Fetva Meclisi
Soru
‘İmandan tat almak’ nasıl olur? Bir insan hem iman ehli olur, hem de imandan zevk almıyor olabilir mi?
Cevap
Benzer fetvalar
Sevgili kardeşim, sadece bu düşüncede olmak bile Allah’ın izni ile imanın korunması için bir artıdır. Kişinin imanının elinden gitmesi korkusuyla yaşaması başlı başına bir seviyedir. Her şeyden önce bu endişeniz canlı kalmalı ve kendinizi bir an bile olsa garanti görmemeyi sürdürmelisiniz. Bununla birlikte size, hepimize maddeler halinde bir liste hazırlayacak olursak şunları söyleyebiliriz: İslam, birliktelik dinidir. Yalnız başına kalmak, başlı başına bir afettir. Eksik ve kusurlara rağmen her zaman bir topluluk ile beraber olmak tercih edilmelidir. İnsan kendi başına yeterli olamaz. Her daim istişare edilecek, hayatın zorlukları ve güzellikleri karşısında danışılacak, tecrübeli yaşça ve ilimce büyüklerden oluşan bir kadronun tavsiyeleri ile yol almak hepimiz için vazgeçilmez olmalıdır. Haramlara bulaşmamak değil, haramlara yaklaşmamak temel esas olmalıdır. Zira imanın etrafında cirit atan şeytan bu noktalardan sokulmayı öncelemektedir. Benzer şekilde şüpheli konuları da uzak kalma eylemiyle değerlendirmek gerekir. Dine ait olmayan ama din diye sanılan "bidat" fiil ve düşüncelerden kaçmak imanın korunmasının en temel şartlarındandır. İmanın önünde destek olarak duran ilk başlıklarımızdan biri de ibadetlerdir. Farz olan namaz, anne babaya iyilikle muamele etmek gibi görevlerimiz ihmal edilmemelidir. Hatta bunların üst perdeden yapılması gevşetilmesinin önüne geçmektedir. Mesela; namazların camide cemaatle kılınması, camisiz cemaatle kılınmasına tercih edilmelidir. Bu olamıyorsa camisiz cemaatle kılmak, yalnız başına kılmaya öncelenmelidir. Bu da olamıyorsa vaktinde tek kılmak, gecikmiş tek kılmaya tercih edilmelidir.
Biz insanlar olarak Allah'a iman ederiz veya birileri etmez. Allah’a iman ettiğimize göre imanımızı da Allah kabul eder veya etmez. Bizim gibi bir insanın imanımızı kabul etme ya da reddetme hakkı yoktur. Âlimlerin “iman şöyle olur, şunu yapan imana aykırı düşmüş olur” gibi beyanları bize yol göstermiş olur. Başkalarının imanları ile oynamak, yok kabul etmek ateşle oynamaktır. Allah Teâlâ hepimize akıl fikir versin. Kâfirler dururken mümin olduğunu söyleyenlerle uğraşmak akıl işi değildir diye düşünürüz. Herkesin önceliği kendi imanı olmalıdır. İmanın içini salih amellerle doldurmak da ikincil hedefi olmalıdır. İmanla yaşayıp ölmek Allah'a iman etmiş bütün nesillerin en büyük emelidir. Başkalarını dinden atmak, imanlarını şöyle veya böyle yok kabul etmek Müslümanca değildir, akıllıca da değildir. Eğer iman hususunda bildiğimiz hakikatlere ters bir durum görürsek onu söyleriz, ikaz ederiz ama şahıslar üzerinden kimseyi “sen şöylesin” şeklinde mahkeme kararı gibi kararlarla itham etmeyiz, edemeyiz.
