Fetva Meclisi
Soru
Hocam farz-ı kifâye, bazı Müslümanların yapmalarıyla diğer Müslümanlardan sorumluluğun kalktığı farzlardır. Örneğin, cenaze namazı kılmak ve selam almak gibi. Bu tür ibadetlere başka hangi örnekler verilebilir?
Cevap
Benzer fetvalar
Allah’ın kullarına emrettiği şeylere FARZ denir. Farz’ın aksi ise Haram’dır. Mesela namaz bir farz-ı ayındır yani her Müslüman namaz emrini yerine getirmeye mecburdur. Eğer Allah’ın emri sıradan her Müslüman’a verilmiş bir emir ise ona FARZ-I AYIN denir. Farz-ı ayın “herkese emir” olduğu için yapmayan muhakkak harama düşmüş yani günah işlemiş olur. Allah’ın bazı emirleri ise Müslüman Toplum’a yöneliktir. Allah Teâlâ o emrini toplum olarak yerine getirsinler murat etmiştir. Bu emirler genelde herkesin yapması gerekmeyecek emirlerdir. Bu nedenle farz-ı kifayelere “yerine getirilmesi gereken görevler” olarak bakılır. Bir toplumda az bir grup bile o emri yapsa emir yerini bulmuş olur. Hiç kimse ilgilenmez ve emir ortada kalırsa bütün Müslüman toplum bundan mesul olur. Cenazenin kaldırılması, dinin tebliğ edilmesi, fetva verilmesi, gerektiğinde şahitlik yapmak, toplum yaşamı için gerekli mesleklerin öğrenilip icra edilmesi, belli yeteneklere sahip insanların bu yeteneklerinin geliştirilip korunması… Farz-ı kifâye örneği olarak alınabilir. Farz-ı kifâye anlayışı, mü'minlerin tek bir ümmet olma idrakini ayakta tutan ruhun adı olarak da ele alınabilir.
Hayır, umre ibadeti müekked bir sünnettir, farz değildir. İmkânı olan gitmeli ve nefsini temizleyecek bir ibadet olarak onu yerine getirmelidir ama farz değildir.
Bu vazife mü'minlerin birbirleri üzerindeki haklarından biridir. Genel manada bunu farz olarak ansak da bu namaz farzı gibi mesela bir farz değildir. Esasen Sünnet ameller arasında olmakla beraber önemine binaen farz gibi zikredilmektedir.
Selamünaleyküm. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem efendimizin Sünnet'lerini iki açıdan ele alabiliriz. Birinci açı, O'nun kimliğini ve bize vermek istediği mesajın genelini yansıtan açıdır ki, bu açıdan Sünnet'i basit görmenin ucu kâfir olmaya kadar gidebilir. İkinci açı ise, farz, vacip olmayan hükümler anlamına gelen Sünnet açısıdır. İkinci açıdan bakıldığında yani farz vacip olmayan hükümler açısından bakıldığında, bir Müslüman'ın Sünnet olan ibadetleri yapmadığı için 'farzlar gibi' hesaba çekileceğini söyleyemeyiz. Bu durum, onun ecir kaybetmeyeceği anlamına da gelmemektedir elbette.
Selamünaleyküm. Önce, küfür sözü söyleyen veya ameli işlediği söylenen kişinin, ne kadar o düzeyde bir söz söylediği veya amel işlediği konusunda karar vermek gerekir. Yapılması gereken şudur: İtham konusu olan şey, bir ilim adamına danışılır. Mesela Müftüye danışılır. Küfür olduğu kararı öğrenilirse o şahsa tevbe etmesi teklif edilir. Tevbe ederse mesele biter. Diretirse arkasında namaz kılmayız.
Allah Teâlâ’nın bizden yapmamızı beklediği namaz emri farz namazlardır. Farzlardan önce ve sonra kılınanlar da nafile namazlardır. Nafilelerin tamamı bizim için bir sevap kaynağı ve aynı zamanda bizi farz namazlar açısından namaz ahengi içinde tutmaya yardımcı ibadetlerdir. Şunu da bilmemiz gerekir ki, ibadetlerin tamamı “Allah emretti, öyle istedi” diye yapılır. Gerekçesi aranan ibadetin heyecanı eriyebilir.
cenaze konusundaki diğer fetvalar
Bizden beklenen en üst düzey, iki mü'min kardeş olarak iç içe olabilmektir. Bu durum, sevmeyi ve sevilecek durumda olmayı da ihtiva eder. Her zaman ve mekânda böyle bir seviye yakalanamayabilir. Neticede sevmek bir duygu meselesidir, herkese kolay gelmeyebilir. Asgari düzeyde korunması gereken düzey yani vebale girmenin sınırı ise şudur: Selamı kesme. Hastalığı ile ilgilen. Cenazesi ile ilgilen. Aleyhinde olacak bir iş yapma. Gıybetini yapma. Gerisinde sorumluluk yoktur biiznillah.
Mezarlıkta Kur'an okumak ise mesele onu sen okumadıkça “okuma” eylemi nasıl gerçekleşecek? Cenaze namazını da elektronik olarak kıldırsak olur mu sizce? Keşke bu soruyu “mezarlıkta telefondan ölülere Kur'an dinletsem günah olur mu?” diye sorsa idiniz. Mezarlıklar bari ses yarışması yapmadığımız yerler olarak kalsa idi!
Ölü evinde yemek yenmez/yenmemeli diye bir şey yoktur. Sakıncalı olan şudur: Ölü evinde muhakkak yemek yenmelidir, bu yemekle ölünün ruhu şad olur düşüncesi ile sofra kurulması ve yemek yenmesidir. Bu durumda yemeği kimin verdiği önemli değildir. Bu bir bidattir. Karnı aç insanlardan oluşmayan bir sofrada yemek dağıtmak bilhassa böyle bir tokluk asrında ibadet olarak adlandırılamaz. Mesele ziyafet vermek olarak görülüyorsa cenaze evi öyle bir yer değildir. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz cenaze evine yemek götürülmesini buyurmuştur. Bu, o evdekilerin yemek pişirmekle meşgul olamayacak kadar sıkıntılı olacaklarından dolayı onlara yardımcı olmaya teşviktir, öyle özel bir ibadet olduğundan değildir. Bu iki mülahazaya dikkat edildiğinde bugün cenaze akabinde verilen yemeğin bir “açlığı giderme” anlayışından çok adeta bir ibadeti ihya etme anlayışını göstermektedir. Buna göre de tavrımızı belirleyebiliriz.
Ölen için belli dualar yapılır ama ölenin yakınlarını taziye ederken yapılması gereken özel bir dua yoktur. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem efendimizin kızlarından birinin çocuğu ölünce kızına söylediği söz güzel bir örnek olabilir: “Aldığı Allah’ındır. Bıraktığı da O’nundur. Her şey onun katında bir ecel iledir. Sabırlı ol, Allah’tan sevap bekle.” Şöyle de diyebilir: “Allah size sabır versin, musibetinizi gidersin, ölmüşünüzü mağfiret buyursun.” Kendisine taziye iletilen de: “Allah sizden razı olsun. Bize de katlanma ve sabırda yardım etsin.” Şeriatımıza aykırı olmayan yöresel ifadelerin kullanılmasında da sakınca yoktur.
İnşaallah o uygulama bir hayır sandığı niteliğinde olacağından iyi bir iş olduğunu zannederim. Hepimiz birbirimizin kardeşiyiz, hakkımızdan çok görevimiz vardır. Allah’a emanet olunuz.