Fetva Meclisi
Soru
Hocam hanımların tesettürünün tam olması için üç kat kıyafet zorunluluğu var mıdır? İçindeki tek bir parça kıyafetle üzerinde ferace veya pardösü olsa bile iç kıyafet mi kabul edilir? Ayrıca arkadaşlarımla çok tartıştığım bir konu da şu, başörtüsünün yakalara bırakılması ayeti sadece omuzları örtmekten mi ibarettir? Göğüs kısmının da örtülmesi gerekmez mi?
Cevap
Benzer fetvalar
Selamünaleyküm. Bu emri, kadının kıyafetinin bütün olması olarak anlayabilirsiniz. Bu bütünlük göğüs gibi bölümlerin dikkat çekmemesi olarak da anlaşılabilir.
Aleykümselam. Çarşaf, ferace, elbise, başörtüsü… Hiçbiri şart değil. Şart olan kadın dışarı çıktığında bedenine ait ayrıntıların belli olmamasıdır. Üzerindekiler onu daha cazip duruma getirmemesidir.
Pardösü diye bir şart yoktur. Şart tesettürdür. Tesettür sağlandıktan sonra ne ile sağlandığı birinci dereceden önemli değildir.
Kadının tesettürlü olması Allah’ın ona bir emridir. Bir başka emri de mesela namaz kılmasıdır. İman edip mü'min olması ise bütün emirlerinin çatısı durumundadır. İman var oldukça biiznillah bir emrin eksikliği diğerleri de reddedilmiyor demektir. Tesettürü almamak ise kendi başına bir günah olarak kalır elbette. Yine de siz gayret edin ve tam bir mü'min olmaya çalışın.
Ne o ne de diğeri! Önemli ve gerekli olan tesettürdür. Tesettür de sizi bir genç kız olarak erkek arkadaşlarınızın gözlerinden koruyan şeydir. İsimlere takılıp kalmayın, pratiğe bakın.
Bedenin ayrıntılarının belli olmaması gerekir. Özeti budur.
ayet konusundaki diğer fetvalar
İlk insan Âdem aleyhisselamdır. Ondan önce bir insan yoktur. Zümer Suresinin altıncı ayeti de, bütün insanların babasının Âdem aleyhisselam olduğunu, eşinin de ondan yaratıldığını daha sonra da bütün insanların bir ana rahminde belli merhalelerle yaratıldığını haber vermektedir.
Kur'an'ımızdaki ayetlerin hangisinin nesh edildiği ve yerine neyin geldiği meselesini fıkıh yolu ile kesin sonuca ulaştırabiliriz. Bugün müminlerin dışında kalan kitlelerle nasıl yaşayacağımız konusu fıkhın konusudur. Bu konuda ilk asırlardan itibaren fukaha eserler vermiştir. Günümüzde de muasır ulema bu konu ile alakalı ayrıntılı çalışmalar yapmışlardır. Dolayısıyla Kur'an'ımızdaki bir veya iki ayeti esas alarak bugün nasıl bir siyaset izleneceğini belirlemede başarılı olamayabiliriz. Esasen fukahanın da Kur'an dışına taşma gibi bir durumu da yoktur. Ayetlerin bir bütün olarak ele alınması şeklinde de anlaşılabilir bu durum. Özet olarak sorunun çözümünün fıkıhta olduğunu ve çözülmüş olduğunu söyleyebiliriz.
Üzerinde Arapça Allah’ın adı veya ayet yazan kâğıtların kesinlikle çöp gibi yerlere atılması caiz değildir. Yakılmalıdır. Türkçe veya başka bir dil ile yazılanları ise mümkün olduğu kadar çöpe atmamalıyız. Onların da yakılması doğru olandır.
