Fetva Meclisi
Soru
Hocam bir insan şu veya bu sebeple bir insanı sevmezse ve elinde olmadan bunu karşı tarafa hissettirirse ne olur? Bir insan düşünün ki hocam varlığı, konuşması, hareketleri yani her şeyi size çirkin geliyor ve kendinizi ona iyi davranmak için zorluyorsunuz. Görünce selam veriyorum, konuşunca konuşuyorum ama onun dışında ismini bile duymak istemiyorum. Diğer yandan vicdanen çok rahatsızım karşı tarafa kötülük yapıyor muyum diye. Kısaca onun arkadaşlığını ve samimiyetini istemiyorum. İş yeri şartları bazı zamanlarda beraber olma koşulunu gerektiriyor tavrım ne olmalı acaba?
Cevap
Benzer fetvalar
Aleykümselam. İmansız biri ile sosyal ilişkide sorun yoktur. Seviyeli ve mesafeli bir ilişki kurulabilir. Onu kurtarırken sizin ayağınızın kayacağı, imanınızda gedik oluşacak bir iş sakın yapmayın. Ona verebileceğiniz en güzel öğüt, sizin şahsiyetinizi görmesidir. Sizin iyi bir mü'min, iyi bir insan olarak oluşturacağınız şahsiyetten daha iyi bir ders olamaz. Bu da geniş bir zamanda sabırla çalışmak demektir. Allah yardımcınız olsun.
Aleykümselam. Tövbe edip istiğfar etmelidir. Tövbesinde samimi olur ve salih ameller yaparsa Allah Ğafûr ve Rahîmdir. Siz de öyle birini arkadaş olarak adlandırmamalısınız kendinize.
Selamünaleyküm. EN İYİ yoktur, olamaz da. Bulduğunu kabul etmek gerekir. Bulduğunda da zarar yoksa beraberlik devam eder. Zarar gördüğünü hissedince uzak durmalısın. Hiçbir insan, SINIRSIZ SEVİLMEYE layık değildir. Ölçülü yaşamak gerekir. Arkadaş kaybetmek iyi değildir ama kimsenin peşinden gözyaşı akıtmanın da gereği yoktur. Derdimiz cennettir. Ona yanar, ona alevleniriz
Selamünaleyküm. Allah'ın bir emrini yerine getirmemiz sizi bir başka harama sevk ediyorsa o emri yerine getirmeyebilirsiniz. Akrabalarınıza karşı kusurlu olmayın. Onların aleni zulmüne de razı olma. İki çizgi arasında durun. Ezmeyin, ezilmeyin; ara yerde inşallah iyi kul olursunuz.
Selamünaleyküm. Mü'min, kalbinin huzur bulmadığı bir yerde durmaz. Daha iyi bir ortam buluncaya kadar orada kalın, sonra da kalbinizin huzur bulacağı, ibadetlerinizi eda edebileceğiniz bir yere intikal edin.
Nikâhtan önceki her süreç bırakılabilir bir noktadır. Hiçbir gerekçe olmadan da bırakabilirdiniz. Bu arada maddi bir hak kaldı ise üzerinizde onu iade edin. Gereksiz yere de kendinizi bununla alıkoymayın. Yoğun bir gün yaşamaya bakın. İbadetlerinizi ihmal etmeyin. Hiçbir insan ardından hayata küsülecek biri olamaz. Kendinizi seviyesi düşük bir konumda tutmamalısınız.
cenaze konusundaki diğer fetvalar
Mezarlıkta Kur'an okumak ise mesele onu sen okumadıkça “okuma” eylemi nasıl gerçekleşecek? Cenaze namazını da elektronik olarak kıldırsak olur mu sizce? Keşke bu soruyu “mezarlıkta telefondan ölülere Kur'an dinletsem günah olur mu?” diye sorsa idiniz. Mezarlıklar bari ses yarışması yapmadığımız yerler olarak kalsa idi!
