Fetva Meclisi
Soru
Peygamber aleyhisselam efendimiz niçin pazartesi günleri oruç tutmuştur, doğum günü olduğu için mi? Farklı bir şekilde doğum gününü bu şekilde oruç tutarak mı kutlamıştır? Perşembe günü oruç tutmasını mübarek gün olması nedeniyle anlayabiliyoruz ama pazartesi günü neden?
Cevap
Benzer fetvalar
Hz. Peygamber (s.a.s.), “Şaban’ın on beşinci gecesi (yani Berat Gecesi) olduğunda o gece ibadet ediniz, gündüzünde de oruç tutunuz. Allah o gece güneşin batmasıyla dünya semasına (rahmeti ile) tecelli eder ve fecir doğana kadar şöyle buyurur: ‘Yok mu benden af isteyen onu affedeyim, yok mu benden rızık isteyen ona rızık vereyim, yok mu bir musibete uğrayan ona afiyet vereyim, yok mu isteyen…” (İbn Mâce, İkâmetü's-salavât, 191 [1388]; bk. Tirmizî, Savm, 39 [739]) Diğer taraftan Hz. Peygamber (s.a.s.), Zilhiccenin ilk dokuz günü (Ebû Dâvûd, Savm, 61 [2437]; Nesâî, Sıyâm, 70 [2372]), pazartesi ve perşembe günleri, âşûrâ ve arefe günü oruç tutar (Müslim, Sıyâm, 196-197 [1162]; Nesâî, Sıyâm, 70 [2372]; İbn Mâce, Sıyâm, 41-42 [1733, 1739-1740]), pazartesi orucunu soranlara; “Bugün benim doğduğum ve Peygamber olarak gönderildiğim -veya Kur’ân’ın bana vahyedildiği- gündür.” (Müslim, Sıyâm, 197-198 [1162]) diye cevap verirdi. Bu ve benzeri rivâyetlere dayanarak bazı İslâm âlimleri dinî açıdan faziletli sayılan diğer gün ve gecelerin ibadetle ihyasının müstehap olduğunu söylemişlerdir.
Aleykümselam. Peygamber aleyhisselamın bize emri, onun ve raşid halifelerinin izinden gitmektir. Önceki ümmetlerin, peygamberlerinin onlara emanet ettiği dininin yerine kendilerinin oluşturduğu icatlara uymaları, ümmet olarak kaldırılmalarının nedeni oldu. Bu ümmet, eski ümmetlerin yaptığını yaparsa yanlış yapmış olur. Yapılması gereken törenler değil Sünnet'e ittiba etmektir. Herkes şöyle bir mazerete sığınmayı tercih etmektedir: Kötü bir zamandayız, insanlar ancak böyle törenleri anlayabilmektedirler. Bu da bir mazerettir. O zaman bu mazeretin karşılığını ne kadar bulabiliyoruz? Bir kere biz, başkalarından önce kendimizi düşünmek zorundayız. Adeta biz, Sünnet'i tam anlamıyla yaşadık da, başkaları anlamakta zorlandılar, bunun üzerine de onlar için taviz vermek durumunda kaldık. Bu doğru değildir. Maalesef gerçek olan, bizim de başkaları gibi asıl yapmamız gerekeni yapmakta ayak sürtmemizdir. Zorumuza gidiyor, kolayı ile teselli buluyoruz. Mevlid kandili kutlamaları, kutlu doğum haftası ve benzerleri, sahih sünnette ve Ashâb-ı Kirâm'ın hayatında görmediğimiz uygulamalardır. Allah sonumuzu hayır etsin. Yapmamız gerekenler varken beğendiklerimizle teselli bulamayız.
Selamünaleyküm. İlla oruç tutacak olana gün aşırı tavsiye edilmiştir. Ama en ideal oruç Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellemin orucudur. O da pazartesi Perşembe gibi aralıklarla oruç tutmuştur.
