Fetva Meclisi
Soru
Müslümanların başından terör musibeti eksik olmuyor. Genelde de terörü İslam kökenli olarak göstermeye çalışıyorlar. Nedir bizim bu terörden çektiğimiz, neden hep biz onunla baş başa kalıyoruz?
Cevap
Benzer fetvalar
Terör zanlısı insanlara muamelemizle, ‘terör zanlılarını haklı bulan’ insanlara muamelemiz aynı olmamalıdır. ‘Hatalı düşünen kardeşlerimiz’ olarak görmek zorundayız o insanları. Böylesi mevcut yarayı biraz daha derinleştirmeye karşı güzel bir tedbir olur. Aksi takdirde var olan yara daha da derinleşir.
Müslüman bir insanın, Allah’ın dininden bazı bölümleri beğenmesi kabul edilemez. Müslüman, Allah’a teslim olmuş insanın adıdır. Bir yandan teslim olduğunu söyleyip diğer yandan da pazarlık yapmak söz konusu olamaz. Namazlardan bir namazı, bir rekâtını atarak kabul etmek nasıl gülünç ise, İslam’ın içinden namazı atıp, gerisini din olarak benimsemek de gülünçtür. Namaza dokunulamadığı gibi, her biri namaz ayarında olan herhangi bir emrine de dokunulamaz. Zekât, oruç, hac gibi temel emirler ya da o emirler düzeyinde güçlü bilgi ile oluşan yasaklar ve cezalar pazarlık meselesi haline getirilemez. Bu meselede şu hususların önceden bilinmesi ve benimsenmesi şarttır: 1- Dinimiz İslam, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem efendimizin bi'setinden itibaren başlamış bir din değildir. Allah Teâlâ’nın gönderdiği bütün dinler aslında İslam dini idi. Tahrif gördükleri için Allah onları değiştirdi. İslam o dinlerin son şeklidir. Kıyamete kadar da kalacak din İslam dinidir. 2- İslam, zaman ve mekân etkisi dışındadır. İnsan için gelmiş bir dindir; nerede insan yaşıyorsa, hangi zamanda insan varsa, İslam orada o insan için vardır. Şu çağın şartları veya filan bölgenin gerekleri İslam’ın içinde bir değişikliği gerektirmemektedir. 3- İslam, insan eli değmemiş haliyle kaldığı için ‘son din’ olma özelliğini korumaktadır. Hiçbir zaman, hiçbir güç İslam’dan koparma yapamayacağı gibi, ilave de yapamayacaktır. Tarihin farklı dönemlerinde denenmiş; ama asla başarılamamıştır bu denemeler. 4- Önceki dinler olan Yahudilik ve Hıristiyanlık, o zamanın insanlarının zevkine uydurulduğu için kaldırıldı. İnsanlığın din konusunda böyle bir sabıkası vardır. Batı kültürünün etkisiyle yetişen nesiller zaman zaman Hıristiyanlığın başına geleni İslam adına da düşünüyor olabilirler. Sırf bu nedenle büyük yatırımlar da yapabilirler. Bu bir anlamda savaştır. Dini içten eritme ve çürütme savaşıdır. Müslüman bir insanın savaşı sadece ağır silahlarla oynanan bir tiyatro olarak görmesi oldukça üzücüdür. Yaşadığımız çağda kalemle yapılan savaşların gücü, silahla yapılan savaşlardan daha etkili olmaktadır. Bu yüzden de, dininden korkan namazlı Müslümanlar görebilmekteyiz. Kıldığı namazdan sonra, ‘şeriattan Allah’a sığınan’ ucube insanlarla karşılaşabiliyoruz. 5- Şeriatsız din, eli kolu bağlı bir dindir. Camilere, evlerdeki namaz odalarına sıkıştırılmış bir dindir. Hâlbuki Allah, fitne kalksın, yegâne söz sahibi Allah olsun diye din gönderdi. Ve dinini bütün kainata gönderdi. Hıristiyanların tahrif edip, kiliseye daralttığı din, Allah’ın onlara gönderdiği din değildi. İslam’ın da o mantıkla incelenmesi hiçbir şekilde kabul edilemez. Eğer İslam, o mantıkla da yaşanabilir bir din olsaydı Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz, Mekke’den Yesrib’e hicret etmek zorunda kalmaz, Daru’l-Erkam’da güzel bir din yaşardı.
