Fetva Meclisi
Soru
Allah sevdiği kuluna dert verir diyoruz. Peki hocam, başına hiçbir musibet, bela, hastalık ve maddi konularda sıkıntı gelmeyen insanı Allah sevmiyor diyebilir miyiz?
Cevap
Benzer fetvalar
Bu, insanın bencil hislerden kurtulup kendisi gibi insan olanların insani ihtiyaçlarını görmede gayretli olması demektir. Bu da bir farklılıktır.
Bunun için kati olarak seviyor/sevmiyor dememiz mümkün olmaz ama işaretlerle çok yakın noktaları görebiliriz. Mesela kulun Allah’ı ne kadar sevdiğine, o sevgiyi ne kadar farzları yapma, haramlarından kaçınmaya dönüştürdüğüne bakabiliriz. Bunlar iyi bir işaret olur.
Her ikisi için de “öyledir” denemez. Sıkıntı çekmek veya çekmemek bir karine yani işaret olabilir ama belge olamaz. Ayrıca kimin ne çektiğini neyi de çekmediğini dahi bilme imkânımız tam olarak yoktur. Bu tür yan bilgileri bir işaret olarak görüp ileri taşımamak en doğrusudur.
Selamünaleyküm. Tekrar söz ver ve sözünde dur.
Bu dünya hayatının belli kuralları vardır. Bunlara tabiat kuralları veya başka bir isim verilmesi sonucu değiştirmez; bu kurallar üzerinden biz ve diğer canlılar yaşıyoruz. İnsanların hataları ve isyanlarının yaşadığımız dünyaya ve buna bağlı olarak da hayatımıza olumsuz etki bıraktığını gözlerimizle de izleyebiliriz. İnsanların iyi olmasının hayatımızı etkileyen olumsuzlukları da iyileştirmeye katkı vereceği kesindir. Ne var ki bu iyi olma durumu bir iki kişinin namaz kılması ile sınırlı tutulabilecek kadar basit zannedilmemelidir. İnsanlık iyileşmeye doğru yön çevirmelidir ki toplu bir bereket ve iyileşme görülsün. Öyle veya böyle biz üzerimize düşeni yapar ve iyi olmaya gayret edersek en azından Allah katındaki sorumluluğumuz ve taşıdığımız vicdanımız için gerekeni yapmış oluruz. Bu da yarın ahirette azap çekmememizi sağlar biiznillah.
Sevmek kelimesini biz kendimiz için kullandığımız gibi Allah Teâlâ için de kullanırsak yanılırız. Evet, Allah Teâlâ sever, bütün mümin kullarını sever, özellikle de peygamberlerini daha çok sever, Muhammed aleyhisselamı da hepsinden çok sever ama bu sevgi bizim üretip kullandığımız sevgi değildir. Onun sevmesini razı olması olarak anlarsanız rahat edersiniz. O seviyorsa kulundan razı demektir. Razı olma süreci de o bahsettiğiniz bin bir sınavdan sonradır zaten. O sınavlar sevilen bir kul olmayı sonuç olarak getiriyor.
dert konusundaki diğer fetvalar
Kulun başına gelen olumsuzlukları değerlendirirken “her olumsuzluk” diye sınırlandırılmış bir ifade yanlıştır. Evet, elimizin/dilimizin/gözümüzün yaptıkları, kalbimizin kaypaklıkları netice olarak Allah’tan musibet gelme nedeni olabilir. Bunu gösteren, işaret eden ayet ve hadis de vardır. Ama buna dayanarak her musibetin bir hata üzerine ceza olarak indiği söylenemez. Ve başa gelen musibetler sanki gerekli cezası da gelmiş ve iş bitmiş gibi bir anlayışa da sebep olamaz. Peygamberler başta olmak üzere küçük bebekler ve salih insan olarak bildiklerimizden büyük musibetler yaşayanlar vardır. Onları nereye koyacağız? Bu tür meselelerde tek bir seçenek üzerinde düşünmek gayba ait bilgileri zorlamak olabilir. “Biz hata etmiş ve sebep olmuş olmayalım da…” şeklinde özetlenebilecek bir idrakle bakılmalıdır meseleye. Rabbim musibetlerden muhafaza buyursun. Gaflette olmaktan da bizleri korusun. Âmîn.
