Fetva Meclisi
Soru
Selamünaleyküm hocam, Hz. Musa ile Hızır a.s kıssasında Hızır aleyhisselamın bazı konularda Hz. Musa’dan daha bilgili olduğunu görüyoruz. Hızır A.s ın Ulul Azm peygamberlerinden olan Hz. Musa’dan ledünni ilmi konusunda daha üstün olması nasıl izah edilebilir? Ledünni ilmin tam tanımını nasıl yapmalıyız? Ayrıca bu ilim peygamberlere mahsus bir şey midir? Allah dostu, takva ehli ve veli kişilerde veya normal insanlarda böyle bir meziyet olabilir mi? Vesselam.
Cevap
Benzer fetvalar
Ledûn ilmi, Allah Teâlâ’nın salih kullarına ilham ettiği herkeste bulunmayan ilim demektir. Peygamberler, peygamberlerin varisleri durumundaki kullarına Allah Teâlâ bazı gizli ilimler aktarır. Bu haktır. Hak olmayan ise şudur: Mümin, böyle bir bilgi kendisine aktarılsın diye çalışmaz. Müminin hedefi Allah’ın rızasını kazanmaktır. Onun için çalışır. O çalışma, belli bir noktada o tür bilgilerin akmasına vesile olabilir veya olmaz, kul bunu bilemez, bir bilme gayreti içinde de olmaz. Bu birinci husustur. İkinci husus ise şudur: Bu tür bilgiler, insanı bağlayıcı olmaz. Birisine öyle bir ilim geldiği var sayılmış olsa bile Şeriat’ımızın sarih hükümleri bırakılıp o bilgi ile amel edilmez. Yani o bilginin hele diğer insanlar için uygulama değeri yoktur. Üçüncü bir husus da şudur: Ledûn ilminin kime hangi şartlarda geleceğine dair bir bilgimiz de yoktur. Bu bilginin geldiği insanlar “bende bu bilgi var” demezler. Diyecek olsalar, o düzeyi kaybederler. Başkalarının “filancada ledûn bilgisi var” demesi de kendin pişirip kendin yemek gibi bir şeydir. Elimizde Kur’an’ımız ve hadislerimiz, onlara ilave olarak ümmetimizin muhteşem birikimi olan fıkhımız vardır. Mümince yaşamak için başka bir bilgiye ihtiyacımız yoktur. Bu tür meşguliyetler de fuzulidir.
Aleykümselam. Peygamberlerden birinin adının sıradan bir insan gibi anılmasının abes olacağı her mü'minin bilebileceği bir meseledir. Muhakkak bir saygı ifadesi kullanılmalıdır ki, onların imanımızla alakalı bir isim olduklarını beyan etmiş olalım. Yalnız şunu da bilmeliyiz: Nasıl saygı göstereceğimizi biz belirlersek o saygı olmayabilir de. Ulemamızın izlediği yol ne ise biz de onu izlemeliyiz. HAZRET ifadesi, bu ümmetin ilk neslinin kullandığı bir ifade değildir. Bilhassa Arap olmayan halkların kültürleri içinde oturmuş bir kavramdır. Kelime olarak sakıncalı bir kelime değildir şüphesiz. Ne var ki, bu kelime SAYIN; MUHTEREM gibi anlamlar için kullanılırken bariz bir hataya neden olmaktadır. Allah Teâlâ, peygamberlerden biri, sahabelerden biri, meşayıhtan herhangi biri için kullanılırken bu isimlerin her birini eşit duruma getirmektedir. Bunu kabul etmemiz mümkün müdür? Yaygındır diye bir hatayı neden sürdürelim? Allah ve Mevlana kelimeleri için eşit anlam ifade eden bir kavram kullanılabilir mi? Siz de takdir edersiniz ki, ulemamızın edebine uygun olanı kullanmak daha makuldür. Allah için Teâlâ, Peygamber aleyhisselam efendimiz için aleyhisselam veya sallallahu aleyhi ve sellem, diğer peygamberler için aleyhisselam, sahabeden biri için radıyallahu anh, onlardan sonrakiler için de rahmetullahi aleyh kullanmak edebe en uygun olandır. Bunların hepsi için ismin başına bir HAZRET takmanın ne kadar kalbi rahat ettireceğini ise buyurun siz düşünün. Allah’a emanet olunuz.