Bu konuda size verebileceğimiz rahatlatıcı bir cevabımız ne yazık ki yoktur. Öyle bir zamana gelmiş bulunuyoruz ki, herkes kendi yaptığını yapılması gerekenler için yeterli bir örnek olarak görebilmektedir. Gidişatımızın ürkütücülüğünden Allah’a sığınırız. Her bir Müslüman böyle durumlarda kendisini ayakta kalması gereken son örnek olarak görmelidir. Kim ne yaparsa yapsın, “Nuh’un gemisinin son yolcusu benim” mantığı biiznillah Allah katında kurtarıcıdır. • Allah’ın haramlarına karşı, o haramların sıradanlaşmasına karşı içi kaynayan Müslüman olmadıkça Allah’ın rızasını iddia edemeyiz. Yakın geçmişte bir mü'minin elinde piyango bileti görmeyi bile düşünemezken şimdi sıradanlaşması mesela kumar gibi bir harama karşı refleksimizin eridiğini göstermektedir. Bu bir felakettir. Bu felaket gözümüzün önünde alev alev büyürken bizim görsel bazı dini temaları avuntu olarak kabullenmemiz de ikinci bir felakettir. Hasbunallah. • Allah Teâlâ mü'minlerin salih ameller üzerinden yarışıyor olmalarını emretmiştir. Şimdi ise dini ayakta tutmak hocalara ve belli başlı kimselere terk edilmiştir. Cennete herkes talip iken cennete giden yolları oluşturmada kimsenin heyecanı yoksa bu da bir felakettir. • Nesillerin iffeti üzerinde tarihte örneği görülmemiş bir yıpranma herkesin bilgisi ve gözü önünde gerçekleşirken kimimiz siyasi endişelerle, kimimiz de basit tahminlerle konuyu gündem dışına taşımakla büyük bir yanılgı içine düşmüş bulunuyoruz. Bu da başka bir felaket oluşturmaktadır. • İhlasla ve şeriatımızın ölçülerine sadık kalarak ve bu mevcut durumu bizim için Allah’tan gelen büyük bir imtihan olarak görüp çalışma yapmalıyız. Konunun siyasi malzeme yapılması yanlıştır. Yaptığımız diğer iyi işleri buradaki görevimize saymamız da akıllıca bir iş değildir. Tek kalma ile sonuçlansa da dinimiz ve mukaddesatımız için evlerimizden örneklendirerek bütün sosyal hayatımızı kuşatan kaleler oluşturmamız günümüzün cihadı, anımızın vazifesi olarak bilinmelidir. Yapmayanların hataları etrafında vakit harcamamız da yanlış olur. Sabır ve heyecanla bu ümmetin ilk nesillerinin yaptığını yapmaya çalışacağız. Allah’tan da yardımını isteyeceğiz.
Bu bakış hiç doğru değildir. Neticede bu Allah’ın azaplarından bir azaptır. İman edene de gelir, etmeyene de gelir. Bundan daha vahimi ölüm değil midir? İman edenler ölmüyor mu? Bu yaşadığımız dünya hayatında mü'mine ayrı kâfire ayrı işlem yapılmıyor. O dediğiniz ahirette olacak inşaallah; orada mü'minler Allah’ın nimetlerini ebedi olarak tadacaklar. Burası dünyadır orası da cennettir. Bu musibetler mü’minlere geldiğinde iyilerin derecesini arttırır, günahkârların günahlarını düşürür; ahirete kazanmış olarak giderler. Kâfirlere geldiğinde ise çektikleri eziyetle ahirete giderler, bir kazançları olmaz. Afetleri bir ayıplama konusu olarak değerlendirmek yanlıştır. Bu ümmetin en iyileri olan sahabelerden niceleri benzer afetlerle Rablerine gittiler. Değerlendirmeleri yaparken duygusallıktan uzak yapmak gerekir. Allah Teâlâ bütün insanlığı afetlerden muhafaza buyursun, gelen afetleri de ıslahımıza vesile kılsın.
