Diyanet Fetva Kurulu
Soru
Sosyal medyada dikkat edilmesi gereken hususlar nelerdir?
Cevap
Benzer fetvalar
Teknolojinin gerisinde kalamayız, sosyal medya gibi bir nimeti yok kabul edemeyiz, bizi bozmasına göz yumamayız. İmanımız ve ahlâkımızla yaşayarak, erimeden ve taviz vermeden bu tür nimetlerden yararlanmalıyız. Çocuklarımız da koyduğumuz bu kurallara uymalıdırlar ya da biz bunu sağlamalıyız. Sosyal medya konusunda öncelikli kurallarımız şunlar olmalıdır: Şayia, dedikodu bize göre değildir. Yaymayız, yayılmasına alet olmayız. “O dedi, ben demedim” şeklinde bir mazeret yoktur. Peygamber aleyhisselam efendimiz buyuruyor ki: “Kişiye her duyduğunu söylemesi yalan olarak yeter!” yalan çöplüğüne dönen sosyal medyada dikenli arazide yürür gibi yürüyebiliriz. Sosyal medya alanı dinimize ait bilgilerin yayılma alanı değildir. Âyet, hadis, âlimlerimize ait bilgiler ekranda görülmüş olmakla bilgi niteliği taşımaz. Bilgi kaynağımız sosyal medya olamaz. Erkek veya kadın avreti, özellikle kadın mahremiyeti gerektiren hususlarda asla taviz veremeyiz. Cep telefonu veya sosyal medya hiçbir haramı gevşetme nedenimiz olamaz. Buna müzik de bir yasak olarak dâhildir. Cep telefonu veya sosyal medya vakit zayi makinesine dönüşmemelidir. Sosyal medya veya cep telefonu mahrem bilgilerimizi, görüntülerimizi koruma konusunda sorunludur. Cep telefonuna giren bir fotoğraf artık bizim özelimiz olmayı kaybetmiştir. Ne gizleyebilir ne de silebiliriz onu. Bu nedenle Müslüman bir insan topluma çıkamayacağı haliyle telefona da çıkmamalıdır, kalabalıkta söyleyemeyeceğini telefon kulaklığında söylememelidir. Bunun ne şakası olur ne de geçicisi! Telefon görüşmesi yaptıklarımız, sayfasına girdiklerimiz vs. yarın mahşerde beraber olmaktan üzülmeyeceklerimiz olmalıdır. Telefona göre seviyesi oluşmuş Müslüman zayi olmuş Müslümandır. Bilakis Müslüman telefonuna şekil vermelidir. Telefon veya sosyal medya içimizde zaten var olan israf urunu kaşıtmamalıdır. Özenerek, etki altında kalarak hayatımızda israf oluşturan noktalar açmamalıdır. Cep telefonu bir nimet olarak abartılıp adeta ibadet yükümlülüklerimizden pay alıyor gibi bir noktaya taşınmamalıdır. Mesela bize tespih çekmeyi, namaz vaktini hatırlatmalı ama tespihimizi ona çektirmemeliyiz. Neticede her nimet gibi cep telefonunun da bir fitne/fitne sebebi olduğunu hiçbir zaman unutmamalıyız. Fitnelerin önünde garantili kimse yoktur.
