Fetva Meclisi
Soru
Hocam, namazda Ettehiyyatü için oturduğumuzda parmağın hareket ettirilmesi sünnetten midir?
Cevap
Benzer fetvalar
Tahiyyata oturulduğunda sağ elin şehadet parmağını hareket ettirmek namazın sünnetlerindendir. Yapılmaması durumunda namazın kabulü açısından sakıncası yoktur. Bunun uygulaması da parmağın sadece kaldırılması şeklindedir. Hanefi mezhebi fukahasının belirttiğini esas aldığımızda kelimeyi şehadeti okurken LAİLAHE dendiği esnada parmak kaldırılır, İLLALLAH derken indirilir.
Namazda tahiyyatta iken parmakla işaret meselesinde hadisler sabittir. Ancak ne zaman ve ne kadar konusunda fukahanın ihtilafı vardır. Bazılarına göre belli bir noktada parmağın indirilmesi gerekmektedir. Zira anlam açısından bir risk oluşmaktadır deniyor. Bu nedenle avamın becerip becerememesi ihtimaline binaen kerih görüldüğünü zannediyorum. Ama bu bir Sünnet olarak sabittir. Becerebilen de yapmalıdır.
Selamünaleyküm.1- 'Lailahe' derken parmak kalkar, 'illallah' denirken iner. 2- Evet, o tekbirler Sünnet'tir.
Aleykümselam. Böyle bir uygulamaya ait hadisler de vardır. Yapanlara saygılı olmak gerekir. Yapmayanların da bir dayanağı vardır, onu da bilmek gerekir.
Namazda ayakların secdede, tahiyyatta alacağı yön şekli namazı etkileyecek bir durum değildir. Özellikle de sizin gibi mani bir durumdan ötürü yan duruyorsa namaza hiçbir zararı yoktur. Allah kabul buyursun.
Selamünaleyküm. Sevgili Musa, Sünnet'ler bu şeklide anılmaz. Okuyan bir gençsin, bak ne diyorsun: 'Şafii mezhebine göre de yapmış'! Kim kimin mezhebine göre yapmış! Ne garip değil mi? Bu meselelere dalma sakın, daha heyecanlı ve daha ihlâslı bir şekilde âlim olmak için uğraş. Sana dualar ederiz. Allah zihnini açık, amelini makbul etsin.
alim konusundaki diğer fetvalar
Hadis kitaplarımızdan Ebu Davud’da (4160) ve Ahmed’de (23969) böyle bir hadis vardır. “Ayakkabısız çıplak ayak yürümek” diye bir sünnet yoktur. İnsanın Allah’ın nimetlerine dalıp gitmesini önlemek için yapılacak uygulamalardan biri de çıplak ayakla yere basıp biraz yürümeyi denemek vardır. Hadis bunu emretmektedir. Zira Peygamber aleyhisselamın bilhassa Medine’deki hayatı bize, ince ayrıntılara kadar aktarılmıştır. O bilgiler arasında çıplak ayağı ile yürüdüğüne dair açık bilgiler yoktur. Ashabı kiramın da çıplak ayakla sünnettir diye yürüdüklerine dair bilgiler yoktur. Yerin temiz olması, sağlık açısından bir risk getirmemesi gibi ön şartlardan sonra bu tür uygulamaları bir nevi nefis terbiyesi olarak yapmak tavsiye edilmiştir. Bu hadisi yorumlayan hadis şarihi âlimlerin yorumu bu şekildedir.
