Fetva Meclisi
Soru
Korona hastalığına yakalan birisi önemsemediği için başkalarına da hastalık bulaştırdığında kul hakkına girmiş oluyor mu?
Cevap
Benzer fetvalar
Dinimiz, insan hayatının korunmasını esas almış ve buna zarar verecek unsurların ortadan kaldırılmasını emretmiştir. Sağlığın korunması için önleyici tedbirlere başvurulması ve hastalandıktan sonra tedavi olunmasının gerekliliği de bu esas üzerine bina edilmiştir. Hz. Peygamber (s.a.s.) “Tedavi olun ey Allah’ın kulları!” buyurarak (Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 4/278 [18478]; Tirmîzi, Tıb, 2 [2038]; İbn Mâce, Tıb, 1 [3436]) tedavinin önemine dikkat çekmiştir. Sağlıklı yaşamak ve hastalıklara zemin hazırlamamak için önleyici tedbirlere başvurulması ve hastalanınca tedavi olunması da bu kapsamdadır. Dolayısıyla hastalık risklerine karşı dikkatli olunması ve özellikle bulaşıcı hastalıklara karşı gereken tedbirlerin alınması dinimizin bir emridir. Nitekim Allah Resûlü (s.a.s.), bu bağlamda “Bir yerde salgın hastalık çıktığını duyarsanız oraya girmeyin, bulunduğunuz yerde salgın hastalık varsa o bölgeden de ayrılmayın.” buyurarak (Buhârî, Tıb, 30 [5728]; Müslim, Selâm, 92-96 [2218]) karantina uygulamasına dikkat çekmiştir. Bir diğer hadis-i şerifinde de “Bulaşıcı hastalık taşıyanın taşımayanla aynı ortamda bulunmasını engelleyiniz.” (Buhârî, Tıb, 53 [5771]) buyurarak salgın hastalığa karşı tedbirli ve ihtiyatlı bir yol takip edilmesini vurgulamıştır. Hz. Peygamber (s.a.s.), bulaşıcı hastalığı olan bir kişinin biatını ona dokunmadan alarak bu konudaki hassasiyetini fiilen de göstermiştir. (Müslim, Selâm, 126 [2231]) Bu itibarla bilimsel usûllere uygun olarak üretilen, alanında uzman hekimlerce salgın hastalıklara karşı koruyucu olduğu belirtilen aşıların kullanımı dinen de uygundur. Buna göre toplum sağlığını tehlikeye atacağı konusunda galip zan bulunan durumlarda gerekli tedbirlere uymamak, kul ve kamu hakkı ihlali olur.
Dünya Sağlık Örgütü tarafından küresel bir salgın olarak ilan edilen, henüz tedavisi bulunamayan ve bu nedenle binlerce kişinin ölümüne sebep olan Yeni Tip Koronavirüs (COVİD 19) salgını sebebiyle Cuma namazının yanı sıra vakit namazlarının da cemaatle kılınması hususu yetkili mercilerin verdiği bilgiler çerçevesinde ele alındı. Buna göre, Yeni tip koronavirüs, bulunduğu ortamda insandan insana hızlı bir şekilde yayılarak çok kısa sürede salgın haline gelmekte; Virüs ilk bulaştığı anda fark edilemediğinden hastalığı taşıyan kişiler, aynı ortamda bulunan diğer insanlar için büyük bir tehlike oluşturmakta; İnsanların toplu halde bulundukları mekânlar, söz konusu virüsün yayılması için oldukça uygun bir ortam oluşturup hastalığın salgın hale gelmesinde yüksek risk taşımaktadır. Ülkemizde vaka sayısının artmaya başlamasıyla birlikte, kamu otoritesi tarafından, tedbir olarak insanların bir araya geldiği organizasyonlar iptal edilmiş ve toplu olarak bulunulan birçok mekânın da kapatılmasına karar verilmiştir. Yaşanan bu olağanüstü durum dikkate alındığında câmi ve mescitlerde, namazların cemaatle kılınmaya devam edilmesi halinde virüsün yayılma riskinin artabileceği anlaşılmaktadır. Bu itibarla temel gayelerinden biri de insan hayatını korumak olan İslam dini, insanların hayatını riske atacak uygulamalara asla cevaz vermez. Nitekim Peygamber Efendimiz; “Bir yerde veba hastalığı çıktığını duyarsanız oraya girmeyin, bulunduğunuz yerde veba hastalığı çıkarsa o bölgeden de ayrılmayınız” buyurarak karantina uygulamasına dikkat çekmiş; “Bulaşıcı hastalık taşıyan kişi, sağlam kişinin yanına gitmesin” buyurarak salgın hastalıklara karşı tedbirli olmanın gereğini vurgulamıştır. Dolayısıyla hastalığın yayılma tehlikesi ortadan kalkıncaya kadar Cuma namazı başta olmak üzere cami ve mescitlerde cemaatle namaza ara verilmesi gerekli hale gelmiştir. Bu süreçte cuma namazı yerine münferiden öğle namazlarının kılınması, İslam’ın şiârı olan ezanların okunmaya devam edilmesi ve gerekli tedbirler alınarak camilerin münferiden namaz kılmak isteyenler için açık bulundurulmasının uygun olacağına karar verilmiştir. GEREKÇE: İslam dini insanın huzur ve güven içerisinde yaşayıp kulluğunun gereklerini yerine getirebilmesi için uyulması gereken temel ilkeler koymuştur. İslam âlimleri de bu doğrultuda can, din, nesil, akıl ve mal şeklinde sıralanan (zaruriyyâtı hamse) beş değerin korunmasını insan ve toplum için hayati derecede vazgeçilmez görmüşlerdir. Dini koruma ilkesi, dinin emir ve yasaklarına uyulmasını gerektirirken; canın korunması ilkesi öncelikli olarak hayat hakkının dokunulmazlığını ve hayatı sonlandıracak tehlikelerin bertaraf edilmesini gerektirmektedir. Buna göre Müslüman, bir taraftan kulluğunun gereklerini (ibadet) yerine getirmekle yükümlüyken diğer taraftan da gerek kendisinin gerekse başkasının hayatını korumak için tedbirler almakla sorumlu tutulmuştur. Bilindiği üzere bir kısım ibadetlerin ifasında da sağlıklı olmak temel şart olarak görülmüştür. Dinimiz, insan hayatının dokunulmazlığını koruma altına almış ve buna zarar verecek unsurların ortadan kaldırılmasını emretmiştir. Sağlığın korunması için önleyici tedbirlere başvurulması ve hastalandıktan sonra da tedavi olunmasının gerekliliği de bu esas üzerine bina edilmiştir. Her hastalığın mutlaka şifasının da yaratıldığını bildiren (Buhârî Tıp, 1; Müslim, Selâm 26/69) Hz. Peygamber (s.a.s.) ayrıca “Tedavi olun ey Allah’ın kulları!” (İbn Mâce, Tıp, 1) buyurarak tedavinin önemine de dikkat çekmiştir. Buna göre, öncelikle sağlıklı yaşamak ve hastalıklara zemin hazırlamamak için önleyici tedbirlere başvurulmalı, hastalanınca da tedavi olunmalıdır. Bunun yanında gerek birey gerekse toplum olarak sağlık risklerine karşı dikkatli olunması ve özellikle de bulaşıcı hastalıklara karşı gereken tedbirlerin alınması da dinimizin bir gereğidir. Nitekim Allah Resülü (s.a.s.), bu bağlamda bulaşıcı hastalıkların yayılmasını engelleme amacına matuf olarak “Bir yerde salgın hastalık çıktığını duyarsanız oraya girmeyin, bulunduğunuz yerde salgın hastalık çıkarsa o bölgeden de ayrılmayınız” buyurarak (Buhârî, Tıp 30; Müslim, Selâm 32/92-96.). karantina uygulamasına dikkat çekmiştir. Bir diğer hadis-i şerifinde de “Bulaşıcı hastalık taşıyanın sağlamla aynı ortamda bulunmasını engelleyiniz” (Buhâri, Tıp, 53) buyurarak salgın hastalığa karşı tedbirli ve ihtiyatlı bir yol takip edilmesini