Fetva Meclisi
Soru
Hocam, kaybettiğimiz bize ait özelliklerden biri de karz-ı hasen yani Allah rızası için borç verme özelliğimizdir. Borç verip de gününde geri almak neredeyse mümkün değil denebilir. Veren de verdiğine pişman olmaktadır. Borcu geri isterken bir yıllığına alınmış paranın üzerinden beş sene geçiyor para ciddi değer kaybına uğruyor, alacaklı verdiği para ile alacağı paraya bakıp esef ediyor. Aradaki farkı isteyecek olsa borçlunun ilk itirazı bu faizdir, dinimizde faiz haramdır oluyor. Sanki borcu geciktirmek haram değilmiş gibi. Bu konuyu anlayabileceğimiz ipuçları şeklinde özetleyebilir misiniz bize. Teşekkür ederiz hocam.
Cevap
Benzer fetvalar
Borcun ödemesinin geciktirilmesi bir zulümdür ve kebair günahlardandır. Geciken ödemelere karşı zarar tazmini meselesinde günümüz fıkıh erbabının tespitlerini şu şekilde özetleyebiliriz: Borçlu ve alacaklı ilk sözleşme anında GECİKME OLURSA ŞU KADAR FARK ÖDENİR şeklinde bir anlaşma yaparlarsa yani gecikme farkı önceden kararlaştırılırsa bunun caiz olmayacağı konusu ittifakla belirlenmiş bir konudur. Alacaklı, geciken ödemeden dolayı fiili bir zarara girdi ise mesela iş yeri kapanma durumuna geldi ise veya işçilerini çıkardı ise ortada muhtemel olmayan aksine fiilen gerçekleşmiş olan bir zarar vardır ve bu zararın borçluya ödetilmesi gerektiğine dair içtihatlar vardır. Borçlunun ödemeyi geciktirmesi her durumda alacaklı için bir zarardır ama fiili olarak ortaya çıkan zarar ile menfaatten veya kârdan zarar etme gibi zararlar aynı değildir. İkinci maddedeki zarara benzemeyen zararların bedelinin borçludan tahsil edilmesine dair iki görüş vardır: Birinci görüş, böyle bir tazmin alınmasının caiz olmayacağı yönündeki görüştür. Neredeyse kadim ulemanın tümünün görüşü bu görüştür. İkinci görüş ise bazı muasır ulemanın bu zamanın ekonomik gelişmelerini dikkate alarak verdikleri fetvadır ki bu fetvaya göre borçlu alacaklının kaybolan menfaatini ödemek zorundadır. Bu ödeme yapılırken de mesela altın fiyatları veya benzer bir temel tüketim malzemesi esas alınarak aradaki fark ödetilebilir. Bu ikinci görüşle amel edilmesinin ciddi ihtilafları giderebilmek adına caiz olacağı kanaatini taşıyoruz.
Mahkeme ve tahsille ilgili bütün masrafları o faiz farkından tahsil edebilirsin. Bazı âlimler altın veya petrol gibi sabit değerler üzerinden fiyatı belirleyip tahsilat yapılabileceğini söylemişlerdir. Bunu kullanabilirsiniz.
Ne yazık ki şimdiki hayat anlayışımız böyle oldu. Bunun aslı ise başkadır. Seleften nakledilen tatlı bir notu unutmamanızı tavsiye ederiz: “Biz, paramızı kendimizin saymazdık. Bu düzeyi kaybettik de kardeşlerimizi tercih etme düzeyi kaldı. Onu da kaybettik, bir tek borç verebilme düzeyimiz kaldı.” Şimdiki anlayışla ilk nesillerin anlayışı arasında büyük farklılıklar bulunmaktadır. Bu nesilde borç verme bile kalmadı denebilir. Borç vermek bir ibadettir. Karşılığı Allah’tan sevap olarak beklenir. Bu yüzden de borç vermenin hükmü incelenirken denir ki: - Normalde borç vermek müstehaptır. - Acil bir afet yaşayana vermek farz olabilir. - Haram bir işte kullanacağını bildiği kimseye vermek haram olur. - İsraf edeceğini bildiği kimseye vermek ise mekruh olur. Görülüyor ki borç vermek bir hüküm ağı içerisinde durmaktadır. Bu da ne kadar önemli bir ibadet niteliği taşıdığını gösterir. Evet, borç almak mübah olsa da neticede bir dert ve sıkıntı yumağı olduğu için uzak durulması evladır ama insanoğlunun bin bir hâli var, istemeye istemeye borç alabilir bir insan. Borç, verildiği gibi ve oranı aynı olarak geri alınmalıdır. Mesela yüz veren yüz