Fetva Meclisi
Soru
Bazı nafile ibadetler için mesela güneş doğduktan sonra ışrak namazı için hac, umre sevabı gibidir şeklinde hadisler bulunuyor. İhlas suresini okuyan için de benzer büyük bir sevap vaat ediliyor. Bu vaatleri nasıl anlamalıyız?
Cevap
Benzer fetvalar
Hac, belli zaman ve mekânlarda haccetme niyeti ile edâ edilmesi gereken farz bir ibadettir. Hac ibadetinin geçerli olabilmesi için kendisine mahsus şart ve rükünlerin yerine getirilmesi gerekir. Umre ve tavaf yaparak bu şart ve rükünler yerine getirilmiş olmaz. Bu itibarla sayısı ne kadar çok olursa olsun yapılacak umre ve nâfile tavaflar, hac ibadeti yerine geçmez.
Temettu‘ haccı yapan kimselerin umre yaptıktan sonra hac ihramına girinceye kadarki süre içinde, Arafat vakfesinden önce tekrar umre yapmaları caizdir. Ancak bu kimseler için efdal olan, umre yapmak değil tavaf yapmaktır. Umre mevsiminde umreye gidenlerin de Harem hudutları dışına çıkarak ikinci, üçüncü… umre yapmaları caiz ise de tavaf yapmaları daha faziletlidir.
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem efendimizin, HANGİ İŞ DAHA DEĞERLİDİR? Şeklindeki sorulara farklı zamanlarda farklı cevaplar vermiştir. Bu cevaplar arasında bir çelişki yoktur. Öncelikle şu bilinmelidir ki, bu farklılıklar asla farz ibadetler arasında değildir. Nafile olduğunda hangi ibadet daha değerlidir diye bir soru sorulabilir. Namazı haccın yerine, zekâtı orucun yerine oturtmak gibi bir tercih yoktur. Aşağıdaki izahtan da anlaşılabileceği gibi bu cevaplar, sorunun muhatabı, zamanı ve mekânı açısından bakıldığında her biri yerli yerine oturmuş cevaplar olduğu görülür. Örnek olarak hadislerde şu cevapların her birinin HANGİ AMEL/İŞ? sorusuna verilmiş cevaplardan seçmeler olarak görülebilir: 'Vaktinde kılınan namaz. Sonra ebeveyne itaat. Sonra cihat.' 'Oruç.' 'Hac ve umre.' 'Cihat.' 'Elinden ve dilinden Müslümanların emin olduğu insan olmak.' Bu farklılıklardaki nedenler şu şekilde başlıklandırılabilir: - Aynı amel zamana ve mekâna göre değişik sevaplara karşılık olabilir. Mesela Mekke Harem'de namaz diğer mekânlardakinden farklıdır. Muharrem ayının onuncu günü oruç diğer zamanlardan farklıdır. - Soruyu soran şahsın özel durumuna göre cevap farklı olabilir. Anne babası ağır hasta olan biri için onlara hizmet nafile oruçtan ve umreden daha değerli olabilir. Toplumun zengin ağırlıklı olduğu bir ortamda sadaka teşviki ile fakirliğin yaygın olduğu toplumdaki teşvik aynı olmayabilir. - Özellikle cihat açısından bakıldığında da cihadın pek çok çeşidi arasında zamana ve yere göre farklı istekler ortaya çıkabilmektedir. İbnu Kayyım, UDDETU's-Sabirîn isimle eserinde (s.114) bu hususu şu şekilde açıklamaktadır: 'Aynı amel bir başkası için farklı bir üstünlük taşıyabilir. - Çok malı olan ama vermeye nefsi yanaşmayan bir zengin için sadaka vermek, kardeşlerini tercih etmek gece namazına kalkmaktan ve nafile oruçtan daha üstün olabilir. - Düşmanların