Güzel kardeşim, “İslam nedir?” sorusuna namazdır, hactır gibi cevaplar veririz. Evet doğru. Ancak İslam aynı zamanda, bin kere yıkılsan da, kendinden ve yapabileceklerinden emin olmasan da Allah’ın seni her defasında kaldıracağına, sana o heyecanı, ibadetlerini yapabilecek gücü verebileceğine inanmaktır. Rabbimizden umudumuzu kesemeyiz. Her defasında namazını kılabilen, dinin emirlerini hakkıyla yerine getiren, ahlakı Kur’an’ın tarif ettiği gibi olanlardan olabilmek düştüğümüzde aynı heyecanla yola devam ederek olabilecektir. Tüm ibadetlerini zahiren yapmayı başarabilenlerin de farklı imtihanları var elbette. Sizin imtihanınız da bu. Ama bir gün istediğinizden, hayal ettiğinizden çok daha güzelini verecektir Rabbimiz. Şu an bir sınavda olduğunuzu ve bu isteğinizde ne kadar samimi olduğunuza dair bir teste tabi tutulduğunuzu düşünün. Bu zamanda şeytanın en çok kullandığı silahlarından biri Allah’ın kapısından umutsuz olarak geri dönüleceğini, ne kadar istesen de asla ibadetlerini tam yapamayacağına dair başarısızlık, heyecansızlık vererek sonu olamayan bir döngüye girdiğini vehmettirmektir. Ki bu hastalık olarak bir mümine yeter de artar. Yılmayın ve dua edin kendinize. Ailenizin verdiği tepkilere ve sizi gördüğü konuma rağmen kendinizi yeterli hissetmeyip hep bir adım ilerisi için daha güzeli, olması gereken ne ise onu huzurla, gönül ferahlığı ile yapabilmek için her daim dua edin. Vazgeçmeyin, umutsuzluğa kapılmayın. Tam şeytanı yenecekken onu güldürmeyin. Kırk kere düşseniz de kırk birinciye kalkın. Şeytan sizi etrafınızdakilerin övgüleriyle yeterliymişsiniz gibi hissettirdiği zamanlarda sizden daha iyilere bakın. Çevrenizi değiştirin. Durumu sizden daha iyi olanları gördüğünüz ve duyduğunuz zaman sadece tesettürünüzün yeterli olmadığını ve daha çok dua ederek sımsıkı sarılmanız gerektiğini anlayacaksınızdır. Rabbim yar ve yardımcınız olsun. Allah’a emanet olun.
Şu büyük âlemde Allah Teâlâ’nın izni olmadan bir ağaç yaprağının bile kıpırdaması mümkün değildir. Olan muhakkak O’nun izni ile olmaktadır. Ormandaki bir ağacın dallarından birindeki bir yaprak için geçerli olan bu kural, insan gibi mükerrem bir mahlûk için elbette geçerlidir. Asla başıboş değiliz. Rabbimiz var! O diliyor, O yapıyor. Teslim olan huzur bulur, direnmek isteyen ise, ne umduğuna erer ne de huzur bulur. Belalar ve sıkıntılar imtihanın bir rengidir. İmanlı ve salih amel sahibi bir mü’min karşılaştığı sıkıntılarını, iyi gitmeyen işlerini, yürütemediği aile düzenini, evlatlarından gördüklerini Rabbinin bir imtihanı olarak görür ve onlardan ecir bekler. Eğer mü’min, başına gelenlerde sorumlu tutulacağı hataların sahibi değilse, kesinlikle ecir kazanacağı bir durumda olduğuna inanmalıdır. Hatta büyük sıkıntılardan büyük ecirler kazanmak bile vardır. Allah Teâlâ, bir kavmi sevdiğinde onlara sınanacakları belalar verir. Verdiğine razı olandan razı olur, küsene de küser. Burada şunu anlamamız gerekir: Nasıl Allah Teâlâ, kuluna mal veriyor ve onu nerede kullanacağını görmek diliyorsa aynı şekilde düz yürüdüğü yollarda önüne kavşaklar, rampalar çıkararak, o anda ne yapacağını görmek istemektedir. Malını helal yoldan