Sizin için şöyle bir özetleme yapabilirim: 1. Her Müslüman, günlük hayatına ve iş olarak yaptığına dair dininin hükümlerini öğrenmek zorundadır. Hayatına yeni soktuğu bir iş varsa mesela evleniyorsa onunla alakalı temel din bilgisini öğrenecektir. Külfetsiz, emeksiz ve kuralsız bir dindarlık olamaz. Bir iş kuruluşu yapan o işin temel inceliklerini öğrenecektir. 2. Bir Müslüman, dininin ona ne emrettiğini Kur'an’dan ve Peygamber aleyhisselamın hadislerinden öğrenir. Bu tür bir öğrenme elbette medreselerde yıllar süren bir eğitimi gerektirdiği için çok az Müslüman böyle bir öğrenme ile öğrenir. Bu nedenle Müslümanların geneli, âlimlere sorarak veya kitaplarını okuyarak dinlerini öğrenirler. Bu durumda da Müslüman’ın; a. Âlime sorması, b. Bir kitabı okuması öğrenme yöntemi olur. 3. Hangi âlim, hangi kitap sorusu öne çıktığında da deriz ki: Elbette, sesini yükselten herkes Müslüman’a din öğretecek değildir. Bilhassa bizim çağımızda iletişim imkânlarının yaygınlaşması ile herkes âlim rolüne girmiş sayılmaktadır. Bu noktada da Müslüman’ın “seçme kabiliyeti” bir imtihan olarak önünde durur. Dinine dair bir soru soracağı kişinin, ne kadar dininin adamı olduğunu incelemesi yani dine dair konuşan ama dini yaşamayan biri ile yaşayan biri arasında ayrım yapmak Müslüman’ın imtihanı olur. Sahte para ile doğru parayı ayırmak zorunda olduğu gibi, âlim ile âlim kılıklı arasındaki farkı da görecektir. Çevresi, birikimi, geçmiş örnekleri incelemesi, âlimin üzerindeki ihlâs belirtileri, ekonomi ve şöhret ile alakası gibi bağlantıları ile dininin âlimini bulmak zorundadır. Bu noktada şöyle bir benzetme yapabiliriz: Doktorlar arasında iyisini bulduğu gibi âlimler/hocalar arasında da iyisini bulacaktır. 4. Müslüman, dinini öğrendiği âlimin saygınlığını koruyacaktır ki, ondan öğrendiği din kendisi için ciddiyet sağlasın. Saygınlığını korumakla onu putlaştırmak arasında dengeli duruş şarttır. 5. Farklı görüşlerin bulunduğu bir ortamda Müslüman, aynı şartlar ve düzeyde gördüğü âlimler arasında ihlâsa en yakın olan, dünyaya meyilden uzak duran görüşü ve sahibini tercih eder. Müslüman’ın gayesi Allah’ın rızasıdır. O rıza da ahirete, haramdan kaçınmaya en yakın olana her zaman daha yakındır. Yaşadığı siyasi ortamın etkisi altında kalanla dini hissiyatında hür mantıklı olan arasındaki farkı, maişetini yazdığı kitaplarından temin edenle insanların malından istifade etmeyen arasındaki ince çizgiyi anlamak yol göstericidir. 6. Her zaman kolayı, gönüllere hoş geleni tercih eden, çevreyi ve toplumu üzmeme tarafına kayan birine tercih etmek Müslüman için, bile bile risk almaktır. Aynı şekilde âlimlerin, ruhsatlandırdıkları şeyleri arayıp bulmak da bir hastalıktır. Müslüman, Allah’ın rızasını, helali arayan insan olmalıdır. 7. Müslüman için “şu mezhepten olacak, bizim ekolden olacak” diye bir arayış da olmamalıdır. Ona dinini öğreten kim ise ya da yaşadığı yerde Allah’ı ve dinini kim öğretiyorsa ondan dinini alır. Marka tutkunluğu gibi bir tutkunluk gerekli değildir. Gerekli olan takvadır, şeriata uygunluktur. 8. Müslüman, önceden öğrendiği şeylerin bazılarını sonradan farklı olarak öğrenirse şunu yapar: Çıplak gözle bakıldığında yeni bilgiyi sunanın bilgisi daha derin, takvası daha üstün, siyaset ve çevreden etkilenmişliği daha az biri ise onu tercih eder. Böyle değilse her farklı görüşle yeni bir mecraya girmesi gerekmez. Bu hususta ilave bir bilgi olarak şunu da söylemeliyiz: Bu mesele, zannedildiği gibi içinden çıkılamaz, kavganın/kargaşanın içinde eriyip gidilecek bir mesele değildir. Allah, herkese aradığını verir. Tartışma ve sürtüşme arayan, âlimlerin birbirlerini yiyip bitirdiklerini zanneder ve o da yenir bitirilir o zeminde. Derdi dinini yaşamak olan ise aynı ortamda ibadetini yapar, haramlardan kurtulur. Belli şeyleri eksik yapsa bile Allah’ın rahmeti onu kuşatır. Ne aradığını bilmeyen biri de bir ona bir buna bakarak ömrünü geçirir gider. Dine bir eğlence gibi bakmakla onu dünya ve ahiretimizin saadeti olarak görmek meselesidir bu mesele. Allah Teâlâ hepimizin muini olsun.