kendisinden ürktüğü bir yiğidin cihat saflarında bir anlığına bulunup cihat etmesi haccetmesinden, oruç, sadaka ve nafilesinden daha efdal olabilir. - Sünneti, helal haramı ve hayır/şer yollarını bilen bir âlimin insanların içinde bulunup onları eğitmesi, nasihatte bulunması kendisini kenara çekip namaz, kıraat, tesbih ile meşgul olmasından daha değerli olabilir. - Allah'ın kendisini insanların işlerini yürütmek için tayin ettiği bir liderin makamında oturup insanların davalarını görmesi, mazlumla zalimin arasında hakkı ikame etmesi, hadleri tatbik etmesi, haklıyı destekleyip haksızı uzaklaştırması bu işleri yapmadığı yıllarından daha değerli olabilir. - Cinsel şehveti ağır basan birinin tuttuğu oruç onun için başkalarının sadakasından ve zikrinden daha değerli olabilir. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellemin Amr bin As ve Halid bin Velid gibileri emir olarak görevlendirip Ebu Zer'i görevlendirmediğini hatta ona: 'Seni zayıf görüyorum. Kendim için istediğimi senin için de isterim. İki kişiye lider olma. Yetim malına görevli olma.' Dediğini düşünmelisin. Birine oruç tutmasını, orucun muadilinin olmayacağını buyurmuş. Bir başkasına kızmamasını emretmiş. Bir üçüncüye de dilinin sürekli Allah'ı zikirle canlı kalmasını tavsiye etmiş. Allah bir kuluna kemal murat ettiğinde onu, kabiliyetinin bulunduğu, becerebileceği ve yaratıldığı alanda başarılı kılar. O da takatını orada kullanınca başkalarından daha üstün olur, diğerlerini geçer. Bunu hasta örneğinde görebiliriz: Mesela karnı ağrıyan biri o ağrı için üretilen ilacı kullanınca istifade eder. Baş ağrısı ilacını kullanınca aradığını bulamaz. İnsanı peşinde sürükleyen cimrilik mesela helak edenlerdendir. Yüz yıllık oruç bile onu gidermez, gece namazı da gidermez. Zevklerine uyma, kendini beğenme de böyledir. Çok Kur'an okumak, ilim, zikir ve zühd üzerinden gitmek onu düzeltmez. Böyle bir hastalığı kalpten onu çıkarma yöntemi düzeltebilir. Ekmek mi su mu daha değerlidir sorulduğunda cevap şudur: 'Ekmek gerektiğinde ekmek, su gerektiğinde de su üstündür.'
Aleykümselam. Nafile bir ibadet ile beklemek esastır ama herkesin kendi durumuna göre bir beklemesi de işrak namazı sevabı açısından mümkündür.
Selamünaleyküm. Nafile ibadetlerin bir sebeple bozulması durumunda iade edilmeleri vaciptir.
Başlanmış bir ibadet (zorunluluk derecesi ne olursa olsun) yarım bırakılmaz. Dolayısıyla bir kimse nafile bir hacca niyet edip ihrama girdikten sonra bunu (meşru sebep olsa dahi) tamamlayamazsa, ileride o haccı kaza etmesi vaciptir.
ibadet konusundaki diğer fetvalar
İbadet kesinlik içeren bir niyetle yapıldığında ibadettir. Olursa olur yoksa olmaz türünden bir niyetle ibadet yapılmaz. Mü'min bitirmek niyetiyle ibadete başlamalıdır. Başlar da dinen geçerli bir özürden ötürü bırakırsa o ibadeti mü'min açısından sorun yoktur. İbadete böyle bakmalıyız. Aksi takdirde şeytan ibadetlerimiz üzerinden bizimle oynar.