Önce şunu tespit edelim: Müslüman Allah’a iman eden insandır. Onun iman ettiği Allah, her şeyi yaratan ve idare edendir. Mülk onundur, söz onundur. Onun imanında her şeyin yaratanı Allah olur. İnsan da üzerine düşeni yapar. İnsan üzerine düşeni yaptıktan sonra gerisinden mesul olmaz. Görevini ihmal ettiğinde ise ihmali kadar sorumlu olur. Bu bir dengedir. Bu denge Müslüman’ı huzurlu kılar. Her şeyi maddi gözle görebilen, ruhtan yoksun anlayış sahipleri için ise matematik hayatın bütünüdür. Rakamlarla okuyabildiklerini anlayabilirler. Biz bu hayatı bakışı bu olanlarla beraber paylaşmaya mecburuz. Gidebileceğimiz başka bir dünya yoktur. Ne biz mü'minler ne de onlar yok oluruz. Bir ortak noktada yaşamaya mecburuz. Şöyle bir gerçeği ihmal ediyoruz: Biz, hayatı ve olayları yorumlarken imanımızın etkisinde bir yorum yapıyoruz, yapmamız de gerekiyor. Bizim iman penceresinden bakarak görüp yorumladıklarımızı bizim gibi iman etmeyenler tarafından da kabul edilmesini istememiz isabetli değildir. Mesela bir deprem konusunda biz onlarla sadece depremin zararlı olduğu ve belli tedbirlerin önceden alınabileceği, olduğunda da insanca bir dayanışma yapılabileceği gibi konularda ortak nokta bulabiliriz. Daha öteye gidip ayrıntılarda buluşmayı istememiz bizim tarafımızdan işlenmiş bir hata olur. Böyle bir beklenti bizi onların gözünde deprem gibi büyük bir musibete karşı yan gelip yatmayı imanı gereği yapan bir tembel durumuna düşürür. Biz ise kesinlikle böyle bir tembelliğe iman etmiyoruz. Bu sonuç bir yandan da dinimize yanlış bakılmasına sebep olacağı için bizi vebal altına da sokacaktır. Belasını arayan insanlar durumuna düşmek hoşumuza gitmeyeceğine göre, iman edenlerle konuşulabilecek ayrıntıları imanı olmayanlarla tartışma hatasını işlememeliyiz. Bugün insanlık olarak yaşadığımız depremler başta olmak üzere seller ve benzeri felaketler hakkında biz şuna inanıyoruz: İçinde bulunduğumuz evrenin ve onun bir parçası olan dünyanın işleme kuralları vardır. Bu kuralların koyanı ve idare edeni de Allah Teâlâ’dır. Bu kuralların önünde mü'min olan ve olmayan eşittir. Kim işleyişe ait tedbirleri daha iyi kullanıyorsa onun güvenliği daha iyi olacaktır. Tedbir alan rahat, tedbiri ihmal eden ise sıkıntılı olacaktır. Bunun bu kadarının dinle alakası yoktur. İnsan bu hayata bir yoğunluk ve mücadele içinde girmiştir. Böyle gelmiş böyle gidecektir. İnsanlar iman ettiler diye depremler kalkacak değildir. Ancak iman eden imanının gereği olarak daha güvenli ve imar edilmiş bir dünya oluşturacak, böylece daha az zarar görecektir. Bir yandan da psikolojisi güçlü olacaktır. Mü'min musibet anında, yapabileceği yapmış birinin rahatlığı ile Rabbine sığınacak ve kalbi rahat edecektir. Böyle bir itidal üzerinde durmalıyız. Allah yardımcımız olsun.