Allah Teâlâ nimetler verirken hiçbir nimeti hesapsız ve sonuçsuz vermiyor; her nimet bir hesap ve imtihan çizgisi üzerinden gelir bize. İnternet ve ona bağlı oluşturulan imkânlar Allah Teâlâ’nın en güzel nimetlerinden biri olarak bize ulaşmıştır. Her nimet gibi bu nimetin de hesabı olacaktır. Ne kadar helal kullandığımız ne kadar lehimize veya aleyhimize çalıştırdığımız muhakkak sorgulanacaktır. İnsanlar interneti suçlayarak Allah’ın hesabından kurtulamazlar. Alkol tüketenlerin üzümü suçlaması kadar basit ve anlamsız bir suçlama da internetin insanları günaha sevk ettiğini söylemek olur. Evet, internet ölçümü yapılamayacak kadar büyük uçurumlar oluşturdu ama bu bir nimettir, her nimet gibi kullanılma şekline göre kâr veya zarar getirecektir. Ailelerin bozulma nedeni olarak interneti göstermeden önce iradelerimizin çürüdüğünden söz etmemiz daha isabetli olur. Allah’a sığınmak ve birilerinin helakine neden olan interneti bizim hidayetimizin artmasına vesile kılmamız gerekir. İnternet ve ona bağlı olarak kullanılan sosyal medya ve benzeri araçları kullanırken Müslüman olarak zihnimizde bulunması gereken uyarıları bir kırmızı çizgi niteliğinde görerek değerlendirebiliriz. Buna bağlı olarak: Allah’ın murakabesini yani kulunu sürekli denetlediğini hiç unutmayacaksın. Nerede olursan ol, Allah seni denetliyor, melekleri yazıyor ve her şey yarın önüne konacak. Yüzünü kızartacak şeyleri yazma, konuşma, görme, duyma! Bu kontrolü bir dakikalığına da olsa unutma ki, küçük bir delikten şeytan büyük bir çöküntü oluşturmasın. Gaflet bir saniyelik olur ama direksiyon ebediyen gidebilir elden. Gafletin ve yanlışın birazı olmamalıdır. Yazdığın, konuştuğun hakka destek için olmalıdır. Dolaylı da olsa batıla destek olacak işi söyleme, yazma. Bir kelime bile olsa batıla destek olacak söz olmasın arşivinde. Anladığın işi, konuyu yaz ve konuş. Her işten asla anlamazsın. Her işte ve konuda sözün olabiliyorsa sen boşsun, boşlukta bocalıyorsun demektir. Muhatap aldığın kişi, sayfa, hesap her ne ise senin seviyeni gösterecektir. Protesto etmek için bile muhatap alman sevine işaret eder. Seviyesiz, boş insanların senin muhatabın olması vakit israfıdır, prestij kaybıdır. Dikkat et. Âyet ve hadis yazarken konuşurken muhakkak önünde kaynağı olsun. Dini konularda âlimlerin dengi gibi olma. "Demiş…" ile din aktarılmaz. İşine bak, âlimler de işine baksın. Fitnecilerin, bidat ehlinin, demokratların, laiklerin bulunduğu yerde bulunma. Sonra melekler seni "onlarla beraberdin" diye görürler. “Tesebbüt” iyice incelemek öyle karar vermek Müslüman karakteridir. İnsanların iffetleri, onurları kutsaldır, bunu bileceksin. Kimsenin niyetini okuyarak, dışa vurmadığı kanaatini tahmin ederek konuşma, yazma. İnsanların şahıslarına saygılı olmamız gerektiği kadar küfür/şirk olmayan kanaatlerine de en azından sessiz kalmamız gerekebileceğini unutmayacağız. Yazarken ve konuşurken kullandığın kelimeler, mimiklerin, kullandığın sembollerin seni yansıtacak, düzeyini gösterecek. Bunu bilerek konuş ve yaz.