Selamünaleyküm. İman etme düzeyinde bilgi kaynağımız SADECE Kur'an ve Sünnet'tir. Bu iki kaynağın dışındaki bütün bilgi kaynakları, bizim için bir kültür niteliğindedir. Âlimlerin bu iki kaynaktan yola çıkarak ortaya koydukları bilgiler ise, bu iki kaynağa dayanma açısından güvenilirliği kadar bağlayıcıdır. Bir âlimin mücerret görüş belirtmesi bizim için hürmete şayan olabilir ama ASLA DİN OLMAZ. Bir âlimin görüşünün din olması başka şey, muhterem olması başka şeydir. İkisi arasındaki çizgi, iman konumuz olması veya olmaması çizgisidir. Bilhassa rüya ve benzeri bilgileri bu noktadan ele alabilirsiniz.
Selamünaleyküm. Bizim için iki bilgi kaynağı olabilir: a- Kur'an ve Sünnet kaynağı. b- Tıp gibi deneye dayanan ilimlerden elde edilen bilgi kaynağı. Bu iki bilgi dışında kalan bilgiler için mü'min insanın, 'itikat düzeyinde' bir bilgiden söz etmesi mümkün değildir. Bilgi adıyla belli bir birikim bulunabilir. Adı ne olursa olsun o bilgi, kişiseldir, bağlayıcılığı ve inandırıcılığı yoktur. Sözünü ettiğiniz kitaptaki bilgiler, bu iki bilginin ötesindedir. Mü'min insan olarak birinci ve ikinci sınıftan olmayan bilgilere bakışımız böyle olmalıdır.
Aleykümselam. Herkesin âlim olmasını beklemek cahillikten başka bir şey değildir. Herkes, yaratıldığı alanı doldurmalıdır. Fıkıh için yaratılan da fıkhın hakkını versin. Fizik için yaratılan da fiziğin içini doldursun. Şu kadar ki bir ilim, diğerinin alternatifi görülmemelidir. Bizim açımızdan ilimler olmaz sadece ilim olur. Fıkıh ve fizik bizim ilmimizdir. Matematik ile tefsir birbirinin yabancıları veya rakipleri değildir. Böyle bir kavga zaten yoktur. Bunu varmış gibi gösterenler bu ümmetin düşmanları ya da bu ümmetin âlimi olmayı hak etmeden âlim gibi görünenlerdir.
Şunu kesin bir kural olarak biliniz: Peygamberler dışında masum/günah işlemez kimse yoktur, olamaz. Bu kurala âlimler, şeyhler bütün mü'minler dahildir. Âlim de insandır. Âlim de bu hayatın içinde yaşamaktadır. Âlim ile cahil arasındaki fark, âlimin dinin hakikatini daha iyi biliyor olmasındadır. Elbette âlim, bu bilginin farkı olarak hesabı daha ağır durumdadır ama neticede o da nefis taşımaktadır, o da şeytana muhataptır. Âlimi de cennet veya cehennem akıbetine doğru yürüyen bir kul görmek gerekiyor. İlminin derinliği kadar imtihanı da ağır olacaktır. Bir başka sorun da bizim gibilerin dışarıdan bakarak her bilgi sahibini ‘âlim’ yerine koyuyor olmamızdır. Esasen âlimler de kendi içinde sınıflandırılmalıdırlar. Dünyalık alanda uzmanlaşmış ama ahiret hayatını yok gibi tutmuş birine âlim diyor olabiliriz. Şeriat bilgisine sahip ama takvadan nasipsiz biri de bize göre âlim sayılabilir. Dünyalık menfaatler önünde büzülen birinin bilgisine biz ilim deriz ama onun Allah katında bir değeri olmadığını unuturuz. Bütün bunların ötesinde âlim, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellemin dinine vekil olmuş insandır. Dünyalığa tenezzül