Fetva Meclisi
Soru
Sekinet ne demektir, hayatımızda nasıl bir yer tutar?
Cevap
Benzer fetvalar
Namazın bir gözle izlenebilen fiziki yönü vardır, bir de maneviyatı yükselten ve Huşû’ adını verdiğimiz yönü vardır. Huşû’ yönü eksik olan namaz, böyle şikâyetlere sebep olan namazdır. Namaz Rabbimize en yakın olduğumuz andır. Biz O’nu göremiyorsak da O, bizi gördüğüne göre, namaz ve secdeyi bu şuurla eda etmemiz gerekir. İşin aslı huşû’ içinde namaz kılmaktır. Huşû’, abdest gibi alınabilir, tutulabilir bir nesne değildir. Huşû’ ile namaz kılmaya karar vermekle namaz huşû’ ile kılınmış olmuyor. Huşû’, kalbin eylemlerindendir. Mü’min bir insanın kalbi üzerindeki tasarrufu, kalbe verilen öneri ve talimatlar, kalbin maneviyata etki ettiği diğer alanlar gibi huşûu da etkileyecektir. Her şeyden önce, kalbimizin işgal altında olup olmadığını kontrol etmemiz gerekiyor. Dualarımızda Allah’tan istediğimiz şeyler arasında kalbimizin selameti isteği muhakkak bulunmalıdır. Ürperen kalp, yaşaran göz sahibi olmak büyük nimettir. Namazın huşû’ içinde kılınabilmesi için: - Namazın ön şartları olan taharet, abdest ve setr-i avret gibi emirlerde titiz olmak gerekir. - Namazın kesinlikle ilk vaktinde kılınmasına çalışılmalıdır. - Cemaatle kılınmayan namazı eksik görmeliyiz. - Farzların öncesi ve sonrasındaki nafileler muhakkak kılınmalıdır. - Namazın sünnetleri ve adabı ihmal edilmemelidir. - Namaz zihni meşgul edecek şeylerin bulunmadığı bir yerde kılınmalıdır. Hatta nakışlı, resimli seccade bile kullanılmamalıdır. - Namazda, tefsiri bilinen yerler okunmalıdır. - Her namazdan sonra, o namazın kabul olması için dua edilmelidir.
Evet, hayatın gerçeği budur, böyledir. Yalnız bu sürekli böyle gitmez. Bir süre sonra toparlayabilirsin. Şeytan seni perişan etmesin. Şu andaki durumunu mevsim değişikliği gibi anlamaya çalış. Aileni ihmal etme. Farzlarda hiçbir şekilde aksaklık yapma. Haramlardan uzak dur. Çok geçmeden vakit bolluğu ve planlı iş yapma düzeyine geleceksin. Bu da bir imtihan ve bu da bir süreçtir.
Tıpkı namaz ve oruç gibi ’emribilmaruf ve nehyi anilmünker’ kıyamete kadar Rabbimizin emri olarak kalacaktır. İlerleyen zaman hiç bir Kur’an emrini eskitemez. Müminler olarak böyle iman etmek zorundayız. Batı kültürü içimize sindikçe ortaya çıkan hastalıklardan biri de ‘kendi hayatı, özel durumu, yasal hakkı’ türünden savunmalarla insanların haramların işlenmesine sessiz kalmaları ve farzların eksik bırakılmasına karşı tepkisizlikte sakınca görmemeleri olmuştur. Bu bir batı hastalığıdır. Önceki milletlerden de bize sirayet etmiştir. Bazı Müslümanların namazı ihmal etmesine ne diyebilirsek buna da onu diyebiliriz. Kesinlikle yanlışa karşı tepkili, iyiliğe karşı teşvik edici olacağız. Dinimiz böyle bir dindir. Şüphesiz eksiğimiz de olacaktır, insanız neticede. Biz a konusunda eksiğiz diye b konusundaki yanlışı düzeltme vazifemizi ihmal etmeyeceğiz. Hatta aynı yanlışı biz yapıyor olsak dahi durum böyledir, ‘bu yanlıştır’ demeye mecburuz. Yalnız şu ince ayara dikkat etmeliyiz: Yapacağımız düzeltme vazifesi mevcut hatadan daha ağırını oluşturacak veya o hataya daha da derinleştirecekse geri durabiliriz, durmalıyız da. Bunun ötesinde kapasitemiz ve imkânlarımızla ölçülü olarak vazifemizi yaparız. Müslümanlık böyle bir dindir.