İslam’da evlilik sürecinde temel prensip iffeti ve mahremiyeti koruyarak uygun bir şekilde tanışmaktır. Ancak burada önemli olan, bunun nasıl yapıldığıdır. Eğer bir ortam İslami çerçevede güvenilir bir şekilde bu süreci yönetiyorsa bir kadının uygun gördüğü bir erkeğe "Benimle evlilik düşünür müsünüz?" anlamına gelen bir teklifte bulunması haram değildir. Ama bu İslami adaba uygun olmalıdır. Direkt, birebir sohbet ortamı gibi olmamalı, bir aracı veya resmi bir süreç işlemelidir. Sosyal medya aracılığı ile harama götüren herhangi bir kapıya azıcık dahi yaklaşmadan birileri ile gerçek kişilerin aracılığı ve mahremiyet kurallarının yine bu üçüncü kişilerle sağlanması ile bir eş adayı ile tanışıp şartları konuşmak, evet, caizdir ancak burada şu riskleri göz önünde bulundurmalısın: Erkeklerin niyetini tam bilemezsin. Güvenilirlik sorunu olabilir. Daha önce tanımadığın biriyle doğrudan mesajlaşmak, istenmeyen sonuçlara yol açabilir. Gerçek hayatta birini ön görüşmelerle tanımak ne kadar zor ise sosyal medyadan tanımak kat kat daha zordur. Dolayısı ile doğru eş adayını bulma ihtimali sosyal medyada, kat be kat daha az. Özellikle bir erkek için, kendi çevresinden evleneceği bir kız bulamayıp sosyal medyaya ihtiyaç duymuş olması o erkek hakkında birçok problemi bize önden haber verir. Erkek asosyal olabilir, özgüvensiz olabilir, kötü işler dolayısı ile kötü nam salmış bu yüzden çevresinin güvenini yitirmiş olabilir… Ve daha akla gelmeyen bir sürü ciddi risk. Bunların yerine elbette ki güvenilir insanların kefil olduğu kişilerden hayırlı biri bulma ihtimali çok daha yüksektir. Gördüğün baskılara gelince şunu belirtmek isterim ki evlilikte baskı ve aceleyle yapılan seçimler çoğu zaman hüsranla sonuçlanır. İnsanların sözleri seni strese sokuyor olabilir ama unutma ki Allah’ın takdiri neyse, o olacak. Allah'ın takdir ettiği vakitten önce hiçbir şey gerçekleşmez. Sabır ve tevekkül içinde ve akıllıca hareket etmelisin. Bahsettiğin şekilde ilerlemektense kendi prensiplerinden ödün vermeden bir aday arayışında olabilirsin. Ve kendine de sürekli şunları hatırlatmalısın: "Ben evliliğe kapalı değilim, sadece doğru insanı bekliyorum." "Evlenmek için değil, huzurlu bir yuva kurmak için evleniyorum." "Aracılar vasıtasıyla ilerlemeye devam edeceğim çünkü benim için güvenilir olan yol budur." Allah hayırlı bir yuva nasip etsin. Allah yardımcın olsun. Allah’a emanet ol.
Allah’ın haram ettiği ve temiz insan fıtratının çirkin gördüğü işleri yapanların yaptıklarını kendilerinin veya başkalarının gizlemesi bir din ilkesidir. Dinimiz çirkinliklerin Müslüman bir toplumda yapılması ve yayılmasına karşı tedbirler getirmiştir. Müslüman bir toplumda işlenen bir haram ve o haramın gündem olması çok farklı şeyler değildir. Bugün yaşadığımız toplumlarda haramların güç kazanmış olması, kimi zamanlarda haram ve çirkinliklerin temiz işlerden daha değerli gibi gösterilmesi sonucu birdenbire oluşmamıştır. Önce işlenmesine ses çıkarılmaması ardından da yerilmek için bile olsa teşhir edilmesi bir nevi reklamının yapılır olmasını sağlamıştır. Konuşula konuşula benimsenmesine yol açılmış oldu. Çirkin ve ayıp iken ona da yer verilebilir bir hava oluşmuştur. Dinimizin emri insanın kendisini kötülükleri ile teşhir etmemesidir. Mü'min