Allah size sabır versin. Bu durum anlattığınız gibi ise yasal süreç işleterek ayrılmanız durumunda bir vebale girmeyeceğinizi aksine kendi sağlığınız ve geleceğinizi koruyacağınızı düşünürüm.
dini sorular konusundaki diğer fetvalar
Zaten gayri ciddi bir niyetle görüşmeniz asla doğru olmaz. Ciddi niyetlerle görüşürken de ölçüsüz olamazsınız. Şu sorunun cevabını zihninizde tartmaya çalışınız: Şeytan, gayri ciddi olanları mı tercih eder? Cevap kesindir: Şeytan için böyle bir ölçü yoktur. Bunun için, evlenmeyi düşündüğünüz biriyle -gezmek de dahil- ilişkilerinizde şu kurallara uymanız gerekmektedir: 1- Kesinlikle HALVET halinde olmayacaksınız. Halvet, na mahreminizle kapalı bir ortamda baş başa kalmanızdır. Halvet haramdır. Bir erkekle bir kadın halvet halinde oldular mı onların üçüncüsü şeytandır. Muhakkak beraberinizde üçüncü bir şahıs bulunmalıdır. 2- Zaruret ölçülerini aşmayacaksınız. Zaruret, evlilik şartlarını konuşup, pazarlık etme ile sınırlı olmalıdır. 3- Ebveyninizin çiğnenmiş olacağı bir yola girmeyin. Çok özel bir durum olmadıkça, onlara danışarak böyle bir işe girişin. 4- Nikâhlanmadıkça elinizi eline değdirmeyeceksiniz. 5- Görüşmelerinize kılıf olsun diye nikâh yapmayın. Nikâh ciddi bir iştir ve şakası yoktur. Zevkinize maşa olsun diye nikâh yapmanız doğru değildir. 6- Bu süreyi aylara yaymayın. Mümkün olan en kısa sürede olumlu veya olumsuz kararınız verilmiş olmalıdır. 7- Gönlünüzü kaptırmadan, iyi bir istişare yapmış olun. Tecrübesizliğin bedelinin bir ömür boyu sürecek yanılgılar olabileceğini bilmelisiniz. Duygularınızla değil aklınızla karar vermeye çalışın. Tecrübeye saygı gösterin.
Plaj işletmeciliğinin bir sorunu alkol ise ikinci sorunu da beden teşhiridir. Kadın veya erkeğin, avret teşhiri yapılan bir yeri işletmesi, oradaki işlenecek günahlara ortak olması demektir. Allah'tan korkun ve o işe girmeyin. Ahirette size dert olmayacak bir iş yapın.
Bayanların koku kullanması içeride veya dışarıda yasak değildir. Yasak olan, bayanın yabancı erkeğin dikkatini çekmesidir. Kullanılan koku da buna sebep olacağı ihtimalinden ötürü dışarıda koku kullanması kadın için sakıncalı bulunmuştur. Durumu bu açıdan değerlendirmeye çalışın, biiznillah kavrarsınız.
