Fetva Meclisi
Soru
Bu ümmetten helak kaldırıldı, ümmet helak olmaz ne demektir? Bir sürü helak denecek durumlar görüyoruz.
Cevap
Benzer fetvalar
Bir kere dünyada ne kadar ümmet vardı, kim nerede yaşadı gibi soruların net bir cevabı yoktur elimizde. Sadece Kur'an’ımızın aktardıkları ve hadislerde geçenler hakkında kesin bilgiye sahibiz. Genel olarak zikredilenler üzerinden bakıldığında eski ümmetlerin helak olma nedenleri sekiz başlıkta toplanabilir. Bu başlıkların da alt başlıkları oluşturulabilir. Eski ümmetlerin hataları ve o hatalar üzerine helak olmaları bilgisi elbette bize aklımızı başımıza alma açısından önemli bir derstir ancak ortada acı bir gerçek vardır: Hiçbir ümmet öncekilerin akıbetinden ders çıkarmamıştır. Bugün de kitlesel olarak bu ders çıkmayacaktır. Ahıslar olarak biiznillah nefislerimizi terbiye etme ve Allah’a dönme noktasında bir ders mümkündür. Geçmiş ümmetler: Mülkünde yaşadıkları Allah’ı yok kabul ettiler. İman etmedikleri gibi uzun dilli tavırlar içinde oldular. Tam anlamıyla yaşadıkları yerleri günah bataklığına çevirdiler. Hayvanlara bile imrenilecek hâle düştüler. Allah’ın azabı ile alay ettiler. “Madem öyle göndersin azabını” bile dediler. Büyük bir kibir içine girdiler. Peygamberlerine eziyet ettiler, kimini öldürdüler kimini yaraladılar. İsraf, şımarıklık, azgınlık karakterleri oldu. Ticaretten her alana yayılmış bir hile kapladı onları. İman edenlerin önünde engel oldular. Kendileri battığı gibi herkesin batmasını istediler. Yaşadığımız bu hayatta bilhassa batı kültürü adı altında bu sekiz maddenin ne kadar eskinin tekrarı olduğunu artık akıl sahibi her mü'min çok iyi idrak eder.
Ümmet, dünya çapında bir ümmettir. Sesi çıksa bile bütün dünyaya yayılacağından kısık ses gibi duyulur. Enerjimizi dünya ve ahiret üzere ikiye böldüğümüzden başkalarına göre az çalışıyor gibi dururuz. Aslı ise öyle değildir. Ümmetimiz büyük ümmettir, dertleri ve muhtevası da büyüktür. Herkes sabredecek ve son kalan tek mü'min heyecanı ile çalışacak. Kimse kalmasa da o, imanı ile yaşayan tek kişi olarak yaşamaya bakacak. Bu zamanda mücahitlik böyledir. Allah’a emanet olasın.
Mut’a nikâhı haramdır, haramlığında da bir şüphe yoktur. Şia’nın isnatsız sözleri dışında mut’ayı helal gören yoktur. Mut’ayı helal gören, bu konudaki hadisleri bilmediği veya tam anlayamadığı için helal olduğunu söylüyorsa onun için kâfir dememiz caiz olmaz. Hadisleri bile bile mut’anın helal olduğunu iddia ediyorsa öyle biri için kâfir olma ihtimali daha yüksektir. Onun için mü'min muamelesi yapamayız. Zira Peygamber aleyhisselamın açık hadislerini ve ümmetin yaygın kanaatini karşısına alan biri için “mü'min kardeş” muamelesi yapamayız.
Mümkün ise, konu belirterek helalleşmek daha doğru olur. Ama umumen de olsa helallik muhakkak alınmalıdır. Çok zor bir yere gidiyoruz. Oraya hak götürmek tehlikelidir. Allah'a emanet olun.
