Diyanet Fetva Kurulu
Soru
Şifa niyetiyle Kur’ân okumak ve okutmak caiz midir?
Cevap
Benzer fetvalar
Kur'an’ın bütün âyetleri şifa olarak okunabilir. Özellikle tercih edilerek okunacaksa Fatiha, Felak/Nas, İhlas sureleri, Ayetelkürsi okunur. Defalarca, binlerce kere okunması tavsiye edilebilir. Yalnız “şu hastalığın kesin şifası tam olarak şudur” denmesi mümkün değildir.
Kur’an olduğu gibi şifadır. Kur’an’ın şifa olduğunda hiçbir şüphemiz yoktur. Peki, neye şifadır? Hangi hastalıklar onunla iyileşir? Kur’an ruhi hastalıkların, fiziki boyutu bulunmayan hastalıkların şifasıdır, bir. Mü’minin moral kaynağıdır, manevi desteğidir, iki. İyi bir dua kaynağıdır, onu okuyan kendine dua etmiş olur, üç. Cin ve şeytan kaynaklı sıkıntılara karşı koruyucudur, dört. Bu dört konunun dışında, Kur’an’ın ecza dolabında bekletilecek suresi, ayeti yoktur. O mübarek kitabı, basit şeyler için kullanıp, menfaatlerine alet edenler çok ağır bir hata işlemektedirler. Kur’an ruhların iksiridir. O iksiri, dünyalık için alet etmek bir vebaldir. Hastalar, ölüler için bulunmaz kitap olarak gösterilen Kur’an, faizi en büyük haramlardan gösteriyor, dikkat eden yok. Ticarette, siyasette yok sayılan Kur’an, dispanser kitabı gibi görülmek isteniyor. Kur’an’ımızı böyle şeylerden tenzih ederiz. Kur’an’ın tamamı şifa maksadı ile okunabilir. Özellikle isim verilecekse, Fatiha, İhlâs, Felak-Nas sureleri ve Ayetelkürsi okunabilir. Halis bir niyetle biiznillah şifa kaynağıdırlar.
Dinimizde muskayı tavsiye edecek veya kullanılmasını men edecek güçlü delillerimiz bulunmamaktadır. Çocuklar için kullanılmasında cevaz bulunabilse de büyüklerin kullanmaması görüşü daha evladır. Asıl olan ise duaların okunmasıdır. Muskanın içeriği ile ilgili de dikkat edilmesi gereken hususlar vardır. Muskanın içeriği şifre gibi şeylerden oluşuyor ise böyle bir muskayı da kabul edemeyiz. Ayet ve hadislerden oluşan bir muska ancak kabul edilebilir. Bahsettiğiniz sorunlar tıbbi bir tedaviyi gerektirebilir. Doktora gidip teşhis edilmesi ve gereken bir tedavi varsa yapılması da ihmal edilmemelidir. Tabi ki bir mü’min olarak şifa için duayı ihmal etmemeliyiz. Kur’an’ımızın tamamının şifa olduğunu da unutmamak gerekir. Hem tedbir hem de teslimiyet ile bir hayat yaşamak asıl yakalanması gereken nokta olmalıdır. Rabbim şifalar versin.
Kur’ân-ı Kerîm okumak bir ibadettir. İbadet, dünyevî bir menfaat için değil, sadece Allah rızası için yapılır. Bu sebeple, Kur’ân-ı Kerîm’in para karşılığında okunması ve okunan Kur’ân karşılığında para verilmesi dinen caiz değildir. Böyle bir okumadan dolayı sevap da yoktur. (Mevsılî, el-İhtiyâr, 2/60; İbn Âbidîn, Reddü’l-muhtâr, 6/56) Bu sebeple bir kimsenin geçmişlerinin ruhuna bağışlamak üzere ücretle Kur’ân-ı Kerîm okutması, hatim indirtmesi yerine, bizzat kendisinin bildiği sûreleri okuması doğru olur. Bununla birlikte pazarlık yapılmadan ve paradan söz edilmeden, Allah rızası için Kur’ân okumuş veya hatim indirmiş olan bir kimseye hediye olarak münasip bir bağışta (teberru) bulunmakta dinen sakınca yoktur. Ancak bir yörede okunan Kur’ân-ı Kerîm için para verilmesi örf hâline gelmiş ve her iki taraf da bu durumu biliyorsa, verilen para hediye değil ücrettir. Bu nedenle bu parayı almak helal olmaz.