bir istemeyecek. Faizli bir bankanın borç vermesi ile mü'min bir kardeşin borç vermesi arasında fark olmalıdır. Bu borç olduğu gibi geri alınmalıdır kuralına söz konusu verilen paraya ilave yapmamak dahil olduğu gibi ek bir menfaat istememek de dahildir. Örnek olarak şunu zikredebiliriz: Borç karşılığında evinde bir yıl kira ödemeden oturma şartı bir faizdir, haramdır. Ya da borç karşılığında kirayı normalin üstünde tutmasını istemek fazlalıktır, caiz değildir. Borç, daralmış birine iyilik yapmaktır. Karşılığı alınarak yapılan iyilik, iyilik değildir. Bu nedenle âlimler bir borç ilişkisinin ardından borçlunun hediye vermesini bile şüpheli bir durum olarak görmüşlerdir. Borç ilişkisinden önce söz konusu olmayan hediyeleşmenin borçla beraber ve borç dururken ortaya çıkması borcun menfaat getirmesidir, caiz olmaz. Müslüman insanın, borcuna sadık kalması ve borç verenin yaptığı iyiliğe pişman etmemesi ahirete de taalluk eden ağır meselelerden biridir. Borç varken yani kul hakkı varken cennet çok uzaklarda durur, her mü'min bunu böyle itikat etmektedir. Bu sebeple borcu vaktinde ödemek dinin emridir. Buna ilave olarak şunu da zikredebiliriz: Borç alınırken gündem olmadığı hâlde, borçlu aldığı borcu iade ederken bir miktar fazlalık verse mesela aldığı yüz lirayı yüz beş lira olarak verse bu faiz değildir. Bu iki mü'min arasında bir hediyeleşmedir. Alacaklının da böyle bir beklentisi yoktu zaten. İnsanlar arasında da böyle bir teamül yoktur. Bu bir teşekkür tarzıdır ve caizdir.
Bu konuda ayrıntıya girilmesi gerekiyor. Zira ödeme farklı nedenlere dayalı olarak gerekir. Örnek olarak bir borcun gecikmesi başkadır iş yaptırmanın sonucu yapılacak ödeme başkadır. Bu konuyu şöyle özetlemeye çalışalım: İş yaptırmaya yönelik bir sözleşmeye, işin kalitesi, gecikmesi gibi problemler nedeniyle bir cezai müeyyide konabilir. Bunu fukaha caiz görmüştür. Bu konuda fukaha, ortada bir zarar söz konusu olması durumu diye bir kayıt koymuştur yani iş yaptıranın mesela gecikmeden veya kalite düşüklüğünden dolayı zarar görmüş olması gerekir. Bu nedenle konan cezai müeyyide de zarardan fazla olmamalıdır. İş yaptırma nitelikli sözleşmelerde, müteahhitlik sözleşmelerinde, taksitli alışverişlerde ödemelerden birinin gecikmesi durumunda diğer taksitlerin peşin tahsili şartı konmasında bu kural geçerlidir. Yeter ki borçlu bu son noktada gerçek bir iflas durumunda bulunmasın. Öyle bir iflas söz konusu olursa alacaklının merhametli davranması Kur'an’ın emridir. Taksitli alışverişlerde ödenmeyen miktarlara ilave getirilmesi yani gecikme farkı alınması caiz değildir. Elektrik ve benzeri tüketim faturalarının gününde ödenmemesi hâlinde alınan fark bir faizdir ve caiz değildir. Müslüman’ın buna dikkat etmesi gerekir. Bir borç sözleşmesinde geciken borçtan dolayı hakeme müracaat eden taraflara hakemin zarar tazmini takdir etmesi durumunda bu tazmin edilen miktarın helal olup olmayacağı konusunda muasır bazı fakihler caiz olacağı yönünde fetva vermişlerdir. Sıkışık durumlarda bu fetva kullanılabilir ama tercih edilmemesini tavsiye ederiz.
Borç vermek bir külfete katlanıp iyilik yapmaktır. Paranın kaybı kadar sahibinin elinde bulunmaması da bir kayıp değil midir? Bankalar da zaten bu nedenle faiz almaktadırlar. Verilen borcun geri alınması esnasında kesinlikle bir ilave talep edilmeyecektir. Hem borç verip sevap kazanılacak hem de zarar edilmeyecek diyemeyiz. Her iyiliği bir bedeli olmalıdır. Vadesinde ödenmeyen borç bir zulümdür. Ödemeyen de zalimdir. Her zalim gibi borç geciktiren de Allah'ın huzurunda hesaba hazır olmalıdır.
Evet, doğru söylüyorsunuz; altın ve gümüş ticaretinde ve ona benzetilerek de döviz ticaretinde diğer ticaret alanlarında olmayan farklı kurallar vardır. Bu kuralları şöyle özetleyebiliriz: Alışverişin yapıldığı yerden alan ve satan ayrılmadan malın ve paranın karşılıklı olarak teslim edilmiş olması gerekir. Bu durum altının altın ile değiştirilmesi veya para ile satılması durumunda aynıdır. Ve satılan ile bedelinin tamamının o ortamda teslim edilmesi gerekir. Mesela ödemenin bir bölümünün sonra yapılması mümkün değildir. Bu alışveriş türünde “geri verebilme şartı” getirilemez. Satılan satılmıştır ve işlem bitmiştir. Altın altın ile değiştirilirken mesela eski bir bilezik yeni bir bilezikle değiştirilirken gramlarının denk olması şarttır. Altın ile gümüş değiştirmek gibi iki farklı cins olursa gramlarının aynı olması gerekmez. Altının işlenme farkı, eski yeni olma farkı bu kural açısından hükmü değiştirmez. Piyasada altın ürünlerin gramla satıldığı bir ortamda kural böyledir. Eğer belli ürünler belli piyasalarda gramla değil de mesela bileziğin tanesi şu kadar şeklinde satılıyorsa bu kurala bağlı kalınmayabilir. Altın ve gümüş ile alakalı bu kurallar her ikisinin de fiyatı belirleyen değer olmaları nedeniyledir. Altın ve gümüş yerine bugün kullanılan para birimleri de altın ve gümüş gibidir. Dolayısıyla a ve b maddelerinde zikrettiğimiz hükümler döviz çeşitleri için de geçerlidir. Bu nedenle de mesela 1000 lirayı 1001 liraya satmak faiz kabul edilir. Faiz ise haramdır. Ama 1000 lirayı 500 dolara satmak faiz değildir. Altın ve gümüş iki farklı değer olduğu gibi lira ve dolar da iki farklı değerdir. Farklı olduklarında aralarında denklik olması gerekmez. Biri peşin diğeri taksitle olması da bu hükmü değiştirmez. İnternet gibi bir yöntemle altın ve döviz ticareti yapıldığında alıcı ve satıcı aynı anda ekran başında bulunuyorlarsa bunu a maddesindeki kurala uygun kabul ederiz. Bu durumda ödeme de aynı anda hesaba geçmiş olmalıdır. Kredi kartı ile altın, gümüş ve döviz ticareti yapılabilmesi için kartın dolu olması yani satın alırken satıcının hesabına hemen nakit geçmesi durumunda sıkıntı yoktur. Taksitlendirme gibi seçeneklerde ise caizlik ortadan kalkar. Muasır âlimler, altının fiyat belirleyen değer olarak değil de sıradan bir ticari meta olarak görülmesi de mümkün olabilir mi şeklinde incelemeler yapmaktadırlar ama bu incelemeler henüz yukarıdaki fetvaları başka türlü anlayabileceğimiz boyutta kabul görmemiştir.
alacaklı konusundaki diğer fetvalar
Borçlu olan ağabeyinizi bilgilendirip, onun adına zekât olarak borcu kapatacağınızı söylemeniz ve onun da tamam demesi gerekir. Onun haberi olmadan yaparsanız sizin zekâtınız yerini bulmaz.
Ölen kişinin borçları, ödeme garantisi bulunan borçlar ise ölümle beraber acil tahsil edilmesine ruhsat oluşturmaz. Ödeme açısından bir güven sıkıntısı varsa ölümle beraber tahsil istenebilir.
Fıkıhtaki yoğun içtihada göre borcu erken ödeyip indirim yaptırmak caiz değildir. Hanefi ve Hanbeli mezhebi içindeki bazı fukahanın da bulunduğu bir grup âlim tarafından ise caiz görülmüştür. Bu ikinci görüşle amel edilmesinde bir sakınca yoktur inşaallah.
Borçlu fiilen bir sıkıntıya girmiş ise mesela yangın geçirmek gibi bir felaket yaşadığı için ödeme yapamıyorsa asıl olan ona müsamaha gösterilmesidir. Buna göre de kalan borçlarının aciliyet kesp etmesi söz konusu olamaz. Normal durumlar için ise TAKSİTLERDEN BİRİ ÖDENMEZSE KALAN TAKSİTLERİN TAHSİLİ ACİLİYET KAZANIR şeklinde bir sözleşme maddesi caiz görülmüştür.