Fetva Meclisi
Soru
Hocam eşimle birlikte iftara kimseyi davet etmiyoruz ama davet edildiğimizde gidiyoruz ancak uzun süre kalmamaya özen gösteriyoruz. Sadece anne ve babalarımızı gönülleri olsun diye davet edeceğiz. Fakat oruçlu birine iftar yedirmekle ilgili hadisleri hatırlayınca vicdan azabı çekiyorum. "Sofranızda oruçlular iftar etsin" duası da aklıma geliyor. Ancak birini davet ettiğimde en az iki günüm boşa geçmiş gibi hissediyorum. Bu durumda nasıl bir denge kurmalıyım? Ne yapmalıyım?
Cevap
Benzer fetvalar
Senin düzelmen bir Ramazan ayı ile olacaktı diye sana vaat eden oldu mu? Belli bir mesafeyi kat ettin. Şimdi hesap kitap yapma yerine yeni planlarını yapmalısın. En azından yılın bir ayını kâr etmiş oldun, daha istiyorsun? Belki bu uygulamanın ellincisinde inşaallah kemal yolunu bulmuş olacaksın, takılma İblis’in ağlarına.
Aleykümselam. Oruçluyu iftar ettirmek, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem zamanındaki Suffa ashabına iftar vermekti. Yaşadığımız dünyada hele bizim yaşadığımız topraklarda öyle iftar edemeyecek kaç kişi vardır? Allah için verme görevimizi, Ramazan iftarları ile geçiştirme yerine Allah için daha ciddi şeyler yapma yollarını kullanmalıyız. Açları düşünüp dururken din gidiyor, iffet gidiyor, faiz ekmek peynire döndü. Bunun için Şeriat ilmi tahsil eden öğrencilerin donatılması iftardan evladır.
Davet edildiğiniz iftarlarda ailece davetli iseniz eşinize göre karar verin. Bugünkü iftarların ibadet değerinden çok sosyal değeri öne çıkarılmaktadır. Bu nedenle bizim kanaatimiz iftarlara gidilmemesi yönündedir.
Selamünaleyküm. Genel bakış olarak meseleyi iyi yakalamışsınız. Siz kalbinizi sağlam tutunuz. Mümkün olduğu kadar oruçlu olduğunuzu hissettirmemeye çalışın. Orucunuz gündeme geldiğinde de konuyu uzatmayın. Bu konuda bir dengeleme unsuru olarak her zaman tuttuğunuz günleri ara ara terk ederek yaptığınızın farz gibi olmadığını ve kendinizi sivriltmeye yol açmadığınızı hissetmiş olursunuz. Allah mübarek etsin.
Selamünaleyküm. Size ikramda bulunan ev sahibini tanıyorsanız ve sizin gibi hassas olduğunu biliyorsa araştırmanız gerekmez. Aksi ise soracaksınız. Dinimiz her şeyden, herkesten önce olmalıdır.
Misafir ağırlamak, ona ikramda bulunmak, sofra kurmak dinimizin emrettiği ve sevap umduğumuz işlerdendir. Biz, misafir ağırlamayı ibadet düzeyinde gören bir ümmetiz elhamdülillah. Ancak tüm ibadetlerimizde olduğu gibi misafir ağırlarken de dikkat etmemiz gereken aşırılıktan uzak durmaktır. Külfet denebilecek düzeye taşınmış ziyafet ve karşılama uygun değildir. Misafir ağırlamayı ibadet noktasından alıp birbirimize şov yapma noktasına taşımamamız gerekir. Ölçü olarak dikkat edilmesi gereken husus ekonomik olarak her aile kaldırabileceği ölçüde ikramda bulunmasıdır. Evin kapasitesi zorlanmamalıdır. Huzursuzluk nedeni olacak misafir ağırlaması yapılmamalıdır. Her birey kendi imkânlarını göz önünde bulundurarak ikram etmelidir. Allah’ın rızasını gözeterek gösteriş yapmadan, yenebilecek miktarda ve çeşitte yemek ikram etmek önemlidir. İkramın yenemeyecek kadar çok yapılmamasına ve yemeğin çöpe gitmemesine dikkat edilmelidir. Misafiri içtenlik ve samimiyetle ağırlamak önemli bir hedef olmalıdır. Allah kabul etsin.
davet konusundaki diğer fetvalar
Bir mümine kadının çarşı pazara çıkabileceği şekil ve kıyafetle medyaya çıkması caiz olabilir. Taşıyacağı riskler bakımından itiraz edilse de neticede caiz denebilecek bir ruhsat bulunacağını zannediyorum. Ne var ki, erkeklerin bile kendilerini korumakta zorlandıkları o mecralara hanımlarımız girmeseler takvaya daha yakın olan yolu tercih etmiş olurlar. Buna göre de bu işi yapmak için ne söylenebilirse izlemek için de aynı şey söylenmelidir.
