Fetva Meclisi
Soru
Hocam bir Müslüman olarak hocalar ile alakalı sosyal medyada konuşmak yazmak günah mıdır bize? Hocalar tenkit edilemez mi?
Cevap
Benzer fetvalar
Değerli kardeşim, Gıybet en ağır haramlardan biridir. Gıybeti yasaklayan Kur'an âyeti “ölmüş kardeşin etini yemek” şeklinde tarif ediyor gıybeti. Gıybetin yaygınlaşması, herkesin dilinde olması onu helalleştirmez, sıradanlaştırmaz. Bu bir ihmaldir, hatadır. Allah Teâlâ’dan bizi böyle bir afetten muhafaza buyurmasını dileriz. Elbette elimizden geldiği kadar sakınacağız, beceremediğimiz olursa onun için de Rabbimizin affına sığınacağız. Gıybet, mü'min kardeşini arkasından onun hoşlanmayacağı şekilde konuşmandır. Bu bir onur zedeleme eylemidir. Yasak olan da o onurun zedelenmesi meselesidir zaten. Gıybetin caiz olduğunu söyleyebileceğimiz noktalar da vardır. Prensip olarak gıybetin her çeşidinden sakınmalıyız ama aşağıdaki başlıklarda gıybet haram değildir. Bunu da bilmeliyiz: a. İnsanlara zulmeden bir zalimin zulmünü anlatmak gıybet sayılmaz. Zalimin zulmü konuşulur. b. Evlilik, ortaklık ve benzeri ilişkileri oluşturmak için istişare ederken geçen doğru sözlerden de gıybet oluşmaz. c. Dini anlatan insanların aleni yanlışlarını doğru olarak anlatmak da gıybet olmaz. Bu bir dini koruma eylemi olur. Ancak neyin nasıl söyleneceği yani teşhirin şekli ayrı bir konudur. d. Büyük günahlardan birini alenileştirerek işleyen ve fasık durumuna düşenin hâlini konuşmak da gıybet olmaz. e. Meçhul birinin arkasından konuşulan şey gıybet değildir. Konuşulan şeyden kimin etkilendiği anlaşılmıyorsa o gıybet değildir. f. Aldatan birinin aldatmasını açıklamak gıybet değildir. Mesela bir ticari ilişkide aldatma üzerine kurulu bir alışverişin gerçeğini bilen biri “seni aldatıyor” diye kardeşini uyarsa, bu gıybet olmaz. g. Tanıtım ve bilgilendirmeyi aşmayan bir söz gıybet değildir. Mesela “Topal İdris” sözü, herkesin topal olarak bildiği biri olduğu ve başka türlü de tanıtılamayacağı bir ortamda gıybet oluşturmaz. h. Müftüye fetva sorarken konuşulmak zorunda kalınması gıybet değildir. i. Yardıma muhtaç birinin yardım gerekçesini başka türlü izah edemeyecekse konuştuğu gıybet olmaz. j. Dine ilaveler sokan bid’atçi birinin yaptığı işin konuşulması da gıybet olmaz.
Selamünaleyküm. Gıybet, bir mü'minin toplum içindeki onurunu yaralama açısından haramdır. İnsanların onurunun korunması gerektiği gibi mü'min toplumun ahlâk ve akidesinin de korunması gerekmektedir. Eğer şahıslar mü'min topluma zarar verir duruma geliyorlarsa kendileri gıybete izin çıkartma durumuna gelmiş olurlar. Öyle bir durumda da gıybet haram olmaz. Bir insanın yaptığı hatanın kendisi ve Rabbi ile baş başa kalmış bir hata olması başka şey hatasının mü'min topluma zarar verecek bir hata işlemesi başka şeydir. Onunla Rabbi arasındaki hataları etrafında gıybetini yapamayız. Mü'min topluma zarar dönüşen hata ise umumun maslahatı için konuşulabilir. Şu kadar ki, böyle bir kararı verirken ne kadar nefsi davranıyoruz ne kadar da dinimiz adına konuşuyoruzun hesabını çok dikkatli yapmalıyız. Şeytan haramları gayet cazip hâle getirmekte pek mahirdir.