Önce nafile ile ne kastediliyor onu bilelim. Nafile farz vacip olmayan ibadet demektir. Mü'min onu yaparsa sevap kazanır, yapmazsa farzdaki gibi günaha girmez. Bu ibadetlere nafile veya sünnet ibadetler denmektedir. Bir başka husus da şudur: Farz olarak bildiğimiz ibadetlerin bir de nafilesi vardır. Mesela namazın, orucun, haccın, kurban kesmenin emir olanı yani farzı olduğu gibi emredilmediği halde sevap kazanmak için yapılanı yani nafilesi vardır. Nafileler mü'min daha çok sevap kazansın, Allah’ın rızasına daha yakın olmak için gayret etsin diyedir. Örnek olarak zekât ibadetini ele alabiliriz. Zekât farz bir ibadettir. Ona benzer olarak vacip olan bir de fitre vardır. Bunların dışında mü'min, daha çok sevap kazanmak için sadaka verir. Bu sadakaya genel olarak nafile denir. Kimi zaman da sünnet olarak da anılır. Bir başka örnek de öğlen namazında görülebilir. Öğlenin farz olarak yani kılmazsan günaha girip ahirette azap çekeceğin bölümü dört rekât farzıdır. O farzın öncesindeki dört ve ardındaki iki rekât ise nafiledir, sünnettir. Şimdi sorunun cevabına girebiliriz: Nafileler farzlara göre daha fazla ve daha çeşitlidir. Ve bu nafileler mü'min onları yapmazsa günah olarak yazılmaz, büyük bir sevap kaybı olur sadece. Mü'min nafileleri yapıp yapmamakta, hemen veya zamana yayarak yapmakta, az veya çok yapmakta serbesttir. Farzlarda ise böyle bir şey olmaz. Emredildiği anda ve emredildiği kadarı ile yapılır. Genel olarak nispeten doğru olarak soruda dillendirilen kural böyle bir kuraldır. Farklı örnekler olarak da şunları belirtebiliriz: Namazda Fatiha’dan sonra ilave olarak Kur'an okunduğunda farzlarda mushaftaki sırayla göre okunmalıdır. Kısa surelerden okunacaksa sıraya dikkat edilmelidir. Nafilelerde ise bu kural daha esnektir. Namazda Kur'an okunurken dua ayetleri geçtiğinde duaya katılmak farzlarda hoş kabul edilmezken nafilelerde sakıncalı bulunmamıştır. Farz kılan biri yorulunca bir yere yaslanamaz, kıyama dikkat eder. Nafilelerde ise bu biraz daha esnektir, yorulunca oturarak da kılabilir. Farz namazda çocuğun imama olması caiz değil iken nafilelerde caizdir. Ramazan orucunda niyetin imsakten önce yapılması şart iken nafilelerde şart değildir. Farklı fakihlerin farklı içtihatları ile bu örnekler onlarca çıkarılabilir. Netice olarak meselemiz, farzlarla nafileler aynı kurallara göre yapıldığı halde nafilelerde biraz daha esnek olunabileceği üzerine kuruludur.
Tekbir yani ALLAHUEKBER sözü sözlü bir ibadettir. Müslüman’ın dini gereği yapacağı işlerdendir. Aynı zamanda bir zikirdir. Ashabıkiram Allah onlardan razı olsun, sevinecekleri bir şey gördüklerinde veya bilgi edindiklerinde tekbir getirmişlerdir. Yalnız belirttiğiniz şekilde bir uygulama onlardan bize aktarılmamıştır. Bu da bize şunu ilham eder: Yaparsak bir sakıncası yoktur ama o şekliyle yapılması ibadettir diyemeyiz.
