Fetva Meclisi
Soru
Camilerde hoparlör kullanılması bidat sayılır mı?
Cevap
Benzer fetvalar
Selamünaleyküm. Eski fıkıh kitaplarında bulunması mümkün olmayan bir husus olduğu için ses yükseltme cihazı ile kılınan namaz konusunda farklı görüşler bulunmaktadır. Genel teamül, böyle bir namazın caiz olacağı şeklindedir. Mümkün olduğunca da namaz kılınan büyük mekânlarda saflar arasında en az göz görme mesafesi açısından fiziki bir bağlantı sağlanmalıdır. Ses cihazı bir bid'at olamaz. Çünkü bid'at, ibadetin kendisine ilave yapmanın adıdır. Bu sadece bir alettir. Kullanımın caiz olup olmayacağı konuşulabilir.
Selamünaleyküm. Namazın ses yükselticisi ile kılınması, namaza bir ilave değildir. Dolayısıyla bid'at kavramı ile ifade edilmesi yerli yerinde olmaz. Caiz midir değil midir şeklinde araştırılmalıdır. Bu hususta da caiz olmayacağına dair kuvvetli bir belge yoktur.
Ezan okumaktan maksat, namaz vaktinin girdiğini duyurmak ve müslümanları cemaate davet etmektir. Bu vesileyle ezanın bilinen sözlerini muhafaza etmek kaydıyla bu ilan ve davetin, hoparlörle veya hoparlörsüz yapılması arasında dini açıdan herhangi bir fark bulunmamaktadır. Zira hoparlör, sesin kuvvetini artırıcı bir cihaz olup çıkan ses, mikrofon başında okuyan kişinin kendi sesidir. Bu itibarla, daha uzaklardan duyulması için ezanın hoparlörle okunmasında dinen bir sakınca yoktur. Nitekim tarihi süreç içinde ezanın duyulabilmesini sağlamak için Müslümanlar, çeşitli arayışlar içine girmişler ve Hz. Peygamber (s.a.s.) döneminde olmadığı halde minareler inşa etmişlerdir.
Ses ulaşmasında ihtiyaç hissedilen bir ortamda namazda mikrofon kullanılmasının bir sakıncası olmaz. Gereksiz olan bir ortamda ise namaz huşuu açısından sakıncalı buluruz.
Böyle bir uygulama sahabenin yaşadığı ibadet hayatında yoktu. Dolayısıyla dinin temellerinden değildir. Yapılması doğru mudur değil midir boyutu da herkese göre değişken olabilir. Bizim kanaatimiz şudur: Böyle bir uygulama emredilen ibadetlerde yoktu. Dolayısıyla bid’attir. Yapılınca mükemmel bir iş yapılmış olmaz ama başka bir sorun yokmuş gibi bunu gündem yapmanın da manası yoktur.
Görgüsüzlük!
bid'at konusundaki diğer fetvalar
Sorduğun konu, ulemanın ihtilaf ettiği meselelerden biridir. Bu yüzden meseleye ne “kesinlikle yapılmaz” ne de “şartsız, kayıtsız sünnettir” denilerek yaklaşmak doğru olmaz. Resûlullah Efendimiz ﷺ’in kabir başında doğrudan Kur’an okuduğuna dair sahih bir hadis elimizde yok. Ziyaret ettiğinde selam verir, dua ederdi. Sahabiler de aynı şekilde hareket etmişlerdir. Ancak bu, Kur’an okunamaz anlamına gelmez. Çünkü Kur’an okumak başlı başına bir ibadettir. Kabirde değil evde bile okunsa ruhlara bağışlanabileceği pek çok fakihe göre caizdir. Özellikle Hanefî, Şafii ve Hanbelî fakihlerinden bu yönde görüşler vardır. Hatta bazıları özellikle Yâsîn Suresi’nin okunmasının hem ölmek üzere olana hem de kabirdekine faydalı olacağını belirtmiştir. Bu konuda Hazreti Peygamber’den gelen “Yâsîn okuyunuz” hadisi vardır ama kabirde değil, ölüm anındaki kişiye okunmasına dairdir. Günümüzde kabirde Kur’an okunmasını “bidattir” diye toptan reddedenler varsa da bu işi sırf ibadet niyetiyle, sevabını ölüye bağışlamak niyetiyle yapanları da yadırgamak doğru değildir. Kimse bunu dinin değişmez bir parçası gibi görmüyor, sadece Kur’an’ın rahmetiyle meyyite fayda ulaşsın ümidiyle hareket ediyor. Bu durumda mesele niyete dayanır. Riya, gösteriş, bidatleşmiş toplu uygulamalar, hele hele Kur’an’ı ticarete dökmek gibi yanlışlara bulaşmadan, sessizce okunursa bunda bir sakınca yoktur. Sonuç olarak, Peygamberimiz ﷺ bunu yapmamış olabilir ama bu, yapana günahkâr dememizi gerektirmez. Selef-i Sâlihîn’den bazı âlimler buna cevaz vermiştir. “Bu işi sünnettir.” diye değil, “Rabbim belki kabul eder.” diyerek yapanların hâlini Allah bilir. Yeter ki kimseyi itham etmeyelim, Kur’an’a da saygıda kusur etmeyelim.