Allah'ın azabını hemen gelsin gibi istemek o ümmetlerin işlediği hatalardan biridir. Bu ifadelerin bile kullanılması isabetli değildir. Allah'ın azabına değil affına ve rahmetine talip olmak gerekir. Önceki ümmetlere her hafta bir azap gelmiyordu. Belki on binlerce sene geçmiş bir tarihin bütününü şimdi biz görüyoruz. Bu tarih içinden de kitabımız bize yüzlerce azap örneği vermiyor. Kaç Nuh Tufanı var, kaç denizin yarılması var? Bugünkü zulüm ve Allah'a baş kaldırmanın birkaç asrını bilebiliyoruz. Mesela son beş asrı örnek alalım. Bu beş asır önceki ümmetlerden helak olanlardan kaçına tekabül edecek bir zamana karşılık gelebilir? Sadece matematiksel olarak bile ortada 'neden?' sorusunu gerektirecek bir durum yoktur. Kaldı ki mesele matematik meselesi değildir. Bu ümmet, son ümmettir. İnsanlığın son gemisidir. Bu ümmetin helaki olacak bir azap kıyamet demek olabilir. Ümmetin büyüklüğü ve ağırlığı kadar yanlışların ve günahların da büyüklüğü ve ağırlığında farklılık olabilir. Azabı sadece gökten inen ateş olarak görmemek gerekir. Kim bilir nice azabı bizzat yaşadığımız halde, azabın bir ağırlığı olarak onu hissetmiyor, film izler gibi izliyoruz. Bu da neticede bir azap çeşididir. Allah'ın evren ve insan üzerinde SÜNNETULLAH dediğimiz kanunları vardır. Bu kanunlar bir ayrım yapmadan, ötelenmeden ve aceleye getirilmeden uygulanmaktadır. İlk günden beri böyle oldu, son güne kadar da böyle olmaya devam edecektir. SÜNNETULLAH işlerken mümin kafir ayırmadan işler. Muhtemel azap müminleri geçip kafirlere gelmeyecektir. Yeryüzünü ifsat edenler ve ifsadı düzeltmeyenler olarak herkesi bulacaktır ama ahirette herkes dünyadaki durumuna göre dirilecektir. Alimler başta olmak üzere ümmetin önderleri azabın ne zaman geleceğini beklemek yerine gelmemesi için yoğun gayret ve pratik çalışmalar yapmalıdırlar. Onlara düşen bu vazife azabın gelmesini veya gecikmesini etkilemez ama onların ahiretteki hesabını etkiler.
Normal şartlarda helallik içten gelerek yapılırsa geçerlidir. Baskı veya şerrinden korunma amacıyla yüreğin onaylamadığı helal etme "geçiştirme/savuşturma" şeklinde isimlendirilir.
afet konusundaki diğer fetvalar
a. Salgın ve benzeri afet zamanlarında işveren veya çalışan çalışma akdini feshedebilir. Bu fesih yasal engeller nedeniyle işletilemiyor ise, b. Çalışanlara (zekât alabilecek durumda iseler) zekât fonundan destek verilebilir ama zekâtın AYLIK YERİNE verilmesi caiz olmaz. Zekât bir ibadettir, ibadetler menfaat için kullanılamaz. Zira zekât Müslüman’a verilir. Çalışanlar arasında Müslüman olmayan zaten zekât alamaz.
Deprem bir tabii afetin adıdır. Depremi şu veya bu sebebe bağlamak yeterli olmaz. Evet, zina başta olmak üzere günahlar afetlere davetiyedir ama tek başına sebep olarak günahları görmek yerinde olmaz. Maddi ve manevi daha geniş bir açıdan bakılmalıdır depremlere.