İslam akıl dini değildir; akıllıların dinidir. Biz, Allah’ın hükümlerini aklımızın süzgecinden geçirip puanlama yapma durumunda olamayız. Aklımızı o hükümleri daha iyi anlama ve sonuçları düşünmede kullanırız. Allah’ın hükümleri dışındaki işleri ise, aklımızın süzgecinden geçirir, uygun veya değil deriz. İslam, teslim olmanın adıdır. Tesbihat ve benzeri konulardaki rakamlar, bir ayet veya hadise dayalı olarak yapılmıyorsa, o rakamların bir bağlayıcılığı yoktur. Otuzu ile ellisi aynıdır. Eğer ayet ve hadisten birinin emri veya tavsiyesi olarak yapılıyorsa, o sayı, yapılan işin kendisi kadar önemlidir. Otuz üç dendiyse, ne otuz iki ne de otuz dört bir anlam ifade etmez. Deneni yapmak ve denenle sınırlı kalmayı benimsemek aynı anlamda ciddiyet ve teslimiyet göstergesidir. Kanunlara bağlılıkla, ilahi emirlere bağlılık arasında böyle bir fark vardır. Bazı kanunları vatandaşlar benimsemez; kanuna uymayanın düşeceği cezalı duruma düşmemek için, benimsemeden ve zevk almadan o kanuna uyar. Müslüman, Rabbinin emrine itaat ederken böyle değildir. Sadece kendisine emredilene bakar. O, emredileni içeriğini beğendiği ve faydalı gördüğü için değil, emredeni sevdiği için yapar. Bunu vergi ile zekâta uyarlayabiliriz. Vatandaşlar vergiyi, en küçük limitlerle hesap eder ve son gün ödemeye çalışırken zekâtın en asgarisini soruşturmazlar. Elbette buradaki incelik, emreden makamın niteliğinden kaynaklanmaktadır. Emreden Allah ve Resûlü olduktan sonra, emre konu olan şeyin niteliği tahlil bile edilmez. Nitekim şehadete teşvik edilen noktalarda hiçbir sahabi Resûlullah sallallahu aleyhi ve selleme, ‘neden öleceğini, ölmek yerine başka bir bedel ödese kabul edilip edilmeyeceğini’ sormamıştır. En soğuk ve en ürkütücü kelime olan ölüm bile Allah ve Peygamber’i isteyince sempatik olmuştur. Bazı ibadetlerdeki sayılar konusunda bilgimiz olabilir. Bu bilgimiz bizim sadece daha şevk ve heyecanla o işi yapmamızı sağlar. Bağlılık ve edamıza etkisi olmaz, olmamalıdır. En yakın örnek olarak namazların rekât sayısını inceleyebiliriz. Hiçbir namazın neden kaç rekât kılındığını bilmiyoruz. Biri iki, diğeri dört, öbürü üç rekât kılınıyor. Asırlardan beri bir Müslüman çıkıp, akşam namazının üç rekât olması, namaz ahengimi bozdu veya iki rekâtlı sabah namazı daha zevkle kılınıyor gibi bir safsataya düşmemiştir. Neden akşamın üç, sabahın iki rekât olduğu ile ilgilenen olmadı. Namaz kılmada eksiği bulunanlar bu tür hikmetleri kurcalamayı beceri zannetmişlerdir. Benzer bir durum da Kâ’be’nin tavafında vardır. Neden yedi rakamı tavafın esasıdır? Filanca yedi defa döndü de ondan, gibi söylemler, bilgi olarak doğru olsa da bizi bağlama bakımından önemli değildir. İslam, teslim olmaktır. Müslüman teslim olandır. Bu teslimiyet de gönülden ve severek olur. Rabbimizin rızası için ne yaparsak ondan lezzet almaya çalışır, portakalın kabuğunda hikmet ararken suyunu gömleğimize akıtmayız.
a- Kadere iman ettiğimizi unutmayalım. Cennete, cehenneme iman ettiğimiz gibi kadere de iman ediyoruz. Kader şu demektir: Rabbimiz, biz yaratılmadan önce bize ait her şeyi yazmıştır, yazdığı da gerçekleşecektir. O'nun yazısını bozacak bir güç yoktur. Eğer Allah size bir evlilik yazdı ise muhakkak o yazdığı vakitte evleneceksiniz. Yazmadı ise de kesinlikle evlenemezsiniz. Sudan bahanelerle, her tuttuğunuz elinizde kalır, bir türlü düzelmeyen terslikler hiç eksik olmaz. b- Ne evlenmek kurtuluştur ne de bekâr kalmak helâk olmaktır. Herkes imtihan halindedir. Hangi halin kıymetini bilip imtihanı kazanabilirsek bizim için hayırlı olan odur. c- İnsan olarak biz, üzerimize düşeni eksiksiz yapmaya mecburuz. Evlenmemiz gerekiyorsa evlilik yollarını kullanırız. Hasta olursak tedavi sürecini işletiriz. Sonra da kendimizi Rabbimizin koruması altında huzur içinde hissederiz. d- Şüphesiz evlilik, bedenlerin birleşmesinin adıdır. Eşler kesinlikle körü körüne evlenmemelidirler. Beyinlerinin ve gözlerinin doyduğu bir evlilik daha doğru olandır. Sizin, evleneceğiniz eş adayında güzellikten vesaireye kadar bazı şartlar aramanız pek tabiidir. Şu kadar ki, yeri geldiğinde aradığınız şartlar arasında öncelikli ve vazgeçilmez gibi bir düzenleme yapmalısınız. Mesela yaşınız ilerlediğine göre dün aradığınız şartlardan bazılarını hafifletebilirsiniz. e- Kesinlikle kendinizi güzellik ve çekicilik bakımından helallik sınırları içinde bakımlı tutmalısınız. Siz, bazı şartlar aradığınız gibi erkeklerin de aradığı şartlar vardır ve bu şartların önemli bir bölümü sizin elinizle sunulabileceklerdir. Allah'a tevekkül edin, çok dua edin, sabredin; son gülen iyi güler bunu unutmayın.