Sorduğun konu, ulemanın ihtilaf ettiği meselelerden biridir. Bu yüzden meseleye ne “kesinlikle yapılmaz” ne de “şartsız, kayıtsız sünnettir” denilerek yaklaşmak doğru olmaz. Resûlullah Efendimiz ﷺ’in kabir başında doğrudan Kur’an okuduğuna dair sahih bir hadis elimizde yok. Ziyaret ettiğinde selam verir, dua ederdi. Sahabiler de aynı şekilde hareket etmişlerdir. Ancak bu, Kur’an okunamaz anlamına gelmez. Çünkü Kur’an okumak başlı başına bir ibadettir. Kabirde değil evde bile okunsa ruhlara bağışlanabileceği pek çok fakihe göre caizdir. Özellikle Hanefî, Şafii ve Hanbelî fakihlerinden bu yönde görüşler vardır. Hatta bazıları özellikle Yâsîn Suresi’nin okunmasının hem ölmek üzere olana hem de kabirdekine faydalı olacağını belirtmiştir. Bu konuda Hazreti Peygamber’den gelen “Yâsîn okuyunuz” hadisi vardır ama kabirde değil, ölüm anındaki kişiye okunmasına dairdir. Günümüzde kabirde Kur’an okunmasını “bidattir” diye toptan reddedenler varsa da bu işi sırf ibadet niyetiyle, sevabını ölüye bağışlamak niyetiyle yapanları da yadırgamak doğru değildir. Kimse bunu dinin değişmez bir parçası gibi görmüyor, sadece Kur’an’ın rahmetiyle meyyite fayda ulaşsın ümidiyle hareket ediyor. Bu durumda mesele niyete dayanır. Riya, gösteriş, bidatleşmiş toplu uygulamalar, hele hele Kur’an’ı ticarete dökmek gibi yanlışlara bulaşmadan, sessizce okunursa bunda bir sakınca yoktur. Sonuç olarak, Peygamberimiz ﷺ bunu yapmamış olabilir ama bu, yapana günahkâr dememizi gerektirmez. Selef-i Sâlihîn’den bazı âlimler buna cevaz vermiştir. “Bu işi sünnettir.” diye değil, “Rabbim belki kabul eder.” diyerek yapanların hâlini Allah bilir. Yeter ki kimseyi itham etmeyelim, Kur’an’a da saygıda kusur etmeyelim.
Kur’ân-ı Kerîm, Allah katından hem lafız hem de mana olarak indirilmiş olan ilahi kelâmın adıdır. Bu itibarla Arapça olarak indirilmiş olan Kur’ân’ın (Yûsuf, 12/2; Tâhâ, 20/113) manasını aktarmak üzere herhangi bir dilde yazılmış olan hiçbir meal, bizatihi Kur’ân hükmünde değildir. Çünkü tilaveti de ibadet olan, Kur’ân-ı Kerîm’in bizatihi kendisidir. Bu doğrultuda hatim, Kur’ân’ın mealinden okunması değil, Kur’ân’ın tamamının, Arapça metni üzerinden Fâtiha sûresinden başlanarak Nâs sûresine kadar okunmasıdır. Dolayısıyla Kur’ân-ı Kerîm’in meal ve tefsirlerinin okunması suretiyle hatim yapılmış olmaz. Bununla birlikte bir Müslüman’ın, Yüce Allah’ın öğütleri ve buyruklarını öğrenmek maksadıyla Kur’ân-ı Kerîm’in mealini ve tefsirlerini okuması, Kur’ân’ın inzal sebebine muvafık (en-Nisâ, 4/82; Muhammed, 47/24) ve sevaba vesile olacak bir durumdur. Bu vesileyle Kur’ân’ın hem Arapça lafzını hem de manasını aktaran meal ve tefsir türü eserleri okumaya gayret etmek de önemlidir.
