Fetva Meclisi
Soru
Hocam, bir tarikat tövbe alan müritlerinden o günün akşamı sekiz şart denen bir ritüeli yapmalarını istiyor. Sekiz şart yapıldıktan sonra güneş doğana kadar yemek, içmek, konuşmak ve eşle birleşmek hatta aynı yatakta yatmak bile yasak. Bu yasaklar Kur'an'da ve sünnette var mıdır? Yoksa eğer bir kişinin eşine yaklaşmasını bir sürede olsa yeme-içmesini yasaklamak dine yeni bir kural sokmak olmuyor mu? Birde bu tarikat müritleri İstanbul'daki mescidlerde hatme denilen zikri yapıyorlar. Bu zikir esnasında o tarikattan olmayan, sekiz şartı yapmayanlar giremesin diye kapılar kapanıyor pencereler çekiliyor. İkindi namazından sonra mescidin 15-20 dakikalığına da olsa kullanımını engellemek hakka sebep olmuyor mu?
Cevap
Benzer fetvalar
Evet, yatsı namazının ilk sünneti öğlen namazının ilk sünneti gibi sabit değildir. Ama yatsıdan önce sünnet kılınmaz diye de bir kural yoktur. Zaten ilmihal kitaplarımızda o sünnet için GAYR-I MÜEKKED yani daha zayıf bir sünnet diyebileceğimiz ifade kullanılmıştır. Neticede bir sevap toplama yarışında olduğumuza göre böyle bir tartışma gayet yersizdir. Kılan kılsın, kılmayan kılmasın ama birbirimizle uğraşmamızı gerektirecek konu olmamalıdır.
Meseleyi Caferi veya Sünni gözüyle ele almayın, hata edersiniz. Bizim mezhebimiz dinimizden büyük olamaz. Önce Müslüman olmamız yeterlidir. Evleneceğiniz kişiye şunu sorun: - İman esaslarında bir sıkıntı var mı? - Ebu Bekir ve Ömer radıyallahu anhüma, bu ümmetin birinci ve ikinci büyüğü müdür, değil midir? - Namaz beş vakit midir, değil midir? - Sizin abdest alırken ayaklarınızı yıkamanıza müdahale edecek midir etmeyecek midir? Bunlarda bir sorun yoksa mezhebinin adına bakmayın evlenin. Bunlarda sorun varsa evlenmeyi tekrar tekrar düşünün. Muhakkak evlenecekseniz de onu siz bilirsiniz. İki vakit namazı yok saymaya değer mi sizin evliliğiniz, onu siz bilirsiniz!
Peygamber aleyhisselam efendimizin sünneti itibariyle yemek öğünü tahdidi yoktur. İki ya da daha az veya fazla olmasının aykırılığı olmaz. Aykırı olan yemeğe esir olmaktır. Bunu da tıbben yenmesi uygun bir menü olarak belirleyebiliriz. Normal şartlarda kural böyledir. Bir nefis terbiyesi gibi ideal nedeniyle farklı uygulama olabilir ama o genelleme yapılabilir bir kural değildir.
Dinimizi Kur'an okumak ve namaz kılmak ya da oruç tutmakla sınırlı bir alanda anlamanın çıkmazlarından biri de bu çıkmazdır. Namaz kılamadığınız zamanlarda, Kur'an’ı tutamadığınız günlerinizde sizi Rabbinize yaklaştıracak onlarca nafile yok mu? Sıla-i Rahim yapamaz mısınız? Hadis ezberleyemez misiniz? Yetim çocuklarla ilgilenemez misiniz? Yemek yapıp mahallenizdeki fakirlere götüremez misiniz? Evinizde bir fıkıh dersi halkası oluşturup bayan arkadaşlarınızı çağıramaz mısınız? O günlerinizde mesela her gün BİN SALAVAT, BİN ZİKİR, BİN TEKBİR… yapamaz mısınız? Mesela bir mezarlıkta mezar ziyareti yapıp ibretinizi artıramaz mısınız? Telefonla her gün on hanım kardeşinize emr-i bil'maruf yapamaz mısınız? Güzel bir ses sahibi hafızdan bir cüz dinleyemez misiniz? Evde, o günlerinizde ailenize güzel ve farklı meşguliyeti çok ama tadı güzel yemekler yaparak gününüzü doldururken sizi sevenlerin size sevgisini perçinleyemez misiniz? Yapabileceğiniz onlarca nafile yok mu? Bu nafileler de Allah’a yaklaştırmıyor mu? Neden kendinizi şeytanın sıkıştırdığı daracık sokaklarda nefessiz bırakıyorsunuz? Tekrar düşünün bunu, tekrar!