kazandıktan sonra onu mubah yollarla harcayan ve sadakasını verenin o mal sayesinde Rabbinin rızasına erdiği gibi, Rabbinden gelen sıkıntılara karşı sabretmesini bilen kul da malını infak eden gibi ecir kazanmış olmaktadır. Bu sıkıntı, mal üzerinden olabilir, aile içindeki fertlerden birinden olabilir, siyasi yönetimden olabilir, tabii bir afet şeklinde olabilir. Türü ne olursa olsun mü’minin ayağına batan bir diken bile, huzurunu kaçırdığı için bir anlamda beladır, sıkıntıdır. Her bela, her sıkıntı, bunaltan, terleten, tansiyon yükselten, ağlatan, ezip utandıran ne varsa ecir kaynağıdır. Yeter ki kul, ihmalinin ve üzerine düşeni yapmamış olmanın bedelini ödemesin. Bazı musibetler de, kulun işlediği bir hatanın, ahirete ertelenmeden, dünyada iken verilmiş cezasıdır. Ebedi ahiret âleminde ceza görmektense, fani dünya hayatında birkaç günlük sıkıntıya katlanarak suçlarının cezasını çekmesi mü’min için büyük bir nimettir. Bu da büyük bir nimet olarak görülmelidir. Bu nimete kavuşmanın yolu da sabırdır. Sabır ise, kuvvetli iman ve güçlü bir irade ile mümkündür. Musibetlerle karşılaşan mü’min Rabbine yönelmesini bilmelidir. Düşünce olarak Rabbi ile bağını güçlü tutacağı gibi diliyle de bunu ikrar etmelidir. ‘İnna lillahi ve inna ileyhi râciûn’ demelidir. Belalar, sıkıntılar hep beni buluyor, diye düşünen şunu da unutmamalıdır: - Allah dileseydi, daha büyük dertlerle baş başa kalabilirdik. Kesinlikle her derdin daha ağırı, beterin beteri vardır. - Ahlamak derdi gidermeyecektir. - Dertlerin önünde ezilmişlik hali, dostlarını üzecek, düşmanlarını sevindirecektir. - Dertleri veren, kesinlikle Hekîm olan Allah’tır. O’nun yaptığında zulüm olmaz. - Bu dünyadaki dertler, ahirette nimete dönüşecekse, derde dert demek bile yanlıştır.
Evet, Allah tealayı seviyorum demekle sevmiş olmuyoruz. Sevmenin gerçekliği ve gereklerinin yapılması şarttır. Aksi takdirde insan kendisini oyalamış olur. Ne dünyada ne de ahirette iddia ettiği sevginin sonuçlarını da göremez. Bunun için yapılacak ilk iş Allah'ı tanımaktır. Bu da onun mübarek isimleri ve sıfatlarıyla başlanacak bir eğitimdir. Sonra da onun nimetlerini hatırlamak ve o nimetlerin sahibi olarak onu çokça zikretmek gerekir. Bunun peşinden de ona iman eden ve imanının gereğini yapanlar için hazırladığı cennetleri, cennetlerdeki nimetleri hatırlamak gerekir. Bütün bunların gereği olarak da emrettiği kulluğu, ibadetleri yerine getirmek, yasaklarından kaçınmak şart olur. Sonra da güçlü bir silah olarak dua etmek gelir. Böylece kul, sevdiğini iddia ettiği Allah'a itaat etmiş, boyun bükmüş olur. Onu razı etmek için gayret eder. Onu sevmesinin ilerisine hiçbir sevgiyi geçirmez. Onun peygamberini ve sevilmesini emrettiklerini sever. Müminler onun gözünde büyür ve değerli olur. İman ehli olmayanlar da sevmediği ve bir arada olmadığı kimseler olarak kalır. Allah'ın dinini korumayı, onu değerli tutmayı, dinine dil uzatılmasını bile kabullenemez. Gerekli tepkileri gösterir, yapılması gerekenleri isteyerek yapar. Dili Allah'ı zikirle taptaze olur. Allah'ın Kur'an'ını gece gündüz okur. Ve her şeyin özeti olarak Allah ile buluşmayı özler, cennetlerini özler, dostlarını özler.