de diğer mü'mini teşhir etmeyecektir. Bu nedenle fakihler cezası olan bir suçu işleyeni görenin şahitlik yapması caiz olduğu gibi kul hakkı üzerine olmayan konularda örtmesinin daha değerli olacağını söylemişlerdir. İşlenmiş haramların gizlenmemesi, Allah’a karşı cüretin zamana yayılmış şekliyle de olsa güçlenmesi demektir. Bir başka risk de teşhirle beraber insanlardaki hayânın erimesidir. Hayânın eridiği bir toplumda ezanların yükselmesi o toplumu ahlâk ve dininde sabit bir toplum yapmaya yetmeyecektir. Bir zaman sonra insanların işledikleri günahları bir övgü vesilesi gibi anlattıklarına şahit olunabilmektedir. Çok önemli bir husus da şudur: İnsanın işlediği günahın gizli kalması tevbe edip kendini düzeltmesi için daha uygun bir ortamdır. Günahı teşhir olmuş biri için tevbe uzak daldaki bir meyve gibi kalabilir. Şeytanın bir günahın daha fazla yayılması için uğraştığı bu dünyada bizim hedefimizin günahların hiç işlenmemesi olsa da bari bir günah daha az bilinsin olması gerekiyor. Bu yüzden de Müslüman’ın hatasını örtmeye büyük bir sevap vaat edilmiştir. İnsanların gizli hatalarını araştırıp bulmak kişilik zafiyeti olarak görülmüştür. Günahların konuşulması ve teşhirinde sakınca görmemek, bir dini zafiyettir. Maslahat ve mefsedet yani kâr zarar dengesi bilmemektir. Hataların teşhiri ile uğraşmak, kindarlık, hırs, rekabetten sıyrılamama, başkaları üzerinden yükselme ve acelecilik gibi zafiyetlerin beslediği tutumlardır. İnsanların hatalarını teşhir beraberinde gıybeti getirecektir, toplum ahlakını eritecektir, haklının ve doğrunun kati olmadığı alanlarda söz söylemeye sebep olacaktır. Bunlar da bir helalleşme gerektiren kul haklarıdır. Elbette fasıklığını teşhir eden ve reklamını yapan için bu kurallar söz konusu değildir.
Seni Allah’ın haramı ile yüzleştireceğini hissettiğin dakika terk et o riski. Bu terk etme cesaretini kaybetmeye başladığını anladığın an zaten terk etmiş ol onu. Allah yardımcın olsun.
Günümüzdeki şaşılacak afetlerden birisi de günlük hayatta karşı cinsin yüzüne bakmakta hayâ eden kimselerin sosyal medyada mahremiyet sınırlarını görmezden gelmesidir. Ahlakımız sosyal medyada da devam etmelidir. Esasen sosyal medyanın gelişi güzel erkek kadın konuşmaları ve yazışmaları önce hayâ duygumuzu bitiriyor. Bu duygu yitirildikten sonra gözdeki, dildeki ve kulaklardaki harama karşı filtreleri bozuyor. Daha sonra da ahlak çizgisinde kırılmalar yaşanıyor. Birbirlerine nikâhı düşen Müslüman erkek ve kadın mecbur olmadıkça konuşma ve yazışmaları doğru/caiz değildir. Farklı mecralardan çözemediği soruları/sorunları görüşme mecburiyetinde kalırlarsa mesafeyi korumalıdırlar. Ciddiyetsiz, sulu ve ilgisiz konuşmalardan kaçınmalıdırlar. Sorunuza göre kamera karşısında “mahrem yerlerini teşhir eden”, üstelik makyajlı ve tahrikli konuşmasıyla da “kendini belli eden” bir kadını erkeğin takip etmesi asla caiz değildir. https://fetvameclisi.com/fetva/facebook-ve-internet-kullaniminda-kadin-erkek-iliskilerine-muslumanca-bir-bakis-mektubu
HAKLAR VE SORUMLULUKLAR konusundaki diğer fetvalar