Taziye evinde, ÖLÜ İÇİN YEMEK sünnete aykırıdır. Cenaze sahiplerinin meşguliyetine karşı onlara yardım olsun diye yapılan veya getirilen yemek ise sünnettir. Evde veya özel mekanda toplanıp ölü için yemek yedirme ise anlamsız bir şeydir. Yemek aç insanlara sadaka niyeti ile yedirilir, o da sevap olur. Ölen ölmüş ve mezara girmiş, ağır bir akıbet onu bulmuş. Geride kalanlar ise toprağın üstünde ziyafetteler. Onlar doydukça da alttaki huzur buluyor. Buna kim güler kim ağlar bilemiyorum. Ahiret alemini bu kadar hafif görmemeli idik. Ölüm ve kabir bir ziyafetle geçiştirilebilecek bir olay olmasa gerek. Tavsiyemiz o sofralara caiz olsa bile sırf kabir aleminin ağırlığını gözümüzde hafiflettiği için oturmamaktır. İnsanlar ne der ne demez onu bilemem; nekir münker ne diyecek onu biliyorum.
Dinimizi ancak Ashab-ı Kiram gibi yaşarsak Allah'ın rızasını kazanabiliriz. Konuyu “tarikatlar” başlığı altında ele aldığımızda adeta her tarikat aynıdır anlamına gelebilecek bir yanlışa işaret etmiş oluruz. Tarikatlar olarak değil de sünnete uygunluk olarak bakmalıyız. Sizin de gördüğünüz gibi sonradan geliştirilmiş bazı rutinlere ibadet değeri katılmaya çalışılmıştır. Bir mümin olarak sizin kalbiniz onu kabul etmemiş. Aslında onlar da yaptıklarının esasa bağlı olmadığını biliyorlar ama bir tür kendilerini rahatlatacak iş yapmayı tercih etmektedirler. Bidat yoğunluklu merkezlerde bulunursanız sadece kendinizi ve zevklerinizi tatmin edebilirsiniz. Allah'ın rızası Peygamber aleyhisselamın sünnetine sarılmaktadır. Sağa sola çekmeden “Hangi sahabi bunu yaptı?” sorusuna cevap verilebilecek şeyleri ibadet olarak yapmak gerekir. Siz böyle durumlarda evinizde oturup Kur'an okuyun. Doya doya okuyun. Zikirler yapın. Nafileler kılın. Biiznillah huzur bulursunuz. Allah'ın rızasını bulursunuz.
caiz mi konusundaki diğer fetvalar
İçinde ayet veya mukaddes kelimelerin yazılı olduğu kitapların hatta gazetelerin imha edileceği zaman yakılarak imha edilmeleri gerekir. Çöpe atmak doğru değildir.