Kadın, hayatın yarısıdır. İnsan, kadın ve erkekten oluşmaktadır. Kadınsız bir hayat düşünülemeyeceği gibi, onsuz bir din de düşünülemez. Aynı şekilde kadınsız bir imtihan da düşünülemez. Rabbimiz, bizi imtihan etmeyi murat etiğinde, bünyemize o imtihanın araçlarına da koydu. İçimizdeki cinsel şehvet arzusu bu araçlardan biridir. Cinselliği nedeniyle erkeğe karşı kadın, kadına karşı kadın, ilk insanlardan beri sorundur. Allah’ın insanı, terbiye eden kuralları arasında da kadınla belirginleşen şehveti dizginleme kuralları göze çarpan en önemli kurallar arasındadır. İslam bir eğitim dinidir. İnsanı başıboşluktan, ilahi terbiyeye almakta ve cennete girmeye müsait hale getirmektedir. Ana ekseni şer etrafında dönen anlayışların, İslam’la mücadele ederken önlerine çıkan ilk engel, fıtratı bozulmamış, hilkatine uygun yaşayan Müslüman kadınlardır. Elbette, Müslüman kadına karşı yoğun bir tepki gösterecek ve onu asli kimliğinden koparmaya çalışacaklardır. Çünkü Müslüman kadın bozulduktan sonra, onların cephelerde savaşmasına gerek kalmadan kazanacakları bir savaş söz konusu olacaktır. Kadın üzerinden savaşırken, öne sürebilecekleri şey, Müslüman kadını farklı yapan şeylerdir. Şimdi Müslüman kadınların bile onların söylediğine inanıyor olması, savaş esnasında iman zafiyetinin tezahürü ile ortaya çıkan açıklarımızdır. Allah’a sığınıp yolumuza devam etmek durumundayız. Onların icat etmek istedikleri kadın tipi ortadadır. İslam’ın yaşatmak istediği kadın tipi de bellidir. Onlar, vücudu para eden, ifsat aracı olarak kullanılan, başıboş bir kadın isterler. İslam ise; - İmanı güçlü, - İbadeti sürekli ve ihlâslı, - Çok doğuran - Nesil yetiştiren, - Eşinin yüreği, - Cihad eden bir kadın ister. Bu isteği doğrultusunda da kadına ayrıcalıklar ve muafiyetler getirilmiş, adeta erkek kadının hizmetine verilmiştir. Kâfirler ise, anlamak istemedikleri hakikati kendi sefih anlayışlarına göre şekillendirmeye çalışmaktadırlar. Meselenin özü budur.
Şöyle bir anlayış doğru değildir: ‘Evlenenin ibadet değeri artar.’ Bu doğru olmaz. ‘Evlenen biri, imanı ve ameli açısından bekâr birine göre daha güvende olabilir’ denirse buna itiraz etmeyiz. Evliliğin kendisi bir ibadettir zaten. Şunu da bilmeliyiz ki, bir farklılık getiren ne varsa beraberinde bir risk de getiriyor demektir. Evliliğe bu açıdan bakmalıyız.
Vahhabilik, vahhabi olmayanların büyüttüğü küçük bir ekoldür. Osmanlı hilafetinin gerileme dönemindeki boşluktan kaynaklanan zafiyette ortaya çıkmış ve planlı bir şekilde, Suudi Arabistan’ın zenginliklerinden yararlandırılmıştır. Vahhabiliğin kökü iki asırdan öteye gitmediği halde, İbni Teymiye’ye bağlı görünmeyi kendileri için uygun görmüşlerdir. Vahhabilik, üç beş kısır konu etrafında dönen bir düşünce akımıdır. Ekolün geliştiği bölgenin Mekke ve Medine’ye yakın olması, bütün dünya Müslümanları açısından gündem olmalarını ve etkin görünmelerini sağladı. Vahhabilik itikatla ilgili meseleler etrafındadır. Ameli konularda, genelde Hanbeli mezhebini izlemektedirler. Vahhabilerin ortaya çıkışını ve belirli fikirleri savunmalarını doğru gibi gösterecek ipuçlarının olmadığını da iddia edemeyiz. Ama biz vasat olmak zorundayız. Vahhabilik her şeyden önce vasat olma özelliğini kaybetmiş bir ekoldür. Bizim onları tartışırken vasatlığımızı kaybetmemiz halinde, onlara benzer bir yolu izlemiş oluruz. Yol Allah’a gidiyorsa, dileyen dilediği gibi gitsin! Yeter ki kılavuz Kur’an ve sünnet olsun!