İslam dini, aile bağlarının korunmasına ve akrabalık ilişkilerinin sürdürülmesine büyük önem vermektedir. Kur'an ve sünnet bu konu üzerinde özellikle durmuş, anne-babaya ve akrabaya iyilik yapılması ve akrabalık bağlarının gözetilmesini emretmiştir. (el-İsrâ, 17/23; en-Nisâ, 4/1, 36; Müslim, Îmân, 36 [137]) Üstelik akraba ziyaretleri insanın ruhsal, duygusal ve sosyal ihtiyaçlarını karşılayan önemli bir rol üstlenmektedir. Dolayısıyla insanın yakınlarını gözetmesi ve ziyaret etmesi sadece dinî bir emir olarak değil, insanın fıtratından kaynaklanan doğal bir ihtiyaç olarak da görülmelidir. Evlilik birliği içinde erkek ve kadının karşılıklı hak ve yükümlülükleri olduğu gibi anne-baba ve akrabalarına karşı da hak ve sorumlulukları vardır. Bu hak ve sorumluluklar evlendikten sonra da devam etmekte; yeni bir aile kurulurken mevcut aile bağlarının da korunması beklenmektedir. Dolayısıyla evli bir kadının anne-babasını ve akrabalarını ziyaret etmesi hem görevi hem de hakkıdır. Bu itibarla koca eşinin anne-babasına karşı görevlerini yapmasını engellememelidir. Bununla birlikte kadının anne-babasını ziyaret etme sıklığı ihtiyaca, toplumun örf ve âdetine göre değişkenlik gösterebilir. Bu bağlamda evli kadının anne-babasını ziyaretiyle alakalı kocasından her seferinde izin alması gerektiğini söyleyen fakihler olduğu gibi belli aralıklarla ziyaret için izin almasına gerek olmadığını ifade edenler de bulunmaktadır. Ziyaretler öncesi eşi bilgilendirmek aile bağlarını kuvvetlendirme açısından daha iyidir. Ayrıca genel kanaate göre hastalık, cenaze vb. özel durumlarda koca, eşine herhangi bir kısıtlama getiremez. (Mevsılî, el-İhtiyâr, 4/8; İbnü’l-Hümâm, Fethü’l-Kadîr, 4/398; Sahnûn, el- Müdevvene, 4/73; Şîrâzî, el-Mühezzeb, 2/480-481; Mevvâk, et-Tâc, 5/548; İbn Kudâme, el-Muğnî, 7/295; el-Kâfî, 3/82-83) Anne-baba dışındaki akrabalara yönelik ziyaretlerin süresi ile ilgili bazı âlimler mahrem ve namahrem ayrımı yapıp ziyaret sürelerini buna göre belirlerken, bazıları da böyle bir ayrıma gitmemiştir. (Aynî, el-Binâye, 5/682-683) Bu ziyaretler, kadının evdeki sorumluluklarını ihmal etmesine sebebiyet vermemelidir. Ayrıca akraba ziyaretlerinde gerekli durumlarda mahremiyet ve örtünme kurallarına dikkat edilmelidir. Sonuç olarak İslam’da kadının anne-baba ve akraba ziyareti hususu karşılıklı hak ve sorumluluklar ihlal edilmemek şartıyla belli bir süreye bağlanmamıştır. Aile birlikteliğinin ve huzurunun korunması için yaşanılan bölgenin örfü de dikkate alınarak koca, eşinin anne babasını ve akrabalarını belli aralıklarla ziyaretine engel olmamalı ve eşler bu konuda karşılıklı anlayış ve hoşgörü ile hareket etmelidir.
Yaklaşık bir asır önce Filistin topraklarında haksız ve hukuksuz bir işgal başlamış, bu durum; sistematik olarak baskı, işkence, sürgün ve katliamlarla devam etmiş ve 7 Ekim 2023 sonrası çok farklı bir boyut kazanmıştır. Dinî, ahlakî ve insanî değerler ile uluslararası hukuk normları ayaklar altına alınarak Gazze’de insanlık dışı büyük bir katliam ve soykırım işlenmiştir. Çocuk, kadın, yaşlı ve hasta ayrımı yapılmaksızın topyekûn bir halk hunharca hedef alınmış, on binlerce insan katledilmiş, yüz bini aşkın sivil yaralanmış; masum insanların gıda, su, elektrik, barınma ve tedavi gibi temel insanî hakları kasten ve insafsızca engellenmiştir. Zulüm, her geçen gün şiddetini artırmış, sivil yerleşim yerleri, ibadethaneler, okul ve hastaneler ağır bombardımana tabi tutulmuş ve korkunç