Bidat olmaması için illa ayet veya hadis olması gerekmez. Sahabe ve tabiîn uygulamaları da dinin bir kaynağıdır. Bile isteye namazı terk eden birinin kaza etmesi gerektiği, tarihi uygulamalarda sahabeden itibaren devam eden bir gelenek olmuştur. Hanefi, Şafii ve Maliki mezhepleri bu konuda icma etmiştir. Yani sadece "mezhep çıkardı" diye değil, ümmetin büyük çoğunluğunun uyguladığı bir hükümdür. Bile isteye namazı terk eden bir kişinin tevbe etmesi farzdır. Ancak bu tövbenin kabulü için terk edilen namazların kazası, geçmiş günahın silinmesi adına bir kefaret hükmündedir. Şafii mezhebinde kaza namazın varsa sünneti kılmanın yasak olduğu hakkındaki bilgin de yanlıştır. Şafii mezhebinde bazı âlimler, "çok fazla kaza borcu olan bir kişinin nafile namazlarla meşgul olmaması gerektiğini" söylemişlerdir. Yani öncelikle kazalar tamamlanmalı, sonra nafile namazlara yönelmelidir. Ancak bu, sünnet namaz kılmanın yasak olduğu anlamına gelmez. Özellikle sabah namazının sünneti, Şafii mezhebinde kaza borcu olsa bile terk edilmez. Yani kaza borcun varsa kazaları öncelikli kıl ama sünnetleri bırakmamanı tavsiye ederim.
Bidat, ibadet olarak yapılan şeyde olur. Mesela bu süslemeleri orucun şartı imiş gibi yapsa idiniz bidat olurdu. Veya “bunları yapana şu kadar sevap varmış” gibi bir tezle yapsa idiniz o da bidat olurdu. Hâlbuki siz çocuğunuzu Ramazan sevgisiyle büyütmek maksadı ile yapıyorsunuz. Bu bidat değildir, güzel bir iştir. Allah Teâlâ sizi muradınıza erdirsin. Çocuğunuzu salihlerden kılsın. Âmin.
Kişi yanlışlıkla üzerinde idrar varken namaz kıldıysa ve hâlâ farkında değilse bu konuda sorumlu değildir. Namazın örttüğü suçlar vardır. Ama idrarın keffareti namaz değil temizliktir. Bir namaza isim verilebilmesi için o namazı Peygamberimizin veya onun ashabının kılmış olması gerekir. Onların kılmadığı bir namazı bir isim altında kılmak bidattir. Dinimizce emredilen ve tavsiye namazlar vardır. Fakat ismini andığınız namaz, bu namazlardan değildir.
Bizim gözümüzde Müslüman veya kâfir ayrımı arkasında namaz kılmaya mani olabilecek bir farktır. Mezhepler arası farklılıklarımızı bu noktaya taşımak şeytanın ekmeğine yağ sürmek olabilir.