Bu ümmetin en zor zamanlarından birinde Allah’a iman davasına büyük hizmetler yapan, dini ve imanı uğruna hayatını zindanlarda geçirmekte sakınca görmeyen bir dava adamı olarak biliriz Said Nursi’yi. Allah ona rahmet etsin. Onu ve bütün çilekeş kullarını cennetlerine aldığında bizi de onlarla buluştursun. Böyle bilir böyle itiraf ederiz. Said Nursi rahmetullahi aleyhin ve eserlerinin etrafında ise şunu söylemeye mecburuz: - Onun iki büyük eseri vardır. Bu eserlerinin birincisi pratik hayatıdır. Eğilip bükülmeyen, kul olarak hata etse de hıyanet etmeyen, taviz vermeyen, zillete rıza göstermeyen kimliği ile bıraktığı pratikliği. Bu onun kitaplarından daha büyük bir eseridir. İkinci eseri de elimizdeki kitaplarıdır. - Bu kitaplardan oluşan eserlerini bir nevi ‘yeni Kur'an’ gibi görmek/göstermek isteyen cahilleri sadece aklı kıtlıkla itham edebiliriz. Onlar için söylenecek başka bir söz yoktur. Kur'an’a hizmet eden eserler düzeyinden onun yerine geçebilecek eserler gibi görülmesini kabul edemeyiz. Bu bir cahilliktir. Said Nursi rahmetullahi aleyhe ve davasına hıyanettir. - Aynı şekilde içi ayetlerle dolu eserleri çöpe atmayı da cahillik ve daha ötesinde bir delilik olarak görürüz. Bu da öyle bir davet adamına karşı terbiyesizliktir. Ondan da önce, içindeki yazılı ayetlere karşı terbiyesizliktir ki, o terbiyesizliğin ucunun nereye dayanabileceğini tahmin bile etmek istemeyiz. - Yine bu çerçeveden olarak, Said Nursi ve eserlerini ümmetin ortak değeri olarak değil de bir zümrenin inhisarında görmek de yanlıştır. Bilhassa yaptıkları,çalışmaları son zamanlarda bütün mü'minlerce reddedilmiş bulunan bir kişi ve fırka ile direk bağlantılı görmek yani ümmetin adamını bir grubun tekelinde görmek hayatı tanımamak olur. Eğer bu kadar kısır bir idrakle bakarsak meseleye çok geçmez, o grup Kur'an’da okurdu der ve ona da tahdit mi getiririz diye endişe edelim mi şimdi? Daha basiretli ve derin düşünmek zorundayız. Biz ümmetiz. Ümmet olarak bin bir rengi barındırıyoruz; çirkin ile güzeli, iyi ile kötüyü, hayırlı ile şerliyi, beyaz ile karayı bir arada tutuyoruz. Ümmetimizin içinde olup bitenlerle ümmetimize mal olmuş kıymetlerimizi karıştıramayız. Allah’tan korkalım. Ahireti düşünerek yapacağımızı yapalım.
Eğer katılacağınız mitingi sizin için hassas ve önemli konular etrafında yararlı aynı zamanda gerekli buluyorsanız oraya katılanlarla aynı karede olma gibi bir sıkıntıyı aşmış olmalısınız. Sözünü ettiğiniz kişi, sizin Cuma namazını kılmak için gittiğiniz camiye gelecek olsa idi camiyi terk edecek mi idiniz? Daha geniş düşünmek zorundayız. Yaşadığımız şartlar, başımıza gelenler zaruret fıkhı diyebileceğimiz bir fıkıh ile anlaşılmalıdır. Aleni bir haram, açık bir tuzak görmedikçe bu tür faaliyetlere katılmamızda sakınca olmaz. Müdafaa edilen ortak değerler ve onların başında da canlarımız varsa tam anlamı ile bir zaruret var demektir.
Umarım bu ifade ile, MİLLETE KARŞI DARBE YAPILAMAZ demeyi kastetmektedirler. Bu ise kasıt, bundan dinen bir sakınca oluşmaz. Eğer kasıt, Allah’ın Şeriat’ının yerine Millet’in Hakim olması yani beğendiğinin uygulanması kastediliyorsa bu bir afettir. Tam anlamı ile bir afettir. İki zıt maksattan hangisinin kastedildiği veya sonucun nasıl tecelli edeceği ise zamanla anlaşılacaktır. Temenni ederiz, yanlış bir mecraya sürüklenmiş olmayalım.
Farz, vacip, Sünnet olarak böyle bir emir yoktur. Yaşadığımız topraklarda bir kültür olarak vardır.
Namazlık ile kastınız seccade denen şey ise, namaz kılınan yer necaset ihtiva etmiyorsa namaz açısından yokluğu bir eksiklik değildir. Seccadeli veya seccadesiz namaz kılınabilir. Önemli olan mekânın necasetten arınmış bir mekân olmasıdır. Namaza tazim bakımından kullanılması ise bir fazilettir.