Fetva Meclisi
Soru
Ben 2-3 haftadır sanki sürekli idrar sızıyor gibi hissediyorum. Baktığımda çamaşırımda bir ıslaklık göremiyorum ama sanki bacağımda veya başka yerlerde ıslaklık var gibi hissettiriyor. Bu durumda ne yapmalıyım, ruhsat sahibi olabilir miyim?
Cevap
Benzer fetvalar
Sızan şey, idrardan sonra olsa zararı yoktu. İdrardan önce ise bakacaksınız idrar gibi bir şey değilse meni muamelesi yapıp banyo yapmanız gerekir.
Aleykümselam. Böyle hissettiğin zaman bir kenarda çamaşırını aç bak, ıslaklık yoksa namaza devam et. Bunu üç kere yap. Üçünde de bir şey çıkmazsa bir daha da bakma. Hiç aldırma o hislere, namaza devam et.
Yaklaşık yarım saat geçti ise veya organ tamamen büzülüp içindeki dışarı atacak durumda ise ya da birkaç damla da olsa idrar geldi ise endişeye gerek yoktur, gusledebilirsiniz.
Aleykümselam. Sakın öyle bir kontrol yapmayın. Kalktığınızda çamaşırınızda veya yatakta bir ıslaklık görmedi iseniz gusletmeniz gerekmez. Sizden gelen ise büyük ihtimalle MEZİ'dir. Çamaşırınıza değse onu temizlemeniz gerekirdi.
Çamaşırınızda bir ıslaklık görmedikçe şüphelenmeniz de gerekmez. İki üç kere baktığınız halde ıslaklık görmüyorsanız, şüphe ettiğinizde tekrar bakmayın bile. Böylece vesveseyi önlemiş olursunuz. Zira sizin, evlenene kadar bu durumunuz geçmeyebilir. Bir de kendinizi faziletli işlerle yoğun hale getirin aksi takdirde şeytan sizi iyi bir açıktan yakaladığını anlar ve rahat bırakmaz. Son olarak da, penisinizin ucuna küçük bir pamuk parçası koyabilirsiniz. Kısa bir süreliğine bunun da size faydası olur. Ama uzun süre bunu yapmayın. Allah'a emanet olunuz.
Selamünaleyküm. Gusül aabdesti, sabah kalkıldığında çamaşırdeki meniden dolayı gerekir. Meni dışındaki sıvılar gusül gerektirmez. Sizden gelenin meni olup olmadığını iyi kontrnol etmelisiniz. Meni katı bir sıvıdır. Kuruduğunda tabaka oluşturur. Ona göre kontrol edin. Meni değilse sadece çamaşırınızı değiştirmeniz yeterli olur.
dini sorular konusundaki diğer fetvalar
Öşür verilirken öşür niyeti ile verilmedikçe öşür olmaz. Onu alan kişiye bırakırsanız sadaka olur.
Bu anlattığınız tarzda bir erkek ile bir Müslüman kadının nikâhlı olması mümkün değildir. Gereğini yapmanız gerekir.
Mezhep imamlarımız Kur’an ve sünnet üzerine yaptıkları çalışmaların bir sonucu olarak, belli bir birikime sahip oldular. Samimiyetleri ve çıkış tarzları itibarıyla da hem dönemlerindeki Müslümanların hem de sonraki asırlardaki Müslümanların takdirini kazandılar. Ortaya koydukları ilmi birikim yani ictihatları, Allah rızası için yapılmış bir çalışmadan ibarettir. Tespitlerindeki doğrular için iki ecir, yanlışlar için bir ecir alacaklardır biiznillah. Hatalarından ötürü de mazurdurlar, hiçbir Müslüman onları yanıldıkları için kınamamıştır. Hiçbir imam, Müslümanları kendi mezhebine bağlanmaya davet etmemiştir; aslında onların böyle bir derdi de olmamıştır. Onlar Kur’an ve sünnete davet ettiler. İmamların düzeyinde bir bilgiye ulaşamayan diğer Müslümanların tabii olarak bu imamlardan birine uyması gerekirdi, öyle de oldu. Bu bir partileşme gibi görülmemelidir. Eğer bir Müslüman, Kur’an ve sünneti, içinden ahkâm çıkaracak düzeyde biliyorsa yani bir Ebu Hanife kadar biliyorsa, neden Ebu Hanife’ye ittiba etsin ki? Elbette o da bir Ebu Hanife’dir. Kur’an ve sünnet ona yeter. Yeter ki, ‘bilmek’ kelimesiyle oynamayalım. Mezhepsizlik, birilerinin bizimle oynaması, bizim de nefislerimizi tatmin etmemiz içinse ona denecek yoktur. Dinin oyun olmadığını bildikten sonra ne denebilir?