Ümmetin güzel genci! Allah, ilim öğrenmek, Allah’ın dinini yaşamak ve yaşatmak konusundaki gayretini mübarek kılsın. Bu ümmetin bir genci olarak kendini Allah’ın dininin bir temsilcisi gibi görmen çok kıymetli. Allah bu konudaki gayretini ve ihlasını arttırsın. Bu niyetin kolay bir şekilde gerçekleşmeyeceği, beraberinde bir çabayı gerektireceği de aşikârdır. İlim öğrenmenin gerekliliğini fark etmiş olmanız ise çok güzel. Çünkü ilimsiz nefes almamız mümkün değildir. Kendimizi ilimle donatmadıkça etrafımıza faydamızın olması da söz konusu olamaz. İlk olarak ilmihal bilgisini mümkün olduğunca sağlam bir şekilde öğrenmeyi hedef edinebilirsiniz. İkinci olarak da vaktinizin müsaitliği doğrultusunda Kur’an-ı Kerim ezberine vakit ayırmanız faydalı olacaktır. Bunun ardından hadis okumaları gelmelidir. Özellikle Riyâzü's-Sâlihîn’i şerhli olarak muhakkak okumalısınız. Bunu yaparken kendinize notlar çıkarmanız ve bitirdiğiniz her cilde özel kısa özetler hazırlamanız da çok faydalı olur. İbadetlerimizde de ilim öğrenme gayretimizde de iki önemli şart vardır: İhlas ve Peygamber Efendimiz’in sünnetine uygunluk. Yaptığınız her işte bu iki ölçüye uygunluk arayabilirsiniz. Çok hızlı yol almak istersek çabuk yoruluruz. Bu yüzden tembelliğe kaymadan, ancak içinde bulunduğumuz şartları da gözeterek dengeli planlar yapmalıyız. Sabırsız bir şekilde ilerlemek istersek yolda kalabiliriz. Bizimle aynı hassasiyetleri taşıyan insanlarla beraber bulunmak büyük bir nimettir. Bu sebeple salih bir çevre edinmeye gayret edebilirsiniz. Elbette insan her şeyi en mükemmel şekilde yapmak ister. Ancak bunu başaramadığımız zaman şeytanın bizi tamamen hiçbir şey yapmamaya sürüklemesine de izin vermemeliyiz. Az da olsa sürekli yapılan amel, ara sıra çok yapılan amelden daha hayırlıdır. Bunu Peygamber sallallahu aleyhi ve sellemin öğüdü olarak her zaman göz önünde bulundurmalıyız. Bahsettiğim bu çalışma planını uyguladıktan sonra nasıl bir yol izlemeniz gerektiğine dair daha net bir fikir edineceksiniz Allah’ın izniyle. Önemli olan, Allah’ın yardımına her an muhtaç olduğumuzu unutmamak ve umudu elden bırakmamaktır. Ümmetin hali ile ilgili sorduğunuz soruya gelince; Allah’ın vaadi haktır ve Allah nurunu tamamlayacaktır. Ancak bu durumda bize düşen, sabrederek beklemektir. Allah’ın kaderinin tecelli edeceği güne kadar sabretmek, en büyük ibadetlerimizden biridir. Allah Teâlâ bizleri murad ettiği zamanda dünyaya gönderdi. Bugün ümmetin başındaki bela ve sıkıntılardan da haberdardır ve bunların tamamı Allah’ın kaderinin bir parçasıdır. Bunu bilerek hareket etmeliyiz. Allah’ın kaderinin tecelli edeceğine dair bir tereddüdümüz yoktur. O halde ümmet olarak sabretmemiz gerektiğini de hatırlamalıyız. Sizin hissettiğiniz sıkıntı, her Müslümanın hissetmesi gereken bir sıkıntıdır. Ümmetin farklı coğrafyalarında müminlerin zulüm görüyor olması elbette kabul edebileceğimiz bir şey değildir. Bu durumun iyileşmesi için dertleniyor olmamız da gayet tabiidir. Bu konuda dert taşımamak, kendimize bir zarar dokunmadığı müddetçe sorunlarla ilgilenmemek Müslümanca bir tavır değildir. Aynı hassasiyeti bir haram işlendiğini gördüğümüzde de taşımalıyız. Ancak bize düşen, yalnızca üzülmek değil, ne yapabileceğimiz üzerinde durmaktır. Dünya yaratıldığından itibaren bizim bu dünyadaki varlığımız olsa olsa yüz yıldan ibarettir. Biz ise Allah’ın bu büyük planını yalnızca kendi ömrümüz üzerinden değerlendiremeyiz. Bugün başımıza gelen ve musibet olarak yorumladığımız olayların, yarın ümmetin önünü açacak hadiseler olabileceğini şu an gözlerimizle görmüyor olabiliriz. Tarihte bunun onlarca örneği