‘Allah filan insandan razıdır.’ şeklinde kesin bir kanaat kullanmak mümkün değildir. Böyle bir bilginin vahye dayanması gerekir. Vahiy yolu da kapanmıştır. Lakin bütün zamanlar için geçerli olacak bazı işaretlere bakılarak, Allah Teâlâ’nın kulundan razı olduğu, amellerini kabul ettiği ihtimali değerlendirilebilir. Ne var ki böyle bir şey sadece ihtimal dairesi içindedir. Belki de iyi bir umuttur. -İstikamet üzere bir hayat yaşamak, sıkıntılar ve imtihanlar karşısında yalpalamamak, sebat göstermek, -Allah’ın emrettiği şeyleri yapmak, haramlarından şiddetle kaçınmak, harama düşmeyi ateşe düşmek gibi görmek, -Nafile düşkünü olmak, doyasıya Kur’an okumak, Kur'an’ı bir şifa kaynağı olarak görmek, -Bir ibadeti yapmaya muvaffak olmaya sevinmek, hataya karşı eseflenmek, -Hayırda yarışmak, dine hizmetten sınırsız denecek bir haz almak, Allah için her çeşidi ile cihad etmek, -Kâfirlere karşı izzetli ve zorlu davranmak, müminlere karşı alçak gönüllü olmak, -Allah yolunda iken kimsenin ayıplamasından korkmamak, -Güzel ahlaklı olmak, -Göz, kulak ve diğer organları haramlardan korumak, -Kadere teslimiyet; üzerine düşeni ifa ettikten sonra başa gelen musibete gönülden teslim olabilmek, -Allah’ın sevdiğini sevmek, sevmediğini sevmemek, -Peygamber aleyhisselam efendimizin izinden gitmeye gayret etmek, -Allah’ın salih kulları arasında sevilen birisi olmak… Tüm bunlar Allah Teala tarafından sevilen ve amelleri kabul gören bir kul olmanın işaretlerinden sayılabilir. Biz kul olarak Rabbimizin rızasını kazanmayı en üstün, en büyük kazanç olarak görürüz. Durum böyle olunca da O’nun rızasını elde etmek uğruna her türlü fedakârlığı yapmaya gayret eder, inancımızda samimi olmaya çalışırız. Yoksa sözde kalan, amelle desteklenmeyen veya bir görülüp bir kaybolan sevgi değerli bir sevgi değildir. Sevmekten çok seviliyor olmaya dikkat ederiz. Yukarıda bir kısım örnekleri verilen işaretler ve diğerlerinin ana ham maddesi ‘Haşyetullah’tır. Haşyetullah, Allah korkusudur. O korkuyu sürekli hissetmektir. ‘Ben görmüyorsam da O beni görüyor ya!’ şuuruna sahip olmaktır. Mü'minin mü'minler arasında sevilen biri olması ciddi bir göstergedir; özenle elde edilmesi ve korunması gerekir. Mü'min bir toplumdaki durumumuza bakarak Allah katındaki değerimizi de tahmin edebiliriz.
dini sorular konusundaki diğer fetvalar
Meseleye İslam terbiyesi açısından bakalım ve tuvalette konuşmakla sınırlamayalım. Tuvalet, hayatî ihtiyaçlarımızdan biridir. Böyle bir ihtiyacı dinimizin programsız bırakması mümkün değildir. Tuvaletle ilgili ihtiyacımızın giderilmesinde bile terbiyemizi yansıtacak bazı kurallar vardır. Bu kuralları şu şekilde sıralayabiliriz: 1- Tuvalet için tahsis edilmiş yerlerin dışında, enkaz arasına, yol kenarlarına, bahçelere, suya ve benzeri yerlere ihtiyaç gidermek caiz değildir. Çok acil bir ihtiyaç olursa o zaman ortaya çıkacak nahoş görüntüyü gidermemiz gerekir. 2- Ayakta ihtiyaç gidermek caiz değildir. 3- İhtiyaç giderme anında ön ve arkanın kıbleye gelmesi caiz değildir. 4- Sağ elle taharetlenmek mekruhtur. Taharetlenme sol elle yapılmalıdır. 5- Tuvalette konuşulmaz. 6- İdrar sıçramasına karşı çok dikkatli olmak gerekir. 7- Ayet veya Lafzayı Celal yazılı bir şeyle tuvalete girmek caiz değildir. 8- Su israfına karşı çok dikkatli olmak gerekir. 9- Tuvalete girerken ve oradan çıkarken şu duaları okumak sünnete uymaktır: Girerken, ‘Allahumme inni euzu bike minelhubsi velhabais’ çıkarken, ‘Ğufranek.’