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellemin iki hadis-i şerifi bu sorunun cevabı bağlamında öne çıkarılmalıdır: “Her ümmetin bir imtihanı vardır. Benim ümmetimin imtihanı da maldır.” “Mal” tabii ki para ve diğer her çeşit mülk anlamındadır. İsrailoğulları bir buzağıya tapınıp tapınmamakla sınanmışlardı. Salih aleyhisselamın kavmi bir deve yavrusunu kesmekle sınanmıştı. İbrahim aleyhisselamın kavmi putlarla, İsa aleyhisselamın milleti de doğum mucizesiyle imtihan edilmişti. O ümmetlere başka sınavlar da verilmişti ama öne çıkan konular bunlardı. Bizim ümmetimizin sınavı da mal konusundadır. Başka bir hadis-i şerifinde Efendimiz aleyhisselam, kıyamet saati yaklaştıkça malın çoğalacağını, konforun artacağını, dünyanın yemyeşil bir vadiye dönüşeceğini, ümmetinin de bu noktada perişanlık yaşama ihtimalinin bulunduğunu bildirmektedir. Hadisin başında da “Sizin fakirlik ve yokluk çekmenizden korkmuyorum.” buyurmuş, dünya servetinden ötürü birbirimize düşerek ibadetlerimizi yapamamamızdan endişe ettiğini haber vermiştir. Bizim de elbette şehvetler, cihat ve başka imtihan konularımız vardır lâkin ileri çıkan sınanmamız mal üzerinden gerçekleşmektedir. Mal söz konusu olduğunda da faiz, bir tür atar-toplardamar gibi konunun en yüksek bölümünü temsil eder. Ekonomisi iyi durumda olan ülkelerin dahi faizle sorunları hep vardır. Bir ülkenin faizi bir puan artırması veya indirmesi sadece oradaki değil bütün dünyadaki dengelerin etkilenmesine yol açmaktadır. Allah’ın en büyük haramlarından sayıldığı hâlde, mal illetine teslim olduktan sonra faiz diye bir ayrıntıya artık gerek kalmamaktadır. Bunu, kalp krizi geçirmiş birinin parmak uçlarındaki hareket dengesizliğini de merak etmeye benzetebiliriz. Kalp krizi geçiren bir bünyede en son merak edilecek konu budur hâlbuki. Merkez kan pompalamakla ilgili sorun yaşadığında parmaklar çok da önemli olmaz. Ümmetimiz mal üzerinden sınandığında malın bütün türevleriyle sınanma söz konusu olacaktır; malla alakalı herhangi bir şeyle. Faiz dünya ekonomisinin en hareketli konularından olduğu sürece de imanı zayıf kimselerin bir numaralı sınavı olarak kalmaya da devam edecektir. Konu yine imandaki zafiyet veya kuvvet göstergelerine çıkar.
Günümüzde faizli bankaların ayet ve hadisin “ribâ” olarak ifade ettiği faiz işlemiyle tam olarak örtüştüğünü ve işlemlerinin kesin biçimde haram olduğunu söyleyebiliriz. Bu hususta tereddüt söz konusu değildir. Belki faizin farklı çeşitleri, mesela gıda ürünlerinden beli bir kısmına da faiz denmesi gibi bir ayrıntıdan ötürü tanımın uygulamayla uyuşmadığından söz edilebilirse de faizin para, bazı temel ihtiyaçlar ve aynî eşya üzerinde söz konusu olabileceğinden hareketle bu bankaların bildiğimiz faiz tanımıyla uyuşmadığı söylenemez.
Katılım bankalarının çalışma sistemini en ince ayrıntısına kadar okumuş değilim. Ekonomiyle bağlantısı çok güçlü olmayan, dışarıdan bir vatandaşın gördüğü ve fetva açısından incelediğimiz kadarıyla görebiliyorum manzarayı. Bu tür bankaların kâr-zarar işleyişi, vatandaşa sundukları yüzeysel bilgi açısından yani kâğıt üzerinde, ayet ve hadise ters değildir. Özel işlemler, bazı ayrıntılarda haramlığa bulaşma gibi durumlar söz konusu olabilirse de bir ekonomist gözüyle bakamadığımız meseleler olduğundan genel itibarla işin helal olduğu kanaatindeyiz.