KUR'AN-I KERÎM'İN MUHTEVASI, İCAZI VE TARİHİ konusundaki diğer fetvalar
Rukye, hastalık ve kötülüklerden korunmak veya kurtulmak amacıyla Kur’ân veya dua okuyup üfleme anlamında bir terimdir. (İbnü’l-Esîr, en-Nihâye, 2/254; İbn Manzûr, Lisânü’l-Arab, “rky” md.) Bazı İslâm âlimleri rukyenin caiz olmadığı görüşünde ise de mezhep imamlarının da içinde bulunduğu âlimlerin çoğunluğu, konu ile ilgili bazı hadisleri delil göstererek, şirke ve istismara götürmemek şartıyla fayda ve zararın rukyeden değil de Allah’tan olduğuna inanılarak yapılan rukyede bir sakınca bulunmadığını belirtmişlerdir. (İbn Hacer, Fethu’l-bârî, 10/206-208 [5741, 5743]; İbnü’l-Kayyım, et-Tıbbü’n-nebevî, 136-144; el-Fetâva’l-Hindiyye, 5/356) Şöyle ki Hz. Peygamber (s.a.s.), hem kendisine hem ziyaret ettiği bazı hastalara okuyup üflemiş, bazen de Hz. Âişe (r.a.) ona okuyup üflemiş ve eliyle mesh etmiştir. (Buhârî, Merdâ, 20 [5675]; Tıb, 32, 39 [5735, 5748]; Müslim, Selâm, 46-51 [2191-2192]) Hz. Peygamber (s.a.s.), torunları Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin'in şeytandan, zehirli haşerattan, kem gözlerden korunmaları için dua etmiş (Buhârî, Ehâdîsü’l-enbiyâ, 10 [3371]), nazara, yılan ve akrep sokmasına karşı rukye yapılmasına izin vermiştir. (Buhârî, Tıb, 33-37 [5736-5741]; Müslim, Selâm, 55-60 [2195-2198]) Yine Hz. Peygamber’in (s.a.s.) hastalar için, اَللَّهُمَّ رَبَّ النَّاسِ مُذْهِبَ البَأْسِ اِشْفِ أَنْتَ الشَّافِي لاَ شَافِيَ إِلَّا أَنْتَ شِفَاءً لَا يُغَادِرُ سَقَمًا. “Ey İnsanların Rabbi olan ve sıkıntıları gideren Allah’ım! Şifa ver, şifa veren Sensin. Senden başka şifa veren yoktur. (Bu hastaya) öyle bir şifa ver ki, (hasta üzerinde) hiçbir hastalık (izi) bırakmasın.” (Buhârî, Tıb, 38 [5742-5743]) diye dua ettiği bilinmektedir. Konuyla ilgili rivâyetler değerlendirildiğinde, Allah’ın izniyle şifa bulmak veya kötülüklerden korunmak amacıyla yapılan rukyelerin caiz, bunun dışında kalanların haram olduğu anlaşılmaktadır. (Elmalılı, Hak Dini, 9/6388)
Tuvalete girerken kişinin üzerinde Allah adının yazılı olduğu kâğıt, kitap veya Mushaf bulunması mekruhtur. (Şürünbülâlî, Merâkı’l-felâh, 27) Zira Hz. Peygamber (s.a.s.), yüzüğünün üzerinde “Muhammedün Resûlullah” ibaresi yazılı olduğu için tuvalete girmeden önce yüzüğünü çıkarırdı. (Ebû Dâvûd, Tahâret, 10 [19]; Tirmizî, Libâs, 17 [1746]) Ancak bu yazılar açıkta değilse, örneğin cepte bulunuyorsa veya bir şeye sarılı ise bunlarla tuvalete girmek mekruh olmamakla birlikte imkân dâhilinde bundan da sakınmak daha uygun olur. (Tahtâvî, Hâşiye, 54)
Satır arası Kur’ân tercümesi, her bir Arapça kelimeyi, altına veya üstüne farklı ya da aynı renklerle başka dilde yazılmış bir kelimeyle karşılama (kelimesi kelimesine) şeklinde oluşturulmuş meal yazım türüdür. Bu meal yazımında her bir kelimenin anlamı, kelimenin hemen altına/üstüne verildiğinden, türü gereği hedef dilin söz dizim (sentaks) kurallarına uygun cümle yapısı ortaya çıkmamaktadır. Satır arası meal yazımı ilk defa X. Yüzyılda Sâmânoğulları döneminde gerçekleşmiştir. Bundan yaklaşık bir asır sonra yazılan Türkçe tercüme de bu tarzda yapılmıştır. Beylikler döneminden itibaren satır arası meal yazımı artarak devam etmiştir. Bu tür meal yazımının caiz olup olmama durumu, Mushaf’ın içerisine Mushaf’tan olmayan bir şeyin yazılıp yazılamayacağının cevâzı çerçevesinde ele alınmıştır. Nitekim Hz. Peygamber’in (s.a.s.) vefatından sonra Kur’ân-ı Kerîm’e nokta ve hareke konulması hakkında âlimler tarafından farklı görüşler ortaya konulmuştur. Bu bağlamda İmam Mâlik’e dayandırılan bir görüşte onun, eğitim amacıyla Mushaf’a hareke ve nokta gibi bazı işaretlerin konulmasına cevaz verdiği