etmeyen, konuştuklarının adamı, ahiret korkusu ile yaşayan kimse âlim odur. Bizim gibi dışarıdan bakanların hangisi daha iyi âlimdir sorusuna cevap bulması elbette zordur. Âlimlerin kendi içinde bir imtihanı olacağı gibi bizim de ‘hangisi âlim?’ sorusuna cevapta samimi olma imtihanımız olacaktır. Bizim dilimizi konuştuğu, yöremizden olduğu, bizim siyasi idrakimize yakın olduğu, ekonomik menfaatimize zarar vermediği gibi sebeplerle yanında durduğumuz âlim başka, ondan öğrendiğimiz her şeyin bizi biraz daha Allah’a yaklaştığı âlim arayışımız başkadır. Özet olarak diyebiliriz ki, Müslümanlar olarak bizim imtihanlarımızdan biri de âlimlerle imtihanımızdır. Varlıkları bir imtihan, yoklukları başka bir imtihan olarak onlar bizimle biz onlarla imtihan durumundayız.
dini sorular konusundaki diğer fetvalar
Selamünaleyküm. Siz, sakallı sayılmazsınız ama jiletle kesen gibi de sayılmazsın. Kaşınma illetiniz tıbbî ise sakalınız var sayılır.
Selamünaleyküm. Helal kesilmiş bir hayvanın ürünü ise sakıncalı değildir.
Selamünaleyküm. Çocukları aç bırakma durumu yoksa onların hakkı diye bir şey söz konusu olmaz.
Selamünaleyküm. Babanız vefat edince, onun doğurdukları dışındakilere hak kalmaz. Erkek kardeşiniz ve siz kalanı alırsınız. Anneniz ondan sonra vefat etti ise annenize de pay düşerdi. Sonra anneniz ölünce üvey kardeşleriniz de sizinle beraber annenizin mirasını paylaşırdı.
Selamünaleyküm. Müminlerin dinlerini, önceki dinlerin mensuplarının dinlerini konuştuğu gibi konuşmaları ne kadar abes bir iştir. Bugün keffareti bu şekilde ağzına alanların yarın namazı da hafife almayacağı nasıl garanti edilebilir? Böyle bir meselede size cevap vermemiz doğru olmaz. Zira siz, öğrenmek için sormuyorsunuz anlaşılan. Eğlenmek için de dinden başka bir şey bulmalısınız kendinize. Yine de size söylenecek bir sözümüz vardır elbette: a- Bizim fukahamız, fakülte amfilerinde makam hırsı ile yıllarını geçirmiş TV ekranında kadınlara yağcılık yapan tipler değildirler. Dolayısıyla onlar, ilim mücahitleridirler. Onları TV horozları gibi görenleri samimi bulamayız. B- Sözünü ettiğiniz keffaret konusu bir hikâyeden kaynaklanmış değildir. Buharî ve Müslim gibi ki muteber hadis kitabının rivayet ettiği bir hadisten kaynaklanıyor bu. Sizi tövbe etmeye davet ederim. Zira İslam'ın önemli bir bölümü o kaynaklardan öğrenilmiştir. Siz bakmayın TV horozlarına! C- Fukahanın keffaretle alakalı sözleri, kişisel değildir. İlk nesilden itibaren bütün fukaha ana ilke olarak keffareti kabul etmişlerdir. Çünkü onlar, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellemden gelen bir bilgiyi teğet geçecek kadar cesur hiç olamadılar. Allah onlara rahmetler etsin.
Selamünaleyküm. Önce yaptığınıza istiğfar edin. İlk fırsatta kurtulmaya karar verin. Ne zaman zarar etmeden satıp kurtulabilecekseniz o zaman satar kurtulursunuz ama aklınız ondan şimdiden kurtulmuş olsun. Allah işimizi kolay kılsın.