Müslüman bir insanın, Allah’ın dininden bazı bölümleri beğenmesi kabul edilemez. Müslüman, Allah’a teslim olmuş insanın adıdır. Bir yandan teslim olduğunu söyleyip diğer yandan da pazarlık yapmak söz konusu olamaz. Namazlardan bir namazı, bir rekâtını atarak kabul etmek nasıl gülünç ise, İslam’ın içinden namazı atıp, gerisini din olarak benimsemek de gülünçtür. Namaza dokunulamadığı gibi, her biri namaz ayarında olan herhangi bir emrine de dokunulamaz. Zekât, oruç, hac gibi temel emirler ya da o emirler düzeyinde güçlü bilgi ile oluşan yasaklar ve cezalar pazarlık meselesi haline getirilemez. Bu meselede şu hususların önceden bilinmesi ve benimsenmesi şarttır: 1- Dinimiz İslam, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem efendimizin bi'setinden itibaren başlamış bir din değildir. Allah Teâlâ’nın gönderdiği bütün dinler aslında İslam dini idi. Tahrif gördükleri için Allah onları değiştirdi. İslam o dinlerin son şeklidir. Kıyamete kadar da kalacak din İslam dinidir. 2- İslam, zaman ve mekân etkisi dışındadır. İnsan için gelmiş bir dindir; nerede insan yaşıyorsa, hangi zamanda insan varsa, İslam orada o insan için vardır. Şu çağın şartları veya filan bölgenin gerekleri İslam’ın içinde bir değişikliği gerektirmemektedir. 3- İslam, insan eli değmemiş haliyle kaldığı için ‘son din’ olma özelliğini korumaktadır. Hiçbir zaman, hiçbir güç İslam’dan koparma yapamayacağı gibi, ilave de yapamayacaktır. Tarihin farklı dönemlerinde denenmiş; ama asla başarılamamıştır bu denemeler. 4- Önceki dinler olan Yahudilik ve Hıristiyanlık, o zamanın insanlarının zevkine uydurulduğu için kaldırıldı. İnsanlığın din konusunda böyle bir sabıkası vardır. Batı kültürünün etkisiyle yetişen nesiller zaman zaman Hıristiyanlığın başına geleni İslam adına da düşünüyor olabilirler. Sırf bu nedenle büyük yatırımlar da yapabilirler. Bu bir anlamda savaştır. Dini içten eritme ve çürütme savaşıdır. Müslüman bir insanın savaşı sadece ağır silahlarla oynanan bir tiyatro olarak görmesi oldukça üzücüdür. Yaşadığımız çağda kalemle yapılan savaşların gücü, silahla yapılan savaşlardan daha etkili olmaktadır. Bu yüzden de, dininden korkan namazlı Müslümanlar görebilmekteyiz. Kıldığı namazdan sonra, ‘şeriattan Allah’a sığınan’ ucube insanlarla karşılaşabiliyoruz. 5- Şeriatsız din, eli kolu bağlı bir dindir. Camilere, evlerdeki namaz odalarına sıkıştırılmış bir dindir. Hâlbuki Allah, fitne kalksın, yegâne söz sahibi Allah olsun diye din gönderdi. Ve dinini bütün kainata gönderdi. Hıristiyanların tahrif edip, kiliseye daralttığı din, Allah’ın onlara gönderdiği din değildi. İslam’ın da o mantıkla incelenmesi hiçbir şekilde kabul edilemez. Eğer İslam, o mantıkla da yaşanabilir bir din olsaydı Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz, Mekke’den Yesrib’e hicret etmek zorunda kalmaz, Daru’l-Erkam’da güzel bir din yaşardı.
Kitaplara gelince iki şeye dikkat ederek okumak gerekir. Birincisi, imanını gizlice kemirip kemirmeyeceğidir. İkincisi de açık bir haram ihtiva edip etmediğidir. Şehvet sahneleri de bunlardan biridir.
'Ya hasta olursam!' diyen biri gibi olmayın. Hastalık kaderimiz ama biz yaşamaya devam ediyoruz. Günahlar da böyledir. Günah işlememek ana ilkemiz olsun. İşlememeye de çalışalım. İşlediğimizde hemen tevbe ve istiğfar edelim. Tekrar işlersek, tekrar tevbe edelim. Tekrar tekrar.. Ölünceye kadar bu böyle devam etmelidir. Sonunda şeytan mağlup, biz galip oluncaya kadar. Kul olarak biz, Allah'ın işine ve hükmüne karışır gibi hesaplar, muhasebeler yapmayız. Haddimizi bilir, boynumuzu bükük tutarız.