nakledilmiştir. (Dânî, el-Beyân, 129-130) İmam Gazzâlî de Mushaf’ta nokta ya da yazıların üzerine işaret koymayı veya bazı işaretler ilave etmeyi, Mushaf’ı güzelleştireceği, daha açık hale getireceği, okuyucuları hata ve yanlışlardan koruyabileceği gibi gerekçelerle caiz görmüştür. (Gazzâlî, İhyâ, 1/276) Arapçaya tam anlamıyla vâkıf olamayan Müslümanların, Kur'ân-ı Kerîm’i doğru ve rahat okuyabilmeleri için Mushaf’ta harfleri noktalama ve harekeleme işlemi yapılmıştır. Bu noktalama ve harekelemelerin, Mushaf’a ilave olmadığı kanaati hâkim olmuş ve Mushaflar bu şekilde basılmıştır. Satır arası meal yazımında Arapça metnin altına veya üstüne çevirisinin konulması da Arapça metnin orijinaline bir halel getirmediği gibi Mushaf’a yapılan bir ilave de sayılmayacaktır. Tarihi gelişim sürecinde satır arası meallerdeki temel amaç, Kur'ân Arapçasını öğrenmek ve öğretmek ya da kelime ve terkiplerin manasının anlaşılmasını sağlamak olmuştur. Bu sebeple söz konusu mealler, âyetleri mana bütünlüğü içerisinde değil de kelime kelime tercüme ettiğinden Türkçe söz dizimine uygun cümleler kurulamamakta dolayısıyla bu tarz meallerde Türkçenin ifade gücü tam olarak yansıtılamamaktadır. Bu da âyetin anlamının bütüncül olarak kavranması açısından bir anlama sorunu oluşturabilmektedir. Kur'ân’ı anlama noktasında bu tür meallerden istifade etmek isteyen bir okuyucunun, toplu manayı anlayacak şekilde bir kaynaktan da istifade etmesi uygun olur. Sonuç olarak yetkin kişiler tarafından yapılan satır arası mealin basımında ve Kur'ân Arapçasına vukûfiyet kazanmak için bu tür mealden istifade edilmesinde bir sakınca yoktur. Bununla birlikte bu tarz meal çalışmalarında, sadece kelime meali vermekle yetinilmeyip sayfa kenarında ya da satır altında Türkçe söz dizimine uygun cümlelerle toplu mealin verilmesi daha faydalı olacaktır.
Hz. Peygamber (s.a.s.) inen âyetlerin, hangi sûrenin neresine konulacağını vahiy kâtiplerine bildirdiğinden dolayı (Ebû Dâvûd, Salât, 124 [786]; Tirmizî, Tefsîru’l Kur’ân, 10 [3086]) Kur’ân’daki âyetlerin tertibinin vahye dayalı (tevkîfî) olduğu hususunda ittifak edilmiştir. (Zerkeşî, el-Burhân, 1/353; Süyûtî, el-İtkân, 2/394; Zürkânî, Menâhilü’l-‘İrfân, 1/412) Âyetler, Medine döneminin son yıllarında Hz. Peygamber (s.a.s.) ile Cebrail (a.s.) arasında Kur’ân’ın baştan sona karşılıklı olarak tilavetinde (mukâbele/arza) ve Hz. Peygamber’in (s.a.s.) kıldırdığı namazlarda bu tertip ile okunmuş ve sahabe tarafından da aynı şekilde ezberlenmiştir. Daha sonra Kur’ân-ı Kerîm bu tertip ile Hz. Ebû Bekir’in halifeliği zamanında bir araya getirilmiş ve Hz. Osman döneminde de çoğaltılmıştır. (Zerkeşî, el-Burhân, 1/331) Sûrelerin tertibi konusunda genel kabul, sûre tertibinin de tevkîfî olduğu şeklindedir. Hz. Peygamber'in Ramazan ayında Kur’ân-ı Kerîm’i Cebrail ile karşılıklı tilavette bulunduğu (mukâbele/arza), son ramazanda da bu mukâbelenin iki defa tekrar edildiği (Buhârî, Fezâilü’l-Kur’ân, 7 [4998]), bu karşılıklı okumalara Zeyd b. Sabit’in şahit olduğu rivâyet edilmektedir. (Beğavî, Şerhü’s-sünne, 4/525) Kur’ân’ın, Hz. Ebû Bekir döneminde toplanması (cem‘i) ve Hz. Osman zamanında çoğaltılması (istinsah) ile görevli komisyonların başkanlığına Zeyd b. Sâbit’in getirilmesinde onun bu yetkinliğinin etkili olduğu söylenebilir. Sahabe döneminde yapılan bu cem’ ve istinsah faaliyetlerinde Kur’ân, elimizdeki mevcut tertibi üzere yazılmış ve çoğaltılmıştır. Bu iki faaliyet neticesinde ortaya çıkan mushafın tertibine sahabe döneminde hiçbir itiraz vaki olmamış ve sahabe bu tertip üzerinde icma etmiştir. Sahabe döneminden günümüze kadar Kur’ân hep aynı tertip üzere yazılmış olup farklı tertipler görülmemiştir.