Aziz kardeşim, sizi bir gerçekle yüzleştirmekte fayda mülahaza ediyorum. O gerçek de şudur: Allah'a kul olmanın önündeki engelleri ya da imtihanları Siyonizm ve alkol gibi sınırlı şeylerle düşünürsek olacağı budur. Kul olmanın, imanın hakkını vermenin önünde alkolden daha uyuşturucu engeller vardır/olacaktır da. Alkol beyin uyuşması yapıyor, alkolden daha uyuşturucu ve etkisi beyne, kalbe aynı anda sirayet eden sıkıntılara hazır olmamız gerekiyor. Dikkat ediniz, bu saydığınız şeyler birinci derecede imanı etkileyen hususlardır. Birinci derecede iman etmiş olmak veya olmamak denebilecek şeyleri çok rahat yazabiliyorsunuz, sorabiliyorsunuz, irdeleyebiliyorsunuz. Bu nedenle de huzursuzsunuz. Huzursuzluğunuzun temel nedenini de siz abartıp büyütüyorsunuz. Sizin şahsınız açısından belki değil ama böyle bir sorgulamayı Allah'a iman eden birinin bu kadar rahat yapabilmesini nasıl değerlendiriyorsunuz? Size iki soru sorayım, bu iki sorunun cevabından ikimiz de makul bir noktaya gelmeye çalışalım. Sorularımın birincisi: Ümmetimizin şu zamandaki hâlini nasıl değerlendiriyorsunuz? Müslümanca bir kenara insanca bir hayattan söz edebilir misiniz? Aklı başında her hangi bir insanın kabul edebileceği bir hayat var mıdır ortada? Sorularımın ikincisi: Bu gündeme getirdiğiniz konuların hangisi bir Müslümanın imanı, ibadeti, ahlâkı veya maddi kazancı ile alakalı düzeltme, ıslah etme bakımından direk gündeme gelebilecek bir konudur? Ya da bu ümmetin mevcut sorunları arasında bunların hangisi çözüm için gereklidir, hangisi hangi sorunun nedenidir? İnsaf sahibi biri görecektir ki, bunlarla meşgul olmak akılla izah edilebilecek bir nedene dayanmamaktadır. Meşgul olmaya mecbur olduğumuz nice meseleler arasında bunlara yer bulmak anlamsız değil mi? Aç birinin tırnak makası araması ne anlama gelirse bunlar da o anlama gelebilir. Bir başka husus da şudur: Öğrenmenin ve öğrendiklerinle amel etmenin bir öncelik ve önem sırası olmalı değil midir? Mesela namazın öncelikliği ile haccın öncelikliği aynı olabilir mi? Bu açıdan bakmaya çalışın; kaç numaralı mesele ile alakadar oluyorsunuz acaba? Nesiller ne durumda, siyaset ne durumda, ekonomi; faiz, haramlar, kumar ne durumda..? İffet ne durumda? Aziz kardeşim, yeniden bir gündem belirlemek zorundayız. Bu gündemi de ümmetimizin üzerinden hesapları olan düşmanlarımızın planlamasına izin veremeyiz. Bizden olduğu hâlde kişisel ihtiraslarını dinimizin konuları ile tatmine çalışanların planlamasına da izin veremeyiz. Mucize ve benzeri konular bizim imanımızın içindeki konulardır. Bunları biz bize konuşuruz elbette ama kâfirlerin konuşmasına izin veremeyiz, konuşurlarsa dinlemeyiz. Birilerinin -velev ki bizimle beraber namaz kılanlardan olsun- 'sonra ne olacak?' sorusuna ikna edici bir cevap vermedikçe de bunları konuşmasına izin veremeyiz. Konuşursa da onun hakkında dikkatli olmayı yeğleriz. Umarım bakışımızı izah edebilmişizdir. Allah'a emanet olunuz.
güven konusundaki diğer fetvalar
Kesinlikle başkasının telefonunu izinsiz olarak kullanmak bir kul hakkıdır, helalleşilmesi gerekir.
Bilimsel sonuçlar için çalışan kurumlar arasında iş paylaşımı ve yardımlaşma olmasında sakınca olmaz. Şu kadar ki, size iş getiren müşteri özellikle sizin laboratuvarınızda o sonucun çıkmasını şart koşmuş ise onun şartına uyulması gerekir. Genelde müşteriler güvenli bir sonuç beklerler. Firmanız bu güveni garanti ettikten sonra yapılan işte sakınca olmaz. Güveni garanti etmeden baştan savma yapılıyorsa sizin bulunduğunuz laboratuvarda da yapılmış olsa ortada vebal var demektir.