bir yıkım gerçekleştirilmiştir. Dünyanın gözü önünde meydana gelen ve her bakımdan suç oluşturan bu durum ortadayken; bir de Gazzelilerin, kendilerine ait öz vatanlarından koparılarak başka ülkelere sürgün edilmesi gibi akla, dinî-insanî değerlere ve evrensel hukuk normlarına aykırı planlar gündeme getirilmiştir. Bütün bu eylem ve girişimler başta Müslümanlar olmak üzere tüm vicdan sahipleri tarafından karşı çıkılması gereken zulüm ve insanlık suçu oluşturmaktadır. İslam dini, başka bir şart aramaksızın sadece insan olduğu için her bireyin hayat ve mülkiyet hakkının dokunulmazlığı gibi temel haklara sahip olduğunu esas olarak kabul eder. Nitekim İslam, haksız yere bir insanı öldürmeyi, insanların tamamını öldürmek kadar ağır bir suç olarak görmüştür. Aslında bu esas, bütün dinlerin ortak hükmüdür. Bu durum insan hakları evrensel beyannamesinde de teminat altına alınmış olup bütün uluslararası hukuk normları buna göre düzenlenmiştir. Bütün bunlar dikkate alındığında İslamî ve insanî açıdan şu hususlar önem arz etmektedir:
Kişi, mülkiyetinde bulunan mal üzerinde dilediği gibi tasarruf hakkına sahip olduğundan, çocuklarından birine bağışta bulunurken diğerlerinin onayını almak zorunda değildir. Bununla birlikte, anne-babanın çocuklarına karşı başlıca görevlerinden biri de aralarında herhangi bir ayrım yapmaksızın onlara eşit muamelede bulunmaktır. Böyle bir davranış, onların görevi olduğu kadar çocuğun da hakkıdır. Çocukların kız-erkek, büyük-küçük olması sonucu değiştirmez. Anne veya babanın mallarının tamamını veya bir kısmını kız olsun erkek olsun çocuklarından bazılarına vererek aralarında ayrım yapması dinen uygun değildir. Şayet anne veya baba haksız bir şekilde mallarını bir çocuğuna devredip diğerlerini mahrum bırakırsa, bir an önce bu haksızlık giderilmeli ve adalet sağlanmalıdır. Bu yapılmadan ebeveynin vefat etmesi durumunda malın devredildiği çocuğun kendisine devredilen mallardan mirastaki şer’î payları miktarınca diğer varislere vermelidir.
Gazze’de yaşanan zulüm ve katliam hakkında insanî ve İslâmî sorumluluk Filistin’de öteden beri devam edegelen ve özellikle de son günlerde Gazze’de gerçekleştirilen sivillere yönelik insanlık dışı katliamlar, mazlum Filistin halkına karşı soykırıma dönüşmüştür. Her geçen gün şiddetini artırarak sivil yerleşim yerleri, ibadethane, okul, hastane, çocuk, kadın ve yaşlı ayrımı yapılmaksızın topyekûn bir halkın hunharca hedef alındığı; masum insanların tedavi, gıda, su, elektrik ve barınma gibi tüm temel insanî haklarının kasten ve insafsızca engellendiği bu insanlık dışı dramı şiddetle lanetlemek ve katliamı işleyenlere ve destekleyenlere karşı durmak her Müslüman üzerine insanî, ahlâkî, vicdanî ve dinî bir görevdir. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de, sırf iman ettikleri için mü’minlere savaş açanların, onları yurtlarından çıkaranların ve bu kimselere destek verenlerin dost edinilmesi yasaklanmış ve aksini yapanlar zalim olarak nitelenmiştir. (el-Mümtehine 60/9; el-Hûd, 11/113) Hz. Peygamber (s.a.s.) de bu hususta “Kim zulmeden tarafa destek olursa Allah’ın gazabına uğrar.” (Ebû Dâvûd, Akdiye, 14 [3598]) buyurarak zalimlere destek olanların da zulme ortak olduğunu ifade etmiştir. Bu itibarla Müslümanlar başta