Selamünaleyküm. Bir kere tenkit, ya siyasi veya idari konumu olan birinin üzerinden yapılır ya da ferden zarar gördüğümüz bir kişi üzerinden yapılır. Bu ikisi de bir hak aramadır ve gıybet hükmünde değildir. Birincisinde toplumun hukuku savunulmaktadır, ikincisinde de şahıs kendi hakkını savunmaktadır. Gıybet ise bir mü'minin arkasından onu rencide edecek şekilde konuşmaktır. Konuşulan şeyin doğru veya yanlış olması bildiğiniz gibi sonucu değiştirmemektedir. Allah hepimizi hayra yönlendirsin.
Bu konuda size verebileceğimiz rahatlatıcı bir cevabımız ne yazık ki yoktur. Öyle bir zamana gelmiş bulunuyoruz ki, herkes kendi yaptığını yapılması gerekenler için yeterli bir örnek olarak görebilmektedir. Gidişatımızın ürkütücülüğünden Allah’a sığınırız. Her bir Müslüman böyle durumlarda kendisini ayakta kalması gereken son örnek olarak görmelidir. Kim ne yaparsa yapsın, “Nuh’un gemisinin son yolcusu benim” mantığı biiznillah Allah katında kurtarıcıdır. • Allah’ın haramlarına karşı, o haramların sıradanlaşmasına karşı içi kaynayan Müslüman olmadıkça Allah’ın rızasını iddia edemeyiz. Yakın geçmişte bir mü'minin elinde piyango bileti görmeyi bile düşünemezken şimdi sıradanlaşması mesela kumar gibi bir harama karşı refleksimizin eridiğini göstermektedir. Bu bir felakettir. Bu felaket gözümüzün önünde alev alev büyürken bizim görsel bazı dini temaları avuntu olarak kabullenmemiz de ikinci bir felakettir. Hasbunallah. • Allah Teâlâ mü'minlerin salih ameller üzerinden yarışıyor olmalarını emretmiştir. Şimdi ise dini ayakta tutmak hocalara ve belli başlı kimselere terk edilmiştir. Cennete herkes talip iken cennete giden yolları oluşturmada kimsenin heyecanı yoksa bu da bir felakettir. • Nesillerin iffeti üzerinde tarihte örneği görülmemiş bir yıpranma herkesin bilgisi ve gözü önünde gerçekleşirken kimimiz siyasi endişelerle, kimimiz de basit tahminlerle konuyu gündem dışına taşımakla büyük bir yanılgı içine düşmüş bulunuyoruz. Bu da başka bir felaket oluşturmaktadır. • İhlasla ve şeriatımızın ölçülerine sadık kalarak ve bu mevcut durumu bizim için Allah’tan gelen büyük bir imtihan olarak görüp çalışma yapmalıyız. Konunun siyasi malzeme yapılması yanlıştır. Yaptığımız diğer iyi işleri buradaki görevimize saymamız da akıllıca bir iş değildir. Tek kalma ile sonuçlansa da dinimiz ve mukaddesatımız için evlerimizden örneklendirerek bütün sosyal hayatımızı kuşatan kaleler oluşturmamız günümüzün cihadı, anımızın vazifesi olarak bilinmelidir. Yapmayanların hataları etrafında vakit harcamamız da yanlış olur. Sabır ve heyecanla bu ümmetin ilk nesillerinin yaptığını yapmaya çalışacağız. Allah’tan da yardımını isteyeceğiz.
İnsanla alay ederek eğlenmek yüzüne karşı veya arkasından haramdır. Bazı âlimler bunu kebair günahlardan saymıştır. Kesinlikle gönlünü alarak helalliğini alın. Ahirette ibadetlerinizle hesaplaşacaksınız. İnsanla alay edilmez ne yüzüne karşı ne gıyabında. Gıyabında olan yüzüne karşı olandan daha tehlikelidir. Zira devreye bir de gıybet girmiştir. Dinimizin insan hakları (!) diye bir felsefesi yoktur ama insanı böyle mükerrem tutan muhteşem güzelliği vardır.