Farz-ı kifâye, Allah'ın emrinin Müslümanlara bütün olarak yönelmesinin adıdır. Cihad, sosyal hizmetler gibi konular bu başlığın altında kabul edilir. Emr-i bil ma'rûf mesela böyle bir ibadettir. Özet olarak şöyle diyebiliriz: Müslümanların dini veya dünyası ile alakalı olarak yerine getirilmesi gereken emirlerin ilk muhatabı Müslüman toplumdur. Bu muhataplığın adı da farz-ı kifâyedir.
Ölü evinde yemek yenmez/yenmemeli diye bir şey yoktur. Sakıncalı olan şudur: Ölü evinde muhakkak yemek yenmelidir, bu yemekle ölünün ruhu şad olur düşüncesi ile sofra kurulması ve yemek yenmesidir. Bu durumda yemeği kimin verdiği önemli değildir. Bu bir bidattir. Karnı aç insanlardan oluşmayan bir sofrada yemek dağıtmak bilhassa böyle bir tokluk asrında ibadet olarak adlandırılamaz. Mesele ziyafet vermek olarak görülüyorsa cenaze evi öyle bir yer değildir. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz cenaze evine yemek götürülmesini buyurmuştur. Bu, o evdekilerin yemek pişirmekle meşgul olamayacak kadar sıkıntılı olacaklarından dolayı onlara yardımcı olmaya teşviktir, öyle özel bir ibadet olduğundan değildir. Bu iki mülahazaya dikkat edildiğinde bugün cenaze akabinde verilen yemeğin bir “açlığı giderme” anlayışından çok adeta bir ibadeti ihya etme anlayışını göstermektedir. Buna göre de tavrımızı belirleyebiliriz.
Ölen için belli dualar yapılır ama ölenin yakınlarını taziye ederken yapılması gereken özel bir dua yoktur. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem efendimizin kızlarından birinin çocuğu ölünce kızına söylediği söz güzel bir örnek olabilir: “Aldığı Allah’ındır. Bıraktığı da O’nundur. Her şey onun katında bir ecel iledir. Sabırlı ol, Allah’tan sevap bekle.” Şöyle de diyebilir: “Allah size sabır versin, musibetinizi gidersin, ölmüşünüzü mağfiret buyursun.” Kendisine taziye iletilen de: “Allah sizden razı olsun. Bize de katlanma ve sabırda yardım etsin.” Şeriatımıza aykırı olmayan yöresel ifadelerin kullanılmasında da sakınca yoktur.
İnşaallah o uygulama bir hayır sandığı niteliğinde olacağından iyi bir iş olduğunu zannederim. Hepimiz birbirimizin kardeşiyiz, hakkımızdan çok görevimiz vardır. Allah’a emanet olunuz.
Allah’ın kullarına emrettiği şeylere FARZ denir. Farz’ın aksi ise Haram’dır. Mesela namaz bir farz-ı ayındır yani her Müslüman namaz emrini yerine getirmeye mecburdur. Eğer Allah’ın emri sıradan her Müslüman’a verilmiş bir emir ise ona FARZ-I AYIN denir. Farz-ı ayın “herkese emir” olduğu için yapmayan muhakkak harama düşmüş yani günah işlemiş olur. Allah’ın bazı emirleri ise Müslüman Toplum’a yöneliktir. Allah Teâlâ o emrini toplum olarak yerine getirsinler murat etmiştir. Bu emirler genelde herkesin yapması gerekmeyecek emirlerdir. Bu nedenle farz-ı kifayelere “yerine getirilmesi gereken görevler” olarak bakılır. Bir toplumda az bir grup bile o emri yapsa emir yerini bulmuş olur. Hiç kimse ilgilenmez ve emir ortada kalırsa bütün Müslüman toplum bundan mesul olur. Cenazenin kaldırılması, dinin tebliğ edilmesi, fetva verilmesi, gerektiğinde şahitlik yapmak, toplum yaşamı için gerekli mesleklerin öğrenilip icra edilmesi, belli yeteneklere sahip insanların bu yeteneklerinin geliştirilip korunması… Farz-ı kifâye örneği olarak alınabilir. Farz-ı kifâye anlayışı, mü'minlerin tek bir ümmet olma idrakini ayakta tutan ruhun adı olarak da ele alınabilir.