Fetva Meclisi
Soru
Hocam eşimin kardeşiyle ailece aynı ortamda oturabilir miyim? Muvakkat haram olduğu için onun bulunduğu ortamda ailece bulunmak aynı masada yemek yemek haram mıdır?
Cevap
Benzer fetvalar
Selamünaleyküm. Müslüman bir hanımın kendi evinde kimseden rahatsız olmayacak şekilde yaşaması en tabii hakkıdır. Bir iki günlük misafir getirmek eşinin hakkı olabilir ama sürekli bulunan bir yabancıyı kabul etmemek de hanımın hakkıdır. Aile içi huzursuzluktan endişe eden bir hanım, dış kıyafet gibi bir kıyafetle aynı evde, sofrada bulunabilirler ama halvet (baş başa yalnız kalma) durumu asla caiz değildir.
Ev geniş ise ve mahremiyete dikkat edilerek bir misafirlik yapılacaksa ne sakıncası olur ama karma ve genel oturur şekilde bir misafirlik yapılacaksa o yanlıştır.
Bu sizin anlayışınız ve kabulünüz ile alakalıdır. Siz eşler olarak razı iseniz mes'ele yoktur.
Başka bir ayrıntı yoksa sadece kocası yanında olan bir kadını ziyaret için haram ifadesini kullanamayız. Haram olmasa da riskten ve kerahiyetten söz etmemiz de şarttır. Mahremiyete dikkat ediliyorsa ve evde o yabancı erkekle tek başına kalınmıyorsa haram demeyiz. Bunu, bir zaruret olmadığı sürece sadece keyfi bir maksatla yapmanız ise mü'min bir bayan vakarına yakışmaz.
Selamünaleyküm. Aynı sofrada ev kıyafeti ile bulunmaları doğru değildir. Zorunluluk durumunda sokak kıyafeti ile bir sofrada yemek yiyebilirler.
Sokak şartlarının korunduğu bir ortam sağlandığında mahrem olmayan kadın-erkek oturup yemek yiyebilir. Sokak şartlarını şu şekilde özetleyebiliriz: Bedensel temasın olmaması, dikkatli bir gözle bakıldığında bile sokak kıyafetinden başka bir şeyin fark edilmemesi, gözün korunması, gözden korunulması, laubalilik imkânının açılmaması, sadece sokakta halledilecek işin (alışveriş vb.) gerektirdiği kadarıyla konuşulması, alınıp verilmesi. Bu şartlar sağlanınca yemek yenebilir. Fakat böyle yemek yemenin pek anlamı olmadığı, ağza kaşık götürmek bile mümkün olmadığı ya da bu şartlarda oturmanın muhabbet anlamı olmayacağı için ön tedbir olarak kadın-erkek birlikte oturması yasaklamıştır. Gözü bile haramdan koruma, fitneye zemin oluşturmama mantığı üzerinden dinimizin oluşturduğu bütünlüğü bozmamak ana hedefimiz olmalıdır. Allah'a emanet olun.
akraba konusundaki diğer fetvalar
Şöyle özetleyebiliriz: İyiliği emretmek veya iyiliğe teşvik etmek, öncü olmak ve kötülüğe mani olmak, engellemek dinimizin kati emirlerindendir. Allah Teâlâ’nın “yapın” buyurduğu bizim FARZ olarak bildiğimiz dine ait işlerimizdendir. Dinimizin bu emri bir FARZ-I KİFAYEDİR. Farz-ı kifaye ise bir grubun yerine getirmesi ile diğer Müslümanlardan sorumluluğun kalktığı emirlere denmektedir. Dolayısıyla bir yerdeki günah olan işi filanca kişi engellemeye çalıştı ise Allah’ın emri yerine gelmiştir, oradakilerden kimse günaha girmeyecektir. Hiç kimse o görevi yapmazsa herkes günahtadır. Bu günah da oradakilerin kapasiteleri, yakınlıkları, güçleri ile orantılı olarak onlara yazılır. Elbette bir cami imamının caminin önündeki bir günaha mani olmaması ile caminin öteki sokağında oturan Müslüman’ın mani olmaması arasında sorumluluk oranı açısından fark vardır. Ortadaki bir iyiliği emir/kötülüğü engelleme görevi başkasının yapamayacağı kesinleşip de bir kişinin üzerinde yoğunlaşmış bir göreve dönüşürse onun için FARZ-I AYIN olur. Bizzat onun bu görevi yerine getirmesi gerekir. Âlimlerimiz, böyle bir görevi yerine getirmenin sonucu olarak öldürülme, ağır darbe alma veya hapsedilme gibi bir durum varsa görev yerine getirilmediğinde günaha girilmez demişlerdir. Zannederiz bu yaşadığımız dönem için bu hüküm geçerlidir. Allah yardımcımız olsun. Yapılacak görevin hiçbir işe yaramayacağını kati olarak bilen biri de mi bu görevi yerine getirmelidir sorusuna âlimlerin bir bölümü “evet, öyle bile olsa Allah’ın hükmü yerine getirilmelidir” demişlerdir. Bu da yüksek bir umutla toplumu izleme mantığının bulunması gerektiğini göstermektedir. Özet olarak diyebiliriz ki: Böyle bir görevimiz bulunduğunu, bu görevin cami imamlarına mahsus bizimle ilgisi olmayan bir iş gibi görülemeyeceğini biliyor isek, elimizden geleni de yapıyorsak biiznillah vebalden kurtuluruz.