Altın ve gümüşün ticaretinin helal bir şekilde yapılabilmesi için; • Altın altınla değiştirilirken gramlarının aynı olması gerekir. İşleme farkı nedeniyle veya değerleri farklı olduğu için gram farkı ile değiştirilemezler. Müşteri elindekini kuyumcuya satıp arzu ettiğini fiyatı ile almalıdır. • Altın/gümüş ticaretinin satım ve ödemesinin aynı ortamda bitmesi gerekir. • Altın ve gümüş ticaretine taksitlendirme girmemelidir. Çekle altın ticareti yapıldığında bu üç kuraldan biri yani anında ödemenin yapılmamış olma riski devreye girmektedir. Bu nedenle de ulemamızın önemli bir bölümü ÇEKLE ALTIN GÜMÜŞ ALINMAZ demektedirler. Eğer çek, anlık hesaba geçecek şekilde nakit gibi ise ve üzerine de o günün tarihi yazıldı ise OLABİLİR kaydı getiren âlimler de vardır.
Dini ülke yaşamaz, insan yaşar. Kimin en iyi yaşadığını da Allah bilir. Biz onlara takılıp kalamayız. Rabbimizin razı olacağı işleri yapar gerisini de ona havale ederiz. Onlarınki sadece bir takıntıdır. Allah yardımcımız olsun.
Haram para ile edinilmiş bir ev sahibine elbette haramdır. Sahibinden onu başka bir yolla mesela miras yoluyla alan için ise âlimler “onun için haram olmayabilir” demişlerdir.
Dinimize ait hususları sorup öğrenmek Allah’ın emridir. Kimse böyle bir emri kaldıramaz, yok sayamaz. Âlim de sorar cahil de. Sormak bir ilim vasıtası ise ilme muhtaç olan bir Müslüman neden sormasın. Yalnız şöyle bir durum dikkatimizden kaçmamalıdır: Müslüman’ın dinine ait meseleleri, magazin konuları gibi göreceği anlayış kesinlikle kabul edilemez bir anlayıştır. Öğrenmek ve amel etmek gayemiz olmalıdır. Bu gayenin kaybolması veya sulandırılması denebilecek tavırları bir ibadete karşı tavır olarak görmemiz gerekir. Âlimlerin uyardığı nokta bu noktadır. Soru sormayı menetmek diye bir durum yoktur, olamaz da. Sorulması anlamsız ve gereksiz soru örnekleri olarak şunları sayabiliriz: 1. Dinin emretmediği, varsayımlar üzerine kurulu, ekonomik ve sosyal değeri olmayan, Müslüman’ın işini düzeltmeyecek farazi meseleler, 2. Gayba ait olan yani Allah’tan başkasının bilmeyeceğine inandığımız ve hakkında ayet hadis olmayan konular, Bilmece türü meseleler, 3. Soranın ve cevaplayanın, onlara alaka gösterenin şüphesini oluşturabilecek konular, 4. İbadetlerin, emir ve yasakların gerekçesini irdeleyen, merak gidermenin ötesine gitmeyecek sorular, 5. Soru ve cevabı üzerinden bilgiçlik taslama, üstün gelme hazzını tatmin etme soruları, 6. Kur'an ve Sünnet’i irdeleyen, onlarda vesvese ve şüphe oluşturabilecek, alay ve eğlence meyilli sorular, 7. Selefi salihinin ağırlığını zedeleyebilecek sorular sorulmamalıdır.