ve mescitlerde, namazların cemaatle kılınmaya devam edilmesi halinde virüsün yayılma riskinin artabileceği anlaşılmaktadır. Bu itibarla temel gayelerinden biri de insan hayatını korumak olan İslam dini, insanların hayatını riske atacak uygulamalara asla cevaz vermez. Nitekim Peygamber Efendimiz; “Bir yerde veba hastalığı çıktığını duyarsanız oraya girmeyin, bulunduğunuz yerde veba hastalığı çıkarsa o bölgeden de ayrılmayınız” buyurarak karantina uygulamasına dikkat çekmiş; “Bulaşıcı hastalık taşıyan kişi, sağlam kişinin yanına gitmesin” buyurarak salgın hastalıklara karşı tedbirli olmanın gereğini vurgulamıştır. Dolayısıyla hastalığın yayılma tehlikesi ortadan kalkıncaya kadar Cuma namazı başta olmak üzere cami ve mescitlerde cemaatle namaza ara verilmesi gerekli hale gelmiştir. Bu süreçte cuma namazı yerine münferiden öğle namazlarının kılınması, İslam’ın şiârı olan ezanların okunmaya devam edilmesi ve gerekli tedbirler alınarak camilerin münferiden namaz kılmak isteyenler için açık bulundurulmasının uygun olacağına karar verilmiştir. GEREKÇE: İslam dini insanın huzur ve güven içerisinde yaşayıp kulluğunun gereklerini yerine getirebilmesi için uyulması gereken temel ilkeler koymuştur. İslam âlimleri de bu doğrultuda can, din, nesil, akıl ve mal şeklinde sıralanan (zaruriyyâtı hamse) beş değerin korunmasını insan ve toplum için hayati derecede vazgeçilmez görmüşlerdir. Dini koruma ilkesi, dinin emir ve yasaklarına uyulmasını gerektirirken; canın korunması ilkesi öncelikli olarak hayat hakkının dokunulmazlığını ve hayatı sonlandıracak tehlikelerin bertaraf edilmesini gerektirmektedir. Buna göre Müslüman, bir taraftan kulluğunun gereklerini (ibadet) yerine getirmekle yükümlüyken diğer taraftan da gerek kendisinin gerekse başkasının hayatını korumak için tedbirler almakla sorumlu tutulmuştur. Bilindiği üzere bir kısım ibadetlerin ifasında da sağlıklı olmak temel şart olarak görülmüştür. Dinimiz, insan hayatının dokunulmazlığını koruma altına almış ve buna zarar verecek unsurların ortadan kaldırılmasını emretmiştir. Sağlığın korunması için önleyici tedbirlere başvurulması ve hastalandıktan sonra da tedavi olunmasının gerekliliği de bu esas üzerine bina edilmiştir. Her hastalığın mutlaka şifasının da yaratıldığını bildiren (Buhârî Tıp, 1; Müslim, Selâm 26/69) Hz. Peygamber (s.a.s.) ayrıca “Tedavi olun ey Allah’ın kulları!” (İbn Mâce, Tıp, 1) buyurarak tedavinin önemine de dikkat çekmiştir. Buna göre, öncelikle sağlıklı yaşamak ve hastalıklara zemin hazırlamamak için önleyici tedbirlere başvurulmalı, hastalanınca da tedavi olunmalıdır. Bunun yanında gerek birey gerekse toplum olarak sağlık risklerine karşı dikkatli olunması ve özellikle de bulaşıcı hastalıklara karşı gereken tedbirlerin alınması da dinimizin bir gereğidir. Nitekim Allah Resülü (s.a.s.), bu bağlamda bulaşıcı hastalıkların yayılmasını engelleme amacına matuf olarak “Bir yerde salgın hastalık çıktığını duyarsanız oraya girmeyin, bulunduğunuz yerde salgın hastalık çıkarsa o bölgeden de ayrılmayınız” buyurarak (Buhârî, Tıp 30; Müslim, Selâm 32/92-96.). karantina uygulamasına dikkat çekmiştir. Bir diğer hadis-i şerifinde de “Bulaşıcı hastalık taşıyanın sağlamla aynı ortamda bulunmasını engelleyiniz” (Buhâri, Tıp, 53) buyurarak salgın hastalığa karşı tedbirli ve ihtiyatlı bir yol takip edilmesini vurgulamıştır. Hz. Peygamber’in (s.a.s.) bu hassasiyeti onun eylemlerine de yansımıştır. Nitekim kendisine bağlılıklarını bildirmek üzere gelen bir heyet içerisinde bulaşıcı hastalığı olan bir kimsenin bulunduğunu öğrenince onunla musafaha etmeyip “Biz senin biatini kabul ettik, evine dönebilirsin” (Müslim, Selâm, 36/126) şeklinde mukabelede bulunarak bulaşıcı hastalığa maruz kalanlarla yakın temastan uzak durmuştur. Hz. Peygamber’de (s.a.s.) görülen bu duyarlılık Sahabe uygulamasına da yansımıştır. Nitekim Hz. Ömer (r.a.) Şam’a giderken orada salgın hastalık bulunduğunu haber alınca yaptığı istişareler sonucunda tedbir amacıyla geri dönmeye karar vermiştir. Bunun üzerine kendisine “Allâh’ın kaderinden mi kaçıyorsun?” diye soranlara “Evet, Allâh’ın kaderinden, yine Allâh’ın kaderine kaçıyoruz.” (Buhârî, Tıp, 30; Müslim, Selâm 32/98) cevabını vererek Allah’ın kudretinin her şeyi kuşattığını vurgulayıp insana düşenin tedbir almak olduğuna işaret etmiştir. Aynı şekilde sahâbî Amr b. Âs’ın da bu minvalde bir uygulama yaptığı, Hz. Ömer’in de bunu onayladığı kaynaklarda yer almaktadır (İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-Nihâye, VII, 79). Konuyla ilgili olarak “Daha büyük zararı önlemek için küçük zarar tahammül edilir” kaidesi ile ölüm riski taşıyan salgına nispetle cemaatle namaza bir süre ara vermenin uygun olacağı sonucuna varılabilir. Bu bağlamda salgın hastalığından daha hafif sayılabilecek olan şiddetli yağmur durumunda da cemaatle namaza ara verme uygulamaları söz konusu olmuştur. Nitekim Abdullah b. Abbas, yağmurlu bir günde müezzine “Namazlarınızı evlerinizde kılın!” ilanını yapmasını emretmiştir. Bu uygulama insanlar tarafından yadırganır gibi olunca “Bunu benden daha hayırlı olan Rasûlullah (s.a.s) yaptı…” cevabını vermiştir. (bkz. Buhârî, Cuma, 14) Bu hadisten olağanüstü durumlarda cemaatle namaza ara verilebileceği anlaşılmaktadır. Bu bağlamda, sağlık otoritelerince “küresel salgın” olarak ilan edilen bir hastalık zuhur edince hem kişi hem toplum sağlığını tehlikeye maruz bırakmamak ve bu yolla İslam’ın vazgeçilemez değerde gördüğü “hayatı korumak” ilkesini gerçekleştirmek amacıyla söz konusu salgın geçinceye kadar cemaatle namaza ve Cuma namazlarına katılmayı ertelemek kaçınılmaz olacaktır. Zira toplu halde eda edilen bu ibadetlere katılmak için sağlıklı olmanın yanında başkasının sağlığını da tehlikeye atmama dinimizde temel bir duyarlılık olarak kabul edilmiştir (Buhârî, Ezan, 160; Müslim, Mesâcid, 17/68-77; Ebû Davud, Salât, 217). Hz. Peygamberin (s.a.s) “İslâm’da zarar vermek de zarara zararla karşılık vermek de yoktur” (Muvaṭṭa, Aḳdıye, 31; Müsned, I, 313; İbn Mâce, Ahkâm, 17) buyruğu da bunu gerektirmektedir.Bulaşıcı hastalık tehlikesinin bütün bir toplumu ve hatta insanlığı tehdit eden küresel bir boyut kazanması durumunda kamu otoritesinin toplu alanlarda bulunmayı ve toplu faaliyet yapmayı yasaklama yetkisi yanında toplu ibadet yapmayı da geçici olarak erteleme yetkisi vardır. İslam’ın “Kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın!” (Bakara 2/195); “Kendinizi öldürmeyin!” (Nisâ 4/29) buyrukları doğrultusunda, yetkili mercilerin bu kararına uymak gerekir.