Abdestli iken, kerahet vakti olmayan bir zamanda kıbleye dönüp kılınan iki rekât namaz nafile namazdır. Farz ve vaciplerin dışındaki namazlar nafiledir. Farz namazların öncesinde ve sonrasında kılınanların dışında nafile namaz olarak tavsiye edilen pek çok namaz çeşidi vardır. En önemlilerinden olarak şu namazları kaydedebiliriz: Tahiyyetülmescit namazı: Bir camiye girildiğinde kılınan ‘camiyi selamlama namazı’dır. İki rekât kılınır. Teheccüt namazı: Gecenin üçte ikisi geçtikten sonra kılınan namazdır. Farz namazlardan sonra en sevaplı namazdır. İki rekâttan on iki rekâta kadar kılınabilir. Kuşluk namazı: Güneş yükselmeye başladıktan sonra öğlen vaktine kırk dakika kalana kadar kılınan bir namazdır. İki ile on iki rekât arasında kılınabilir. Evvabin namazı: Akşam namazından sonra kılınan altı rekâtlık bir namazdır. Bunların dışında da nafile olarak kılınabilecek namazlar vardır. Farzların hakkını vermeyi en önemli hedef görmeli, ondan sonra da namazlara bitişik olan nafileleri, ardından da bu ve benzeri nafileleri kılmaya çalışmalıdır.
Müslüman standardı, ashabı kiramdır. Ya da sünnete uymaktır. Özellikle bu standart kelimelerle anlatılacaksa şu standartları sayabiliriz: Müslüman, Allah rızası için ibadet yapar, yaşar, yer ve içer. Kur’an ve sünnet iki kaynağıdır, onları tartışmaz, tartıştırmaz. Müslüman uydurmaz, uyar; uyduğu da ümmetin ilk neslidir. Müslüman ihsana koşar; ihsan en iyiyi yakalama hedefidir. Müslüman’ın ihlassız hiçbir işinde değer yoktur. Müslüman, hayrı kendisi için ve herkes için ister. İyilikte yarışır. Müslüman, umut doludur, yıkılıp sarsılmaz. Müslüman, kardeşleriyle Müslüman’dır. Rahatsız etmez, rahatsız edilmek istemez. Dinlemesini bilir, dinletir. İstişare temel siyasetidir. Özür kabul eder. Fitne durumlarında kenarda kalmasını bilir. Zorlukla karşılaşınca: ‘La havle vela kuvvete illa billah’ Nimetle buluşunca: ‘Elhamdülillah’ Enteresanlıkla karşılaşınca: ‘Sübhanellah’ Hata edince: ‘Estağfurullah,’ Daralınca: ‘Hasbunellah,’ Tevekkül anında: ‘Tevekkeltü alellah’ Musibet anında: ‘İnna lillahi ve inna ileyhi raciûn.’ der. Müslüman, ebeveyninin hizmetkârıdır. Sılayı rahime dikkat eder. Müslüman, sabrı en büyük silahı olarak bilir, sabırla Allah’tan yardım diler. Edep, Müslüman’ın tacıdır. Nankör değildir, nimetlerin kadrini bilir, şükreder. İnsanlara teşekkürü vazifesi bilir. Müslüman, düşünen, aklını kullanan, basiretli, ileriyi görmeye çalışan bir insandır. Müslüman, yardımını Allah’tan bekler. Müslüman bozucu olmaz, düzelticidir. Geçinilir ve geçinebilen biridir. Müslüman emindir. Ahiret işlerini öncelikli görür ama dünyayı ihmal etmez. Yaptığı iyi işlerin erimemesi için uğraşır. İyi olmayı değil, en iyi olmayı düşünür. İnfak eder. Çocuk yetiştirmeyi bütün zamanların en önemli cihadı olarak görür. Dünyevileşme bataklığından kaçınır. Vakit israfının büyük bir afet olduğunu hiç unutmaz. Eş haklarına çok dikkatlidir; nikâhın Allah’ın adıyla kıyıldığını anlar. Akıbet endişesi sürekli zihnindedir, çok dua eder. Doyana kadar yemez. Şüpheli şeylerden kaçınır. Kendini ilgilendirmeyen işe karışmaz. Sıhhatine titizdir. İbadette, ahlâkta ve her şeyde dengelidir. Aşırılığa kaçmaz. Evine önem verir. Camiye yakın bir evde oturur, evini Kur’an uygulama merkezi gibi kullanır. Örnek olmaya çalışır. Sorumluluktan kaçınmaz, üstlendiğini yerine getirir. İnatçı değildir. Temizdir. Temizliği göstermelik değildir. Temizliğini insanların değil, meleklerin göreceğini bilerek temiz olur. Hediye verir, hediye alır. Müslüman’a eziyet olan bir işi yapmaz. Riyadan, gösterişten kaçınır. Şeytanın tuzaklarına karşı uyanıktır. Bu anlamda, faiz, zina, kumar, çıplaklık gibi afetleri şeytanın nasıl cazip hale getirdiğine dikkat eder. Okur ve dinler. Kesinlikle bir ders halkasına periyodik olarak katılır. İyiliği yaymak, kötülüğü engellemek Müslüman’ın sosyal kimliğidir. Hayrı ve sabrı tavsiye etmeyi imanının gereği bilir. Tövbekârdır. Mütevekkildir. Mütevazıdir. Asla tembel değildir. Yorulmaz, emekli olmaz, emeklemez, dik durur. Allah’ı, Peygamber’ini, ashabını, ehli beytini ve bütün mü’minleri sever. Kin gütmez. Bağışlar. Allah için sever, Allah için buğz eder. Müslüman hayâsını imanından bir parça bilir, onu kaybetmeyi imanını kaybetmek olarak bilir. Kolaylaştırır, zorlaştırmaz. Yumuşak huyludur. Merhametlidir. Zarar vermez, ikram eder. Sır yaymaz. Muruetini korur. Mutedildir. Vefalıdır. Sözünü bozmaz. Müslüman helal kazanmayı, yaşamak kadar ciddi görür. Haram lokmayı ağzına koymaz. Haramdan şiddetle kaçınır. Kur’an ezberler. Kur’an ezberlemeyi hocalara ait bir iş olarak görmez. Az da olsa sürekli ezberler ve okur. Kararlarında ciddi olur, ikide bir karar bozmaz.