Bu iki kavramı ortak anlamda kullanmakta sakınca olmamakla beraber şu ayrıntıları not edebiliriz: Davet İslam'a çağrıdır. Tebliğ ise dinin ayrıntıları ile ilgilenip insanların daha iyi bir dindarlık yaşamaları için çalışmaktır. Buna göre de: Davet vazifesi herkesin görevidir. Her Müslüman, Müslüman olmayanları dine davet eder. Bu görev için de derin bir ilim sahibi olmak gerekmez. Tebliğ yapmak ise İslam'a girmiş olanları veya İslam üzere olup da İslam ruhunu yitirmiş olanları eğitmek olduğu için belli bir düzeyde ilim sahibi olmayı gerektirir. Bu nedenle tebliğ adeta peygamberlerin ve onların varislerinin görevi gibidir. Davet ile ilgilenenlerin davet ettikleri toplumların dillerini, kültürlerini ve benzeri ayrıntılarını bilmeleri davetin başarısı için gerekli iken tebliğ ile ilgilenenlerin başkalarının kültürlerini bilmeleri gerekmez. Sonuç olarak bir kademelendirme yapacak olursa önce davet kademesi gelir sonra da tebliğ kademesi gelir diyebiliriz.
Her şeyden önce alimlerin peygamberlerin varisleri olduğunu bilmek zorundayız. Onlara karşı genel bakışımız saygı ve hürmet üzerine kurulu olmalıdır. Şu kadar ki hiç kimsenin peygamber olmadığını da bileceğiz. Bu doğrultuda şu ilkelere dikkat etmemiz gerekir: Hak yani doğru olan kişilerle değil kişiler hak ile bilinir, ölçülür. Bu şu demektir: Biz birisi öyle dediği için onu hak kabul etmeyiz, hak öyle olduğu için o kişiyi kabul ederiz. Peygamber aleyhisselamdan sonra hiç kimse masum değildir. Hak da kimsenin tekelinde değildir. Herkes doğru da söyle yanlış da söyler olabilir. Her insan hata edebilir, doğruyu da yapmış olabilir. Kimse hatadan korunmuş olmadığı gibi doğru bildiğini söylemekten de kimse kaçınmamalıdır. Büyük bir alim de küçük veya büyük bir yanlış yapmış olabilir. Biz alime hüsnüzan besleriz. Yanlışı üzerine kişilik kurmayız. Bir alim ilimlerden birinde çok iyi ama diğer ilimlerden birinde iyi değil olabilir. Herkes her şeyi bilmek zorunda değildir. Yeni bir alim daha büyük bir alimin hatasını söyleyebilir. Onun görüşlerine katılmayabilir. Edep kuralları içinde kaldığı sürece bu saygısızlık değildir.
Bir mü'minin en önemli tebliği mü'mince yaşamayı becermesidir. Siz iyi bir mü'min olabildiğiniz zaman varlığınız bir tebliğdir. Sözlü bir tebliğ, bu tebliğin yanında ikinci derece bile kalabilir. Mantığımız bu olmadığı zaman, tebliği bir “iş” gibi yaparız ki o bereketsizdir, sonuç getirmez. Allah korkusu ile yaşayan ihlaslı bir mü'min olun. Olaylarda sabırlı olun. İnsanların kalplerinin Allah’ın iki parmağı arasında olduğunu bilin. Aceleci olmayın. Tebliğin sadece dille yapılmayacağını bilin. Gerisini de Allah’a havale edin.
Her şeyden önce biz mümin olarak yaptığımız ücretli veya ücretsiz her işimizde Allah’ın rızasını ararız. Bunu aramak imanımızın gereğidir. Sosyal hizmetleri bir kurum olarak gerçekleştirdiğimizde veya birey olarak adına sosyal hizmet denebilecek bir iş gerçekleştirdiğimizde şu sonuçların dünyada iken önümüze çıkmasını isteriz: Allah’ın mükerrem kıldığı insanı mükerrem duruma getiririz yani insan mahlûkatın içindeki en şerefli konumunda olur. Dinimizin insanı kollamadaki temel çizgilerini sabitleştiririz: İnsan için onun dinini, canını, aklını, neslini ve malını koruruz. İnsanın maddi ihtiyaçlarından elden geldiği kadarını karşılarız, muhtaçlığı gideririz. Böylece yaşadığımız toplumun parçalanması veya zayıflamasını engellemiş oluruz. Bu da Müslüman Toplum-Müslüman İnsan profilini gerçekleştirir. Toplumsal barış güçlü olur. Bu ruh ve görüntüdeki Müslüman Toplum, İslam dinini yaymaya biiznillah muktedir olur.
İslam’ın asılacak sancağı değil örnek gösterilecek Musab gibi davetçileri olur. Davetçiler kendilerini örnek olarak vitrine koyamayınca sancak ve flamalar asılmaya başlandı. Allah için, onun dini ve o dinin devleti için iş yapacak olanlar kendilerini “İşte Yesrib’teki Musab!” denecek konuma getirmelidirler. Sancağı melekler de dikerler biiznillah.