“Muharrem” hürmet edilen anlamındadır. Bu ay Hz. Peygamber (s.a.s.) tarafından Allah’ın ayı diye nitelendirilmiştir. (Müslim, Sıyâm, 202-203 [1163]) Bu niteleme Muharrem ayının faziletine, ilahi feyz ve bereketinin bolluğuna işarettir. Resûlullah (s.a.s.), bir hadisinde şöyle buyurmuştur: “Ramazan’dan sonra en faziletli oruç, Allah’ın ayı olan Muharrem’de tutulan oruçtur. Farz namazlardan sonra en faziletli namaz da gece namazıdır.” (Müslim, Sıyâm, 202-203 [1163]) Muharremin onuncu günü âşûrâ günüdür. Bugün oruç tutmak da bazı âlimlere göre sünnettir. (Serahsî, el-Mebsût, 3/92) Zira Resûlullah (s.a.s.), âşûrâ gününde oruç tutmuş ve bunu Müslümanlara tavsiye etmiştir. (Buhârî, Savm, 69 [2004]) Hz. Peygamber (s.a.s.) Medine’ye gelince, Yahudilerin âşûrâ gününde oruç tuttuklarını görmüş ve “Bugün niçin oruç tutuyorsunuz?” diye sormuştu. “Bu, hayırlı bir gündür. Allah, o günde İsrâiloğulları’nı düşmanlarından kurtardı. Hz. Musa o gün (şükür olarak) oruç tuttu” dediklerinde Resûlullah da (s.a.s.) “Ben Musa’ya sizden daha layığım (yakınım).” buyurup o gün oruç tuttu ve Müslümanlara da tutmalarını tavsiye etti. (Buhârî, Savm, 69 [2004]; Müslim, Sıyâm, 127-128 [1130]) Hz. Peygamber’in (s.a.s.) bu günde oruç tutulmasını teşvik eden başka hadisleri de vardır. Bir hadiste, “Aşûre günü orucunun önceki yılın günahlarına keffâret olacağını zannederim.” (Müslim, Sıyâm, 196-197 [1162]) buyurmuştur. Hz. Peygamber’in (s.a.s.) Yahudilere muhalefet için ertesi sene âşûrâ orucunu Muharremin dokuzuncu günü de tutacağını söylemesi (Müslim, Sıyâm, 133-134 [1134]); bu orucun Muharrem ayının dokuzuncu ve onuncu veya onuncu ve on birinci günlerinde tutulmasının daha doğru olacağına işaret etmektedir. (bk. Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 1/241 [2154]) Şu da bilinmelidir ki, Ramazan orucu farz kılınınca Hz. Peygamber (s.a.s.), isteyenlerin âşûrâ orucu tutup isteyenlerin tutmayabileceğini belirtmiştir. (Buhârî, Savm, 69 [2001]; Müslim, Sıyâm, 113-126 [1125-1129])
İnsandaki cinsel şehvetin en önemli hazırlayıcı etkenlerinden biri alınan gıdalardır. Oruç bu alınan gıdaları disiplin altına tutmaya katkı vermesi içindir. Yoksa oruç cinsel şehveti kökten kaldırmaz. Cinsel şehveti gıda ile kökten kaldırmanın riski insanın sıhhatinin tehlikeyi girmesi olarak sonuçlanabilir. Gençler için tavsiye edilen oruç, mesela hafta iki gün Pazartesi ve Perşembe günleri oruç tutmak gibi bir oruçtur. Sürekli oruç tavsiye edilmez, edilmemiştir de. Bu zamanda oruçtan daha önce 'göz koruması/kulak koruması' eylemi yapmak gerekir. Gözü şehveti çıldırtan salgının içine bıraktıktan sonra ne oruç ne de hac kurtarıcı olmaz. Şehveti yataklık eden sebeplerle mücadele etmek gerekiyor.