vurgulamıştır. Hz. Peygamber’in (s.a.s.) bu hassasiyeti onun eylemlerine de yansımıştır. Nitekim kendisine bağlılıklarını bildirmek üzere gelen bir heyet içerisinde bulaşıcı hastalığı olan bir kimsenin bulunduğunu öğrenince onunla musafaha etmeyip “Biz senin biatini kabul ettik, evine dönebilirsin” (Müslim, Selâm, 36/126) şeklinde mukabelede bulunarak bulaşıcı hastalığa maruz kalanlarla yakın temastan uzak durmuştur. Hz. Peygamber’de (s.a.s.) görülen bu duyarlılık Sahabe uygulamasına da yansımıştır. Nitekim Hz. Ömer (r.a.) Şam’a giderken orada salgın hastalık bulunduğunu haber alınca yaptığı istişareler sonucunda tedbir amacıyla geri dönmeye karar vermiştir. Bunun üzerine kendisine “Allâh’ın kaderinden mi kaçıyorsun?” diye soranlara “Evet, Allâh’ın kaderinden, yine Allâh’ın kaderine kaçıyoruz.” (Buhârî, Tıp, 30; Müslim, Selâm 32/98) cevabını vererek Allah’ın kudretinin her şeyi kuşattığını vurgulayıp insana düşenin tedbir almak olduğuna işaret etmiştir. Aynı şekilde sahâbî Amr b. Âs’ın da bu minvalde bir uygulama yaptığı, Hz. Ömer’in de bunu onayladığı kaynaklarda yer almaktadır (İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-Nihâye, VII, 79). Konuyla ilgili olarak “Daha büyük zararı önlemek için küçük zarar tahammül edilir” kaidesi ile ölüm riski taşıyan salgına nispetle cemaatle namaza bir süre ara vermenin uygun olacağı sonucuna varılabilir. Bu bağlamda salgın hastalığından daha hafif sayılabilecek olan şiddetli yağmur durumunda da cemaatle namaza ara verme uygulamaları söz konusu olmuştur. Nitekim Abdullah b. Abbas, yağmurlu bir günde müezzine “Namazlarınızı evlerinizde kılın!” ilanını yapmasını emretmiştir. Bu uygulama insanlar tarafından yadırganır gibi olunca “Bunu benden daha hayırlı olan Rasûlullah (s.a.s) yaptı…” cevabını vermiştir. (bkz. Buhârî, Cuma, 14) Bu hadisten olağanüstü durumlarda cemaatle namaza ara verilebileceği anlaşılmaktadır. Bu bağlamda, sağlık otoritelerince “küresel salgın” olarak ilan edilen bir hastalık zuhur edince hem kişi hem toplum sağlığını tehlikeye maruz bırakmamak ve bu yolla İslam’ın vazgeçilemez değerde gördüğü “hayatı korumak” ilkesini gerçekleştirmek amacıyla söz konusu salgın geçinceye kadar cemaatle namaza ve Cuma namazlarına katılmayı ertelemek kaçınılmaz olacaktır. Zira toplu halde eda edilen bu ibadetlere katılmak için sağlıklı olmanın yanında başkasının sağlığını da tehlikeye atmama dinimizde temel bir duyarlılık olarak kabul edilmiştir (Buhârî, Ezan, 160; Müslim, Mesâcid, 17/68-77; Ebû Davud, Salât, 217). Hz. Peygamberin (s.a.s) “İslâm’da zarar vermek de zarara zararla karşılık vermek de yoktur” (Muvaṭṭa, Aḳdıye, 31; Müsned, I, 313; İbn Mâce, Ahkâm, 17) buyruğu da bunu gerektirmektedir.Bulaşıcı hastalık tehlikesinin bütün bir toplumu ve hatta insanlığı tehdit eden küresel bir boyut kazanması durumunda kamu otoritesinin toplu alanlarda bulunmayı ve toplu faaliyet yapmayı yasaklama yetkisi yanında toplu ibadet yapmayı da geçici olarak erteleme yetkisi vardır. İslam’ın “Kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın!” (Bakara 2/195); “Kendinizi öldürmeyin!” (Nisâ 4/29) buyrukları doğrultusunda, yetkili mercilerin bu kararına uymak gerekir.