Corona konusundaki diğer fetvalar
Namazın secde gibi mesela en önemli farzlarından biri bile bir özürden ötürü terk edilebiliyor ve ima ile yapılmış sayılabiliyor. Cemaatle kılarken safların bitişik ve düzgün olması namazın hiçbir mezhebe göre farzlarından veya vaciplerinden biri değildir. Namazın sevabını artıran müstahaplarındandır. Sağlık gibi ciddi bir özürden dolayı terk edilmiş olmasının asla namaza veya cemaat sevabına zararı olmaz.
Bu bakış tarzı yanlıştır. Bayram dediğin ninenin yanında çikolata yeme günü ise elbette sen ağlamalısın. Bayramı balon şişirmek olarak gören çocuk da ağlamalıdır. Gerçek şudur: İnsanların şekerlerle, tebrik mesajları ile hissettikleri bayram, hayatımızdaki günlerden sadece biridir. Takvimlerin yazdığı günde gelir, o gün bitince de çeker gider. Bizim bakışımızda ise hayatımızın bütünü ne ise bayramımız da odur. Yıl bizim için nasıl geçip gidiyorsa bayram adı verilen gün de öyle geçip gidecektir. Bütün bir yılı iyi geçirebilen için bir bayram günü iyi olmasa ne olur ya da bütün yılı kötü olan bayramda balon şişirse ne olacak? Çocuklar bayrama sadece o günü görerek bakabilirler, büyükler ise bayramın öncesini ve sonrasını görmek zorundadırlar. Neden bayram ediyoruz ve sonrasında ne olacak sorularının cevap bulmadığı bir bayramı neden beklesin aklı başında bir insan? Evet, neden beklesin? Bayram, balon şişirme ya da balon gibi şişme zamanı olmamalıdır. Bugün dış görünüşü ile garip bir bayram yaşıyoruz. İnsanlar bir araya gelemiyor, bir araya gelsek birbirimizin ölümüne neden olabiliriz diye endişe ediyorlar. Ne garip bir görüntü değil mi, birbirimize mutluluk vermek için bir araya gelirsek birbirimize zarar verebiliriz diye endişe ediyoruz, hayret doğrusu! Yakın yıllarda böyle bir bayram günü görmedi insanlar. Dileriz, böylesi de bir daha olmasın. Daha garibi ve taşınması zor olanı da gelebilir Allah göstermesin. Şunu anlamamız gerekiyor: Sadece bayram günleri ile hayatı değerlendirenler için tasavvuru bile çetin olur böyle bayramlar. Hayatı bütünü ile ‘sonunda bayram etmek için bir fırsat’ olarak görebilenler ise takılıp kalmazlar bu sıkıntılı günlere. Hayat, sonunda bayram etmek için şu anda elimizdedir. Becerip onu değerlendirdiğimizde hastalıklar, yokluklar, ayrılıklar, çileler, ıstıraplar, dertler… Her ne bunaltırsa bunaltsın bizi o bunaltan şey, sonunda bayram etmek için yaşadığımız bu hayatın içinde küçük bir nokta kadar bile görünmeyecektir gözümüze. Yeter ki sonunda bayram olsun. Sonsuz cennetler olsun. Fanilikten ebediliğe geçiş günümüz bayram olsun da gerisi esef etmeye bile değmez Allah’ın izni ile. Değerli kardeşim, böyle bak hayata, bayrama ve sıkıntıya. Bunu becerebildiğin zaman yaşadığın her gün senin bayramının arifesi gibi olur sana. Bunu beceremediğinde ise görüyorsun bayram bile dert olabiliyor. Acıdan bile lezzet almakla tatlıdan bile hasta olmak böyle bir şeydir senin anlayacağın. Hayata bizim beklentilerimizle bakmak yerine hayatı yaratanın bakmamızı istediği gibi bakmanın sonucu böyle yansır günümüze. Bayram edeceğimiz günümüze bizi yaklaştıran işlerimizin çok olmasına dualar ederim. Allah’a emanet ol.