olmak üzere dünya kamuoyu sorumluluğunun farkına varmalı ve sessiz kalarak bu zulümlere ortak olmamalıdır. Zulmü onaylamak veya haksızlığa göz yummak hiçbir insana yaraşmaz. Asırlardır olduğu gibi bugün de, zalime karşı mazlumun, haksıza karşı haklının, insanlık dışı her türlü eyleme karşı vicdanın ve sağduyunun yanında yer almak, Müslüman olarak hepimizin vazifesidir. Kutsal kitabımız Kur’an-ı Kerîm iyilik ve takva konusunda yardımlaşmayı emretmekte, kötülük ve azgınlık konusunda birbirine destek vermeyi yasaklamaktadır. (el-Mâide 5/2) Buna göre bir kimsenin zulüm altındaki Müslüman kardeşinin yanında yer alması, imkânları ölçüsünde ihtiyaçlarını giderecek şekilde infakta bulunması, ona yardım ve dua etmesi dinî bir sorumluluktur. Bütün bu görevlerin yerine getirilmesi ve yaşanan zulmün ortadan kaldırılması açısından Müslümanların birlik ve beraberliğinin ne kadar önemli olduğu bir kez daha görülmüştür. Asırlarca Müslümanların idaresi altında barış yurdu olmuş Kudüs-ü Şerif ve çevresinde yaşanan bu katliamların son bulması ve bölgenin bir an önce huzura kavuşması için İslam dünyası başta olmak üzere tüm uluslara büyük sorumluluklar düşmektedir. Bölgede yaşanan vahşete daha fazla göz yumulmaması, mazlum insanların yıllardır mahrum bırakıldığı temel hak ve özgürlüklerine kavuşturulması ve bölgede kalıcı barışın sağlanması için uluslararası kamuoyunun inisiyatif alması ve insanlık namına gerekli çabayı ortaya koyması zorunluluk haline gelmiştir.
Anne-babanın çocuğuna karşı görevlerinden birisi de ona güzel bir isim vermektir. Nitekim Hz. Peygamber, insanların kıyamet günü isimleri ile çağrılacağını belirterek “Çocuklarınıza güzel isim koyunuz.” (Ebu Davud, Edeb, 69) buyurmuştur. Konulacak isimlerin mutlaka Arapça olması ve bu ismin Kur’an-ı Kerim’de geçmesi gerekmez. Çocuğa isim koyarken dikkat edilecek husus, yadırganmayacak güzel anlamlı bir isim olmasıdır.
İslâm’ın temel kaynakları olan Kur’ân-ı Kerim ve Hz. Peygamber’in Sünneti; insanın, ilave bir sebebe ya da kayda bağlı olmaksızın sadece insan olmasından dolayı saygın ve dokunulmaz olduğu hususunda son derece berraktır. Birçok ayet-i kerime ve hadis-i şerif, bütün insanların tek bir kaynaktan, Hz. Âdem’den türediğini, yaratılıştan değerli olduğunu, yeryüzünün en şerefli yaratığı olarak var edildiğini, her birinin Yüce Allah’ın muradını yeryüzünde gerçekleştirmeyle görevlendirilme anlamında onun halifesi olduğunu belirtmiş ve bütün bunların bir ırka ya da dine mensubiyetle sonradan kazanılmayıp insan olarak yaratılmışlık itibariyle kimliğinde zaten verili olarak mevcut bulunduğunu ortaya koymuştur. Bu gerçek, İslam geleneğinde “İsmet-i Âdemiyyet” kavramıyla ifade edile gelmiştir. Bunun yanında İslam tarihi boyunca Müslümanlarla gayri müslimlerin arasında yaşanan sürekli savaşlar ve İslam varlığına yönelik devamlılık arz eden düşmanca tutumlar bazı âlimleri, insanın saygınlık ve dokunulmazlığının imana ya da emana dayandığı (İsmeti iman ve eman) fikrine götürmüştür. İnsanın dokunulmazlığının ve temel insan haklarının Âdemiyyete yani insan olmaya değil de imana yani mümin olmaya veya emana yani Müslümanların verdiği güvenceye istinaden İslam toplumunda yaşamaya dayandığı yönündeki bu sonraki yorumlar, tarihsel ve konjonktüreldir.