Borç vermek müstahab bir ibadettir ve pek sevaplı bir iştir. Kimi durumlarda borç vermek farz bir göreve de dönüşebilir. Senin vereceğin borçla bir sıkıntı kalkacak, bir darlık giderilecekse borç vermek farz olur. Elbette, borç alıp borç verecek birinden söz etmiyoruz. Vermesi durumunda sıkıntıya girmeyecek birine borç vermek farz olur. Aldığı borçla bir mekruh işleyecek olana borç vermek mekruhtur. Aldığıyla haram işleyecek olana da borç vermek haram olur. Belirttiğiniz şekilde nişan için yapılacak harcama için en azından mekruh deriz. Kaldı ki, büyük oranda da israf boyutuyla harama geçmiş olacaklardır. Bu sebeple borç vermemekle hata etmiş olmazsınız. Aranızdaki akrabalık hukukunu zedelemeyecek bir dille borç vermeyebilirsiniz.
Eğer evine gideceğiniz kadının yanında mahremi varsa veya olacaksa gidilebilir. Yoksa caiz değildir.
Evlenilmesi haram olan yakınlar bellidir. Bunların dışındakiler için umumi kural evlenmeleri “mubahtır” şeklindedir. Mubah ise haram veya farz gibi bir kavramla birleştirilmeden uygulanan şey demektir. Yakın akraba ile evlilik durumunda hastalıklı çocuk ihtimalinin bulunduğu iddiası tıp camiasında da konuşulmaktadır ama bu kati bir kural olarak konmamıştır şu ana kadar. Dolayısıyla ailede intikal ihtimali bulunan bir hastalık yoksa böyle bir endişeye yer açmanın da doğru olmayacağını bilmeliyiz. Evlilik öncesi yapılan testleri de bu açıdan değerlendirebiliriz.
“Oynamak” hatır için veya dikkat çekmeden hükmü değişen bir şey değildir. Ahirette sizin çok yakınınız olacakların hatırını yüksek tutun, daha iyi edersiniz. Helal olmayanı yapmayın.
Öncelikle ibadetler, ekonomik veya sosyal sorunu çözmeleri amacıyla yerine getirilen işler değildir. İbadetleri, onlardan sıfır düzeyinde pratik fayda görüyor olsak dahi Allah Teâlâ’nın emretmiş olması sebebiyle yerine getiririz. Hatta hayatımıza dokunan sakıncalarından söz ediyor olsak bile bu böyledir. Ancak hadis-i şeriflere ve Kur’an ayetlerinin ayrıntılarına bakıldığında zekâtın toplumdaki yoksulluğu, sosyal hataları giderici nitelikte olduğu da tartışmasız biçimde söylenecektir. Bu konuda iki husus öne çıkarılmalıdır: Zekât müessesesinin işlediği bir yerde hiçbir şekilde hırsızlık, yoksulluk vb. sorunların görülmeyeceğini iddia edemeyiz. Çünkü insanın bulunduğu yerde sosyal konfor ve refah ne kadar yükseltilse bile asla sıfır derecesine inmez. İnsanın yapısı ve dünyanın işleyişi buna aykırıdır. Lâkin zekâtla beraber bu ve benzeri sorunlar asgarî seviyeye indirilmiş olacaktır. En azından Müslümanlar yoksulluktan kaynaklanan sorunları gidermede üzerlerine düşeni yerine getirmiş olurlar. Zekât ve sadakalar yüzde yüz devreye girince tembelliği veya çalışmama türlerini bir şekilde teşvik ediyor gibi olabilir. Zekât, acil ihtiyacı giderecek niteliktedir. Mesela nisab miktarı vardır, 81 gram altınla başlar. Bir kişiye -olağanüstü durumlar hariç- zekâtın nisaptan fazlasını vermek caiz olmaz. İnsanın yakın akrabalarına zekât vermesi de caiz değildir. Bunların sebebi zekâtın acil ihtiyacı giderme maksadıyla var olmasıdır; tembelliğe, çalışmamaya müdahale boyutu söz konusudur. Bu pencerelerden bakıldığında zekât ve sadaka, toplumda kelepir geçinen kitle oluşturmaya yönelik kullanılamayacak niteliktedir.