Allah Teâlâ insanı en güzel şekilde yaratmıştır. İnsan güzeldir. Allah’ın lütfu olan güzelliğini koruması da insanın en tabii görevlerindendir. Allah Teâlâ’nın bir sanatı olan vücudun ihmal edilmesi caiz değildir. Günümüzde, göz boyama üzerine kurulu hayat anlayışı oluşmuştur. İnsanlar, kendi sıhhatinden önce, kendisini gören gözlerin nasıl göreceğini önemsemektedirler. Bu oranda abartılı bir anlayış şüphesiz kabul edilemez. İnsanların birbirlerinin gözetleyicisi durumunda olmaları, neden bu dünyada var olduğumuzun anlaşılmamasından kaynaklanmaktadır. İnsan vücudunu, ikamet ettiği meskenini, kullandığı odasını hatta özel eşyasını temiz ve şık tutmalıdır. Temizlik ve güzellik ilke edinilmelidir. Mübalağaya kaçmadan, mutedil ölçülerle sürdürülen şıklık ve süslenme kesinlikle Müslümanca bir tavırdır. Süslenme konusunda fıkıh ölçülerini uygulayarak oluşturacağımız kuralları şu şekilde özetleyebiliriz: 1- Süslenme, temiz ve helal maddelerle yapılmalıdır. Domuz ve alkol ürünü ile süslenme caiz değildir. 2- Süslenmenin ekonomik boyutu, insanın diğer görevlerini ve ihtiyaçlarını etkileyecek oranlara ulaşmamalıdır. Süslenmenin yeri ve önceliği, doğallık sınırını zorlamamalıdır. Başka bir zaviyeden bakıldığında israf riski ile yapılan bir süslenme zorlamadır, caiz değildir. 3- Süslenme, ikinci insanları yanıltma üzerine olmamalıdır. Evlenmesini kolaylaştırmak için yaşını küçük gösterecek tarzda yapılan uygulamalar caiz değildir. Süslenmede ilke, şıklık ve temizlik olmalıdır. 4- Allah’ın yarattığı fıtratla asla oynanmamalıdır. Kaşların aldırılması, peruk kullanma bu anlamda kötü örneklerdir. Bilhassa estetik ameliyatlar, tıbbî ihtiyaçtan kaynaklanmalıdır. Vücuda yaptırılan dövme bu alanda en kötü örneklerdendir. 5- Süslenme ve diğer müdahaleler, kadının erkeğe, erkeğin kadına benzemesi sonucunu doğurmamalıdır. Bu kural giyim-kuşamda da geçerlidir. 6- Batıl ehlini taklit olabilecek uygulamalardan uzak durulmalıdır. Yüzden örnek verecek olursak; sakal Müslüman için fıtri bir süstür. Süslenme anlayışımızda, sakalsız bir süslenme olmamalıdır. 7- Kadının eşine karşı süslenmesi dışında, şehveti körükleyici bir süslenmeyi de benimsememiz mümkün değildir.
Komşuluğun üzerinde çok durulduğu doğrudur. Şehirleşmeyle beraber komşuluk hukuku da önemini artırmış bulunmaktadır. Bu nedenle komşuluğun, ahirette muhasebe edileceğimiz bir hak olarak anlaşılması çok önemli bir meseledir. Şu hususlara dikkat edilirse inşaallah, hak olmaktan ecir kaynağı olmaya doğru çekebiliriz komşuluğu. İhtiyacı halinde komşuya, gücümüzle sınırlı da olsa yardım etmek. Hastalığıyla ilgilenmek. Ancak bu ilgilenme, ‘Nasılsın?’ sorgulamasıyla kalmamalı, görev talep edilip, yerine getirilmelidir. Mutluluğunu paylaşmak, elemine, acısına katılmak. Yokluğunda, onunla ilgilenmek. Güler yüzle karşılamak, uğurlamak. Komşu hakkında iyi kanaatleri öncelikli konuşmak, yaymak. Hatalarını gizlemek, yaymamak. Sözle, gözle, elle, bedenle ona bir zarar vermemek. Yemek ikramında bulunmak. Selamı yaygınlaştırmak. Cenazesiyle ilgilenmek.
Bir insanın saçlarının dökülmesi bir hastalık çeşididir. Hastalık durumunda tedavi olmak gerekmektedir. Saç ektirmek de bir tedavi çeşididir. Kul tedavi olurken de Rabbinin nimetlerini kullanmış olmaktadır. Bir nedenle saç ektirilebilir deriz. Sakal ise bitmemesi durumunda bir arızadan söz etmiyoruz. Sakalın gür olması veya seyrek olması ya da hiç bitmemesi bir cilt şekli olarak görülür. Fark da buradan gelmektedir.