mevcuttur. Hikâyeye kuşbakışı bakmayı başardığımızda Allah’ın bazen en büyük düşmanların eliyle dahi İslam’a ve Müslümanlara fayda sağlayacak sonuçlar ortaya çıkardığını görebiliriz. Örnek verecek olursak, Kur’an-ı Kerim’in okunmasının yasaklandığı zamanlar İslam’ı ortadan kaldırmadı. Bilakis Kur’an’a hizmet edilsin diye analar çocuklarını Kur’an’a feda etti. Kendi ömrümüze kıyasla hâlâ İslam’ın yeryüzünde hâkim olmadığını düşünüyorsak bu, kısır bir bakış açısı olmuş olur. Bu yüzden mesele yalnızca bir fetih meselesi de değildir. Bugün Kudüs’ü fethetmiş olsak bile, Kudüs’te yaşamaya ve orayı İslam ile ihya etmeye hazır bir neslimiz var mı, öncelikle bunu sorgulamamız gerekir. Belki Kudüs’ü fethetmek de başımızda bir halifenin bulunması da bir günlük bir işin neticesinde gerçekleşebilir. Ancak halife ile yönetilmeye hazır bir nesil bir günde ortaya çıkmayacaktır. Bugün ümmet olarak birlik olamayışımız ve bunun neticesinde başımıza gelen felaketler bir hakikattir. Bununla birlikte bu büyük problemleri tek başımıza ortadan kaldırmak da mümkün değildir. Her insanın kendi çapında yapabileceği muhakkak bir şey vardır. Siyaseten bir ilerleme kaydedemediğimizi düşündüğümüzde, toplumun ahlaki olarak olumsuz gidişatını değiştirmek üzere projeler üretebiliriz. Herkes imkânı doğrultusunda ümmet adına yapabileceği ne varsa onun üzerinde yoğunlaşmalıdır. Elinde ekonomik gücü bulunanlar, müminlerin arkasında mali olarak durmayı hedef edinmelidir. İçinde bulunduğumuz durumda ümitsizliğe düşmek ise bizi, yapabileceğimiz küçük bir şey varsa onu dahi yapmaktan alıkoyar. Herkesin yapabileceği birden çok iş olduğu muhakkaktır. Bugün içinde bulunduğumuz sorunlar kadar sahip olduğumuz nimetler de çoktur. Bu nimetlerin ve fırsatların üzerinde durmayı becerebilmeliyiz. Elimizden neler gelebileceğini tespit etmemiz gerekir. Bu tespitin ardından da bizimle beraber olabilecek insanların var olup olmadığına bakmalı, varsa onlarla birlikte olmayı hedef edinmeliyiz. Tek kalmak, şikâyet ettiğimiz ümmet olamamanın ilk adımıdır. Allah, müminlerin salih ameller üzerinde yarışmalarını emretmiştir. Bunu yaparken ümmeti bir arada tutma işini belli başlı kimselere terk edemeyiz. En basit olarak kendi ailelerimizde, komşularımızda, akrabalarımızda ve arkadaş çevrelerimizde bir arada durmayı, beraber yaşamayı ve kendi küçük çevremizde ümmet olabilmeyi başarabilmemiz gerekir. Bunun yanında o çevre içerisinde hayırda yarışanlardan olabilmek de en büyük adımlardandır. İhlasla ve Rabbimizin Kur’an’ında bizler için belirlemiş olduğu kurallara sadık kalarak, şu an içinde bulunduğumuz mevcut durumu büyük bir imtihan olarak görüp çalışmalar yapmalıyız. Şer’i düzeni bir günde kendi başımıza kurmamız mümkün değilse de evlerimizde bu düzeni hâkim kılabiliriz. Eksikleri ve bu işi yapmaya çalışanların hatalarını zikrederek vakit harcamamalıyız. Bizim işimiz, Allah’ın nurunu tamamlayacağı güne kadar sabrederek çalışmaktır. Bunu yaparken de Allah’tan yardım istemeyi, müminlerle birlikte olmayı ve yanımızda bir kişi dahi bulunuyorsa bunu nimet olarak görmeyi unutmamalıyız. “Nereden başlamalıyız?” sorusunun ilk cevabı, kendimizden başlamak olacaktır. Kendi ahlakımızı, ibadetlerimizi ve Rabbimizle olan ilişkimizi düzelttikçe gerisi Allah’ın izniyle gelecektir. Biz bugün o günlerin geldiğini göremesek de Allah bizi o yolda çalışırken görmüş olacaktır. Bu da bize yeter inşallah. Allah bu uğurda yaptığımız tüm çalışmaları muvaffak kılsın, niyetimizi samimi eylesin. Sizlere de bizlere de kolaylıklar versin. Allah bizleri, bu dini için seçmiş olduğu ve dinine hizmet eden kullarından eylesin.