Müslüman imanından ve akıbetinin hayır olmamasından her zaman korkar/korkmalıdır. Gidişatının nereye olduğunu önemsemeyen tehlikeli bir sona varabilir. Bu da sürekli bir mücahede halinde olmak demektir. İmanımızın korunması, ibadetlerin aktif tutulması, kalp rahatsızlıklarına karşı uyanık bulunulması herkes için bir görevdir/gerekliliktir. Dua ve yalvarış mü'min biri için ibadettir. Her durumda bu ibadeti yapmalıdır. Rahat zamanlarında yapmıyor da zor zamanlarında yapıyorsa bu tamını değil birazını yapıyor demektir. Buna eksik bırakmak deriz. İbadetteki eksiklik farz olan düzeyin altına düşecek şekilde ise o tehlikelidir. Nafile olan ya da fazilet olan düzeyin altına düşmesi ise bir kayıp olmakla beraber iman zayıflığı ile adlandırılacak bir eksiklik de değildir. Eksiği gidermek, daha iyisine muvaffak olmak zaten bir gayedir. O gayeye doğru yürümelidir mü'min.
Konuşana bir katkı sağlamak için ise dinlenebilir. Sadece laf yuvarlamalarından ibaret ise veya o dinleyenin bir şey yapması mümkün değil ise gıybete kiralanmış bir kulak sahibi olmak olur bu.
Kur'an’ımız çok açık bir uyarıda bulunmaktadır: ‘Kalpler ancak Allah’ı zikirle huzur bulur.’ Sorunuzun cevabı budur. Allah’ı zikir huzurdur hatta hayatın ta kendisidir. Peki Allah’ı zikir ne demektir? Allah’ı zikir elde tesbih ‘Sübhanalllah’ demektir dersek yanlış olur. O tesbih ile yapılan zikrin bir çeşididir. Öz olarak Allah’ı zikir, Allah’ı hatırlıyor olmaktır. Allah’ı hatırlıyor olmak/zikir ehli olmak ise hayatı İslam ile yaşama mücadelesi yapmaktır. Bunu şöyle özetleyebiliriz: - Pratik bir iman, o imanı şeytanın ve kâfirlerin saldırılarından korumak. - Haramlardan korunmuş yaşamak. - Farzlardan eksik bırakmamak. - İnsani görevlerde eksiksiz olmak. Eş olanın eşliğini, evlat olanın evlatlığını hakkıyla yerine getirmesi. - Ahlak sorunu yaşamamak. - Nafile ibadetlerden becerebildiğini yapmak. - Sosyal kimlik sahibi olmak. - Mubahlarda aşırıya kaçmamak yani nefse esir olmamak. - Çok dua ediyor olmak. - Ahireti öteler ötesi bir yer olarak değil yarından bile erken gibi görmek. - Mü’min kardeşlerle kardeşlik ahengi içinde yaşamak… Bunlar Allah’ı zikir üzere bulunmanın işaretleridir. Böylece bu işaretlerle başlangıç ve yürüyüş noktası da tespit edilmiş olur.
Allah bizim Rabbimizdir. Biz ondan geldik ona gideceğiz. Her şeyimiz onundur. Her şey onunladır onun içindir. Dara düştüğümüzde veya hastalandığımızda ona sığınırız, ondan başka gerçek bir çaremizin olmayacağını biliriz. Buna iman ederiz. Kul Allah’tan istedikçe doğruyu yapar. İstemekten uzak durdukça yanlış yapar. İşin aslı budur. Gerisi felsefedir.