Allah Teâlâ bayram günlerini ümmetimiz için bereketli ve huzurlu kılsın. Şöyle bir uygulama yapabiliriz: a. Bayram namazı Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellemin mühim uygulamalarından biridir. Onun zamanında açık alanlarda kılınıyordu ve kadınlar dahil herkes bayram namazına katılıyordu. Bir keresinde yağmura tesadüf ettiği için mescitte kılınmıştı. Yakın zamanlara kadar da bayram namazı açık alanda MUSALLA denen yerlerde kılınmaya devam edildi. Yeni hayat düzenimizde ise camilerde kılınmaya başlandı. b. Bayram günü sabah namazı evde cemaatle kılınsın. Güneşin doğma vaktinden KIRK DAKİKA SONRA bayram namazının kılınabileceği vakit girmiş olur. Evdeki kadınlar ve çocuklar da dahil herkes evin en uygun yerinde bayram namazı cemaati yapalım. c. İki rekât sabah namazı gibi bir namaz kılalım. - Kıraat sesli olacak. - Birinci rekâtta sübhaneke okunduktan sonra imam olan ve arkasındakiler de ona uyarak üç kere ALLAHUEKBER diye tekbir alır. Üçünde de ellerini kaldırır ve salarlar. - Normal sabah namazı gibi birinci rekât kılınır. - İkinci rekâta geçilir. İkinci rekât sabah namazının ikinci rekâtı gibi kılınır. - Ruküye gitmeden önce üç tekbir daha birinci rekâtta gibi alınır. Dördüncü tekbirle beraber ruküya gidilir. - Ve namaz sabah namazı gibi tamamlanır. Bayram hutbesi bu uygulamada gerekmez. d. Bayram gününün farklılıklarından biri bayramdan önceki akşam vaktinden yani teravih kılmayı bıraktığımız akşamdan itibaren tekbir getiriyor olmamızdır. Ev içinde bu tekbirleri bayram günü boyunca defalarca ve topluca, tek tek olarak seslendirmeliyiz. Bu tekbir şöyledir: “Allahu ekber Allahu ekber. Lailahe illellahu vellahu ekber. Allahu ekber ve lillahilhamd.” e. Bizim bayramımızın özelliklerinden bazıları da: · Günün başında gusül almamızdır. · Güzel koku sürmemizdir. · Yeni ve temiz elbise giymemizdir. · Bayram namazından önce bir iki hurma, yoksa hafif bir tatlı yememizdir. · O gün muhakkak az da olsa bir sadaka vermemizdir. · Birbirimizin bayramını yani günahlarımızdan temizlenmiş olmamızı tebrik etmemizdir. Bunların hepsini yapalım. Camilerimize gidememiş olsak da camileri evimize getirmiş oluruz. İnşaAllah acımız hafifler, umudumuz tazelenir, çocuklarımız ibadetlerimizi unutmaz. Mübarek olsun bayramımız.
Bayram namazının şartları Cuma namazının şartları gibidir. Özellikle Hanefi mezhebi fukahası, evde bayram namazı kılınamayacağına hükmetmişlerdir. Diğer Fukaha ise bayram namazına gidemeyenlerin evlerinde kendi başlarına veya ailece cemaat yaparak camideki gibi kılabileceklerini söylemişlerdir. Ev şartları uygun olanlar vaktinde yani güneş doğduktan kırk dakika sonra cemaat yapıp bayram namazı kılabilirler. Bunun bir zararı olmaz. Kılınamıyor olmasının da bir sakıncası yoktur biiznillah.
Bu, dini bir mesele değildir. Sizin aile içi bir meselenizdir. Aile içinde büyüklerin aracı olması ile çözmeye çalışın.