Niyet ibadetin ruhudur. Aynı rekât sayısı ve aynı vakitte olsa da "sünnet" diye niyet edersen, o namaz sünnet olur. "Kaza" diye niyet edersen, o namaz geçmişteki farzın kazası olur. Yani şeklen aynı olsa da niyet ibadetin yönünü belirler. Bu yüzden "her türlü sünnet yerine geçer" gibi düşünmek doğru değildir. Kaza borcun varsa kaza kılmaya niyet et. Böylece farz borcunu ödersin. Kaza borcun yoksa o zaman sünnet niyetiyle kılarsın, sevabını sünnet olarak alırsın. Resûlullah Efendimiz’in kıldığı namazlar vaktin sünnetidir, kaza değildir. Biz onun izinden giderken, önce üzerimizdeki farz borcunu temizler, sonra sünnetle süsleriz.
Güzel kardeşim, “İslam nedir?” sorusuna namazdır, hactır gibi cevaplar veririz. Evet doğru. Ancak İslam aynı zamanda, bin kere yıkılsan da, kendinden ve yapabileceklerinden emin olmasan da Allah’ın seni her defasında kaldıracağına, sana o heyecanı, ibadetlerini yapabilecek gücü verebileceğine inanmaktır. Rabbimizden umudumuzu kesemeyiz. Her defasında namazını kılabilen, dinin emirlerini hakkıyla yerine getiren, ahlakı Kur’an’ın tarif ettiği gibi olanlardan olabilmek düştüğümüzde aynı heyecanla yola devam ederek olabilecektir. Tüm ibadetlerini zahiren yapmayı başarabilenlerin de farklı imtihanları var elbette. Sizin imtihanınız da bu. Ama bir gün istediğinizden, hayal ettiğinizden çok daha güzelini verecektir Rabbimiz. Şu an bir sınavda olduğunuzu ve bu isteğinizde ne kadar samimi olduğunuza dair bir teste tabi tutulduğunuzu düşünün. Bu zamanda şeytanın en çok kullandığı silahlarından biri Allah’ın kapısından umutsuz olarak geri dönüleceğini, ne kadar istesen de asla ibadetlerini tam yapamayacağına dair başarısızlık, heyecansızlık vererek sonu olamayan bir döngüye girdiğini vehmettirmektir. Ki bu hastalık olarak bir mümine yeter de artar. Yılmayın ve dua edin kendinize. Ailenizin verdiği tepkilere ve sizi gördüğü konuma rağmen kendinizi yeterli hissetmeyip hep bir adım ilerisi için daha güzeli, olması gereken ne ise onu huzurla, gönül ferahlığı ile yapabilmek için her daim dua edin. Vazgeçmeyin, umutsuzluğa kapılmayın. Tam şeytanı yenecekken onu güldürmeyin. Kırk kere düşseniz de kırk birinciye kalkın. Şeytan sizi etrafınızdakilerin övgüleriyle yeterliymişsiniz gibi hissettirdiği zamanlarda sizden daha iyilere bakın. Çevrenizi değiştirin. Durumu sizden daha iyi olanları gördüğünüz ve duyduğunuz zaman sadece tesettürünüzün yeterli olmadığını ve daha çok dua ederek sımsıkı sarılmanız gerektiğini anlayacaksınızdır. Rabbim yar ve yardımcınız olsun. Allah’a emanet olun.