Ne yazık ki şimdiki hayat anlayışımız böyle oldu. Bunun aslı ise başkadır. Seleften nakledilen tatlı bir notu unutmamanızı tavsiye ederiz: “Biz, paramızı kendimizin saymazdık. Bu düzeyi kaybettik de kardeşlerimizi tercih etme düzeyi kaldı. Onu da kaybettik, bir tek borç verebilme düzeyimiz kaldı.” Şimdiki anlayışla ilk nesillerin anlayışı arasında büyük farklılıklar bulunmaktadır. Bu nesilde borç verme bile kalmadı denebilir. Borç vermek bir ibadettir. Karşılığı Allah’tan sevap olarak beklenir. Bu yüzden de borç vermenin hükmü incelenirken denir ki: - Normalde borç vermek müstehaptır. - Acil bir afet yaşayana vermek farz olabilir. - Haram bir işte kullanacağını bildiği kimseye vermek haram olur. - İsraf edeceğini bildiği kimseye vermek ise mekruh olur. Görülüyor ki borç vermek bir hüküm ağı içerisinde durmaktadır. Bu da ne kadar önemli bir ibadet niteliği taşıdığını gösterir. Evet, borç almak mübah olsa da neticede bir dert ve sıkıntı yumağı olduğu için uzak durulması evladır ama insanoğlunun bin bir hâli var, istemeye istemeye borç alabilir bir insan. Borç, verildiği gibi ve oranı aynı olarak geri alınmalıdır. Mesela yüz veren yüz bir istemeyecek. Faizli bir bankanın borç vermesi ile mü'min bir kardeşin borç vermesi arasında fark olmalıdır. Bu borç olduğu gibi geri alınmalıdır kuralına söz konusu verilen paraya ilave yapmamak dahil olduğu gibi ek bir menfaat istememek de dahildir. Örnek olarak şunu zikredebiliriz: Borç karşılığında evinde bir yıl kira ödemeden oturma şartı bir faizdir, haramdır. Ya da borç karşılığında kirayı normalin üstünde tutmasını istemek fazlalıktır, caiz değildir. Borç, daralmış birine iyilik yapmaktır. Karşılığı alınarak yapılan iyilik, iyilik değildir. Bu nedenle âlimler bir borç ilişkisinin ardından borçlunun hediye vermesini bile şüpheli bir durum olarak görmüşlerdir. Borç ilişkisinden önce söz konusu olmayan hediyeleşmenin borçla beraber ve borç dururken ortaya çıkması borcun menfaat getirmesidir, caiz olmaz. Müslüman insanın, borcuna sadık kalması ve borç verenin yaptığı iyiliğe pişman etmemesi ahirete de taalluk eden ağır meselelerden biridir. Borç varken yani kul hakkı varken cennet çok uzaklarda durur, her mü'min bunu böyle itikat etmektedir. Bu sebeple borcu vaktinde ödemek dinin emridir. Buna ilave olarak şunu da zikredebiliriz: Borç alınırken gündem olmadığı hâlde, borçlu aldığı borcu iade ederken bir miktar fazlalık verse mesela aldığı yüz lirayı yüz beş lira olarak verse bu faiz değildir. Bu iki mü'min arasında bir hediyeleşmedir. Alacaklının da böyle bir beklentisi yoktu zaten. İnsanlar arasında da böyle bir teamül yoktur. Bu bir teşekkür tarzıdır ve caizdir.
Kanun şudur: İman edenin Allah rızası için, Allah’ın istediği şekilde yani dinine uygun olarak yaptığı işler ahirette sahibine yarar. Bunun dışında bu dünyadaki iyi işlerin ahirete geçmesi söz konusu değildir. Bela geldiğinde o beladan zarar görüp ölen mü'min ise o bela onun için günah temizleyicisi olur. Kâfir için ise böyle bir umut yoktur. Kâfir iyi işler yapan birisi ise o, yaptığı iyi işlerin karşılığını bu dünyada rahatlık, mal ve huzur olarak alır. Ahirette alabileceği bir şey yoktur, dünyada yaptıkları heba olup gidecektir.
Esasen bayram namazı açık arazide kılınır. Camilerde kılınması esas olmayan yani ruhsata binaen yapılandır. Bayram namazının açık arazide kılınması, bütün cemaatin topluca aynı anda namazı kılması içindir. Sünnet böyledir. Bizim şartlarımızda neredeyse bütün bayram namazları artık camilerde kılınmaktadır. Bu da birden çok yerde kılınması anlamına gelir. Ciddi bir özür olmadıkça bayram namazının aynı camide birden çok kere kılınması caiz olmaz. Mevcut durumun ciddi bir özür olabileceğini zannediyorum. Yalnız aynı imam iki kere kıldırmasın. İkinci grup için ikinci bir imam bulunsun. Allah Teâlâ’dan üzerimizdeki afetleri acilen izale buyurmasını niyaz ederim.
Yaşadığımız afetin ağırlığı tartışılmayacak kadar büyüktür. Elbette böyle bir dönemde Müslümanlar, topraklarında yaşadıkları devlete sahip çıkacaklardır. Ancak zekâtın, özel bir ibadet olarak harcanma alanları devletin sıradan harcama alanları ile aynı değildir. Gördüğümüz kadarı ile devlet şu ana kadar, “zekât bölümü” diye bir ayrı hesap açmamıştır. Bu nedenle zekâtınızı ibadet açısından daha garantili olması için Diyanet Vakfı’na verseniz kabule daha yakın olur zannederiz. Allah kabul etsin.