Dinimize açık bir aykırılık barındırmayan yasalara, kurallara uyulmalıdır. Bu nedenle sağlık konusunda sağlık yetkililerinin, başka bir alanda da o birimin yetkililerinin çizgileri esas alınmalıdır. Huzurlu bir toplumda yaşamak ve bunun gereğini yapmak herkesten önce mü'min insanın hakkı ve görevidir.
Bulaşıcı hastalığı olan biriyle evlenmek caizdir. Evlenip evlenmeme ise tamamen senin rızana bağlıdır. Böyle bir evlilikte riskin varlığı bilindiği için ileride hastalık bulaşırsa bu senin baştan kabul ettiğin bir risk olur; karşı taraf sorumlu tutulamaz. Ancak, tedbirsizlik sonucu ya da kasıtlı olarak bulaştırırsa, bu haram ve kul hakkı olur, ağır vebaldir. Evlilik, özellikle böyle özel durumlarda, uzun vadeli güven üzerine kurulmalıdır. Öfke kontrolü olmayan, sorumluluk bilinci zayıf biriyle risk büyüktür. Bu nedenle, “onu seviyorum” duygusunun yanında, karakter analizi yapmadan ve güven testinden geçirmeden böyle bir evliliğe girilmemelidir. Yani öfke anında kırıcı mı yoksa sakin mi? Sorunları diyalogla mı yoksa restleşerek mi çözüyor? Eğer bu şartlar sağlanmıyorsa, sevgi tek başına bu riskli evlilik için yeterli sebep olmayabilir. Nihayetinde doktorlar, ailen ve çevrenle istişareni yapmadan duygusallığa kapılarak yalnız başına evliliğe karar vermemeni tavsiye ederim. Allah en doğru kararı almanı nasip etsin.
Doktorla görüştüm, bu dönemde hamile kalmanın salgın hastalık açısından bir sıkıntısı olmayacağını söyledi. Dinen de buna bağlı olarak bir sıkıntı yoktur deriz. Mübarek olsun.
Sözünü ettiğiniz hadis Buharî ve diğer hadis kitaplarında vardır. Hadisin özü şu şekildedir: Allah Teâlâ bir yere salgın hastalık verir de bu hastalığa yakalanan bir Müslüman, hastalık başkalarına da bulaşmasın diye özellikle bulunduğu yeri terk etmezse, bu şuurlu davranışın karşılığı ona ölmesi durumunda şehit sevabının verilmesi olur. Buharî’nin rivayetlerinde de konu ŞEHRİNİ TERK ETMEZSE şeklindedir. Evde bulunma Buharî’de yoktur. Hadis, Müslüman’ı başkalarına hastalık bulaştırmamayı öğütleme üzerine kuruludur. Bizim hastalık sahibi olmadığımız hâlde hastalık ihtimalinden dolayı evlerimizde beklememiz, bugünkü tıp bilgilerinin gereği olarak devlet ricali tarafından emredilmektedir. Bu emre itaatimiz için bu hadisin kullanılması gerekmez. Başkalarına zarar vermemeyi emreden pek çok nas, evde kalmamız için yeterli bir sebeptir. Bu hususta devletin yönlendirmesine itaat etmesi, Müslüman için bir zorunluluktur. Allah azze ve celle insanlığı düştüğü bu bataklıktan halas eylesin. Akıbetimizi hayır etsin.