Kur’ân’ın okunması/tilaveti, sevap kazanılan bir ibadettir. Hz. Peygamber (s.a.s.), Kur’ân okuyup onunla amel edenlerin gıpta edilecek kimseler olduğunu, okunan Kur’ân’ın her harfine karşılık on sevap verileceğini, okuyanlar için Kur’ân’ın dünyada huzur kaynağı, ahirette de şefaatçi olacağını bildirmiştir. (Buhârî, Fezâilü’l-Kur’ân, 17 [5020], 20 [5025]; Müslim, Salâtü’l-müsâfirîn, 243 [797], 266 [815], 268 [816]; Tirmizî, Kıraat, 12 [2945]; Fezâilü’l-Kur’ân, 16 [2910]; Ebû Dâvûd, Fezâilü’l-Kur’ân, 1 [1452-1456]) Bu ve benzeri tavsiyeleri ve teşvikleri sebebiyle sahabe-i kiram, Kur’ân okuma ve onunla meşgul olmaya son derece önem vermiştir. Ayrıca Peygamber Efendimizin, Kur’ân’ı başından sonuna kadar tertip üzerine okuyarak hatim indirmeyi Allah’ın (c.c.) en çok sevdiği işlerden biri olarak nitelendirmesi (Dârimî, Fezâilü’l-Kur’ân, 33 [3476]; Tirmizî, Kıraat, 13 [2948]),her yıl ramazan ayında kendisinin Cebrail (a.s.) ile karşılıklı olarak hatim yapması (arza) (Buhârî, Fezâilü’l-Kur’ân, 7 [4997-4998]) ve normal zamanlarda da ferdi olarak hatim yapması (Münâvî, Feyzü’l-kadîr, 5/188) sahabe arasında hatim geleneği oluşmasına dayanak olmuştur. (Ebû Dâvûd, Salât, 347) Böylece hatim, asırlar boyunca ümmetin önem verdiği bir gelenek hâlini almıştır. Hatim, Kur’ân-ı Kerîm’in Arapça metninin başından sonuna kadar yüzünden veya ezbere okunmasıdır. Aslolan, Kur’ân hatmini her ferdin kendisinin yapmasıdır. Hz. Peygamber (s.a.s.) ve sahabe de böyle yapmıştır. Sonraki dönemlerde hem daha kolay hem de teşvik edici olması nedeniyle, birden çok kişi arasında cüz dağıtılarak gerçekleştirilen hatim uygulaması ortaya çıkmıştır. Cüz dağıtma usûlü ile yapılan hatimde herkes tek başına hatim yapmış olmayıp (Behcetü’l-fetâvâ, 571), okuyanlardan her biri okuduğu kadar sevap alır. Yapılan hatmin sonunda üç defa İhlâs sûresinin okunması ve toplu hatim duası yapılması caiz görüldüğü gibi (bk. Fetâvâ-yı Kâdîhân, 1/80) herkesin okuduğu kısmın sevabını diğerlerine ve vefat etmiş olan müminlere bağışlaması da caizdir. Dağıtılan cüzler hatim duasından önce okunmaya gayret edilmelidir. Herhangi bir nedenle okunamamışsa cüzler hatim duasından sonra da okunabilir.