Aleykümselam. Sadece bu açıdan bakılarak öyle bir oruç tutma denmemelidir. Cuma gününe mahsus bir oruç üretmek sıkıntılı bir durumdur. O nedenle de Cuma günü oruç tutmak mekruh şeklinde bir anlayış vardır. Size tavsiyemiz o şekilde bir orucun önce sıhhatiniz açısından sonra da günlük hayatınızı etkilemesi açısından nasıl bir sonuç getireceğini araştırarak karar vermenizdir. Nafileler konusunda keskin kararlar vermekten kaçınılmalıdır.
dini sorular konusundaki diğer fetvalar
Karşınıza çıkan ne varsa bu hayatta o, muhakkak Allah'ın iradesi iledir. Ne evlilik ne de başka bir şey bunun istisnası değildir. Ancak karşımıza çıkmasının nedeni Allah'tan kaynaklanıyor olsa bile bizim, her şey elimizde imiş gibi beşeri seçeneklerimizi değerlendirmemiz gerekmektedir. Hayat, bütünüyle bir imtihandır. Bu imtihan gereği olarak da evlilik yapıyor diğer işlerde irade kullanıyoruz. Özet olarak siz, Allah Teala size hiç karışmıyormuş gibi evlilik seçeneklerini kullanacaksınız. Helal/haram kurallarına dikkat ederek bir sonuca ulaşacaksınız ve neticede imtihan kazanacaksınız. İmanımız bu şekildedir. Allah yardımcımız ola.
Anne ve babalarımızın Allah'ın ve Resûlü'nün önüne geçme hakları yoktur. Sakal kesmeye hiçbir şekilde karışamazlar. Ama kısaltma konusunda gönüllerinin alınması gibi bir yol denenebilir. Zira kesmekle kısaltmak aynı hükmü taşımamaktadır. Fakat buna rağmen sizin tepkinizde kabalık bulunmasın.
Kur'an ve Sünnet'te ISKAT örneği yoktur. Hanefi ulemasının kitaplarında geçen bu uygulama, o kitaplarda da hararetle tavsiye edilen bir şey değildir. Zira ISKAT, düşürmek demektir. Yani kulun namaz ve benzeri borçlarını düşürmek anlamına kullanılmaktadır. İslam dininin özüne ters düşebilecek bir uygulama olarak bunu delillendirmek de zordur. Size tavsiyem şudur: 1- Babanızın kul hakkı cinsinden olan borçlarına öncelik verin. İnsanlarla alıp verdiklerini gözden geçirin. Onu kul borcundan kurtarın. 2- Onun adına gücünüz yettikçe sadakalar verin. 3- Onun dostlarını ziyaret edin, gönüllerini alın. Yılda bir kere bunu yapabilirsiniz. 4- Babanız için çokça dua edin, istiğfar edin. Allah'a emanet olun.
En temel fıkhî kurallardan biri, ne zulmetmenin ne de zulme katlanmanın uygun olmadığı kuralıdır. Mü'min zulmetmeyeceği gibi zulme karşı pasif de kalmaz. Yasaların size tanıdığı hakları kullanmanız uygun düşer. Yalnız şunu bilmenizde yarar vardır: Şimdi bütün arkadaşlarınızın sizin gibi düşündüğünü zannederek yola çıktığınızda tek kalma ihtimalinizi de gözardı etmeyin. Allah yardımcınız olsun.
Namazı fıkıh kitaplarında tarif edildiği gibi kılamayan, kılabildiği gibi kılar. Ne kadarına gücü yetiyorsa o kadarını yapar. Ama namazı ihmal etmez. Kural böyledir. Hiç endişe etmesin, kılsın. Allah ibadetlerimizi kabul buyursun.
Ulemamızın genel görüşü, kadının tek başına 90 kilometreden uzun bir mesafeye gidemeyeceği, bunun haram olduğu şeklindedir. Bu görüşün dayanağı da sahih bir hadisi şeriftir. Asrımızda yaşayan bazı alimler ise hadisteki gerekçelerin ortadan kalktığını (güven ortamının oluştuğunu) ileri sürerek kadının tek başına yolculuk yapabileceğini söylemişlerdir. Bu hususta iki ilkeyi konuşabiliriz: a- Evli bir bayan hiçbir şekilde eşinin izni olmadan böyle bir yolculuğa çıkamaz. b- Çok acil durumlar için böyle bir ruhsatı kullanabiliriz. Yeter ki gevşeklik ve önemsememek gibi bir nedenden kaynaklanmasın. Mesela acil bir tedavi, bir cenaze gibi nedenle kadın yola çıkabilir.