Bulaşıcı konusundaki diğer fetvalar
MAYMUN ÇİÇEĞİ VİRÜSÜ ile ortaya çıkan bulaşıcı bir hastalık vardır. Bu hastalık için de bulaşıcılığı ve tedavi zorluğundan söz edilmektedir. Buna göre de bulaşıcı nitelikli hastalıklar için hangi hükümler söz konusu ise maymun çiçeği hastalığı için de o hükümler geçerli olur. Yalnız bu hastalık daha çok geri kalmış coğrafyalarda bilinmektedir. Sağlık Bakanlığı bu hastalık için bizim yaşadığımız bölgede de ciddi bir durum uyarısı yapmadığı sürece fıkıh açısından bir farklılık gerekmez. Yine de her zamanki gibi temasa, temiz olmaya ve benzeri sağlık için gerekli tedbirlere dikkat etmeliyiz. Böyle bir hastayı ziyaret etme konusunda doktorların uyarılarına önem vermek gerekir. Bu hastalığa bulaşanların veya bulaşanla temas edenlerin de camiye cemaate ve benzeri toplu bulunulan yerlere doktorların izin vermesi durumunda gitmeleri caiz olur.
Ortada bir gerçek vardır, o gerçek de şudur: Bugünkü mikrobik ortam bin dört yüz yıl önce bu kadar değildir. Şimdi neredeyse her şey mikrop oldu. Bu nedenle bugüne mahsus tıbbi tedbirleri göz ardı edemeyiz. Tıbbın sağlık için önerdiklerini almak zorundayız. Bir tabaktan yemeyi ölümcül görme düzeyinde abartmanın yanlış olacağını da söyleriz, ayrı ayrı yemenin daha sağlıklı olacağını da. İtidali bulmamız mümkündür. O zamanın insanları dişlerini misvakla temizleyebiliyorlardı. Bizim dişlerimizi fırça ve macun bile temizleyemiyor. Ortada bir hayat farkı var ne yazık ki. Başımıza bela olmuş nimetler içinde yüzüyoruz adeta. Bu meseleyi iki tarafın da abarttığını zannediyorum; hadis inkâr etmek/böyle bir ithama sebep olmak gibi riskli bir uç noktaya çekmemelisiniz konuyu.
Allah hepinize afiyet versin. Bu konuyu çocukların yaşlarına göre, dini hassasiyetlerimizi bilen uzman psikolog ve çocuk doktorlarına danışarak karara bağlamanızı tavsiye ederiz. Endişelerinizde haklısınız ama istişarede fayda vardır.
Öncelikle şunu bilmelisin: Rabbimiz Tevvab'dır, Gafûr’dur, Rahîm’dir. Sen içtenlikle tevbe ettiysen ve bir daha o yola dönmemeye azmettiysen Allah katında yeni bir sayfa açılmıştır. Tevben makbul, geçmişin Allah’a teslim edildi. Ama evlilik sadece duygusal bir bağ değil; bedenî, ruhî ve fıkhî sorumluluklar da taşıyan bir akittir. Buna göre eğer taşıdığınız hastalık bulaşıcıysa, karşı tarafın sağlığını etkileyebilecekse, ileride çocuğa veya eşe zarar verecekse, bu bilgiyi saklamak doğru değildir/haramdır. Çünkü bu bir nevi kusuru gizleyerek akde hıyanet ve yalan bulaştırmak olur ki, fıkhen sakıncalıdır. Ama nasıl anlatılmalı? — Bu durumu, evlilik öncesi uygun bir dille, saygı çerçevesinde, korkutmadan ve utanmadan ifade etmek gerekir. — "Geçmişimde böyle bir hastalık oluştu, şu an tıbbî kontrol altındadır ama seni de ilgilendirdiği için bilmeni istedim." tarzında bir açıklama, hem dürüstlük olur hem de ahiret sorumluluğunu hafifletir. Unutma ki saklarsan ve eşin bundan habersiz kalırsa, hakkına girmiş olursun. Açıklarsan ve seni yine de kabul ederse, bu da Allah’ın bir lütfu olur. Son söz olarak günah tevbe ile temizlenir ama başkasının sağlığı tevbeyle değil, tedbirle korunur. Allah sana iffetli bir eş ve helalinden huzurlu bir yuva nasip etsin.