Bazı insanlar eksi peşinde olmayı bir iş bellemiş oluyorlar. Birilerinin hatalarını bulmak şeklinde bir ibadet yoktur. Hepimiz iyiyi bulup yaymakla yükümlüyüz. Hocalar da insan olarak hata edebilirler. Hatalarını taklit edecek değiliz şüphesiz. Körü körüne bir hocayı veya âlimi sevemeyiz ama elimizde bir elekle âlimleri eleyecek de değiliz. Arkadaşınızla tartışmayın. Bu konulara girdikçe ondan uzaklaşacağınızı hissettirin. Böylece kendinizi gereksiz bir sıkıntıdan kurtarmış olursunuz. Onu hiçbir şekilde de ikna edebilecek değilsiniz, boşuna emek vermeyin.
alim konusundaki diğer fetvalar
“Hoca” sözcüğünün ifade ettiği anlam daha çok “din görevlisi” ifadesi ile örtüşmektedir. Siz özellikle hoca sözcüğünün değil “âlim” sözcüğünün ifade ettiği anlam üzerinde değerlendirme yapmalısınız. Önce bunu düzeltelim. Daha sonra da şunu bilmekte yarar olacaktır: Âlimler Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellemin varisleridir yani onun dinini ve davasını kıyamete kadar taşıyacak emanetçileridirler. Âlimlere bu gözle bakmak ve bu saygınlıkla değerlendirmek gerekir. Âlim bir insandır. Asla melek değildir. İnsanlıkla alakalı sınırlar ve sorunlar onun için de geçerlidir. Elbette beynini dolduran ilim ve işgal ettiği makam onu farklı kılacaktır ama asla insan olmanın ötesine götürmeyecektir. Âlimler arasında bir derece ve birikim farkı olması tabiidir. Zira onlar insandır neticede. Hepsinin aynı düzeyde olması beklenemez. Peygamberler arasında bile bir derece farklılığı vardır. Âlimlerin hangisinin değerinin ne olduğu gibi bir ölçme asla yapılamaz. Bunu sadece Allah Teâlâ bilebilir. Âlimin ilmi beşeri ölçülerle ölçülebilir ama fazileti ölçülemez. Âlimin/âlimlerin ilmî birikimleri, ümmete katkısı ise ölçülebilir ama bu ölçme sıradan Müslümanların işi değildir. Bir âlimi değerlendirebilmek için en az o âlim kadar olmak hatta ondan da biraz yukarıda olmak gerekir. Oyuncuları değerlendirir gibi âlimleri değerlendirmeye kalkışmak tam anlamı ile bir cahillik örneğidir. Çok kitap yazmış olmak, sosyal medyada çok mesaj yayınlamış olmak, çok konuşma yapmış olmak gibi belirtiler üzerinden Peygamber aleyhisselamın varisleri arasında değerlendirme yapmak bu ümmetin değerleri ile oynamak sonucuna götürecektir. Bu bir kayma ve kaymayı meşrulaştırma sonucuna sürükleyebilir maazallah. Gayesi Allah’ın rızasını kazanıp cennete girmek olan bir mü'min böyle bir uğraşıyı kendisine uygun bulmamalıdır.
Her iki kelime de Allah’a karşı işlenmiş hatalar anlamında kullanılmaktadır. Zenb (günah) için büyük günahlar, seyyie için ise küçük günahlar kastedilir diyen âlimlerimiz vardır. Bazı âlimler de zenb ifadesini Allah’a karşı işlenen günahlar için, seyyie ifadesini de kul hakları ihtiva eden günahlar için kullanmışlardır. Neticede her iki kelimeyi de Türkçedeki GÜNAH ifadesi ile açıklayabiliriz.
Böyle bir tespit hatalı sonuca götürür. Şeyh veya âlim, insanların örnek almaları için vardır zaten. O yapıyor diye yapmayı bu açıdan ele alabiliriz. Bu da iyi bir göstergedir. Onun gözüne girmek gibi bir iş ise ona ibadet demek zordur.
Kur'an’ımızda bir tek kelime, harf fazlalığı veya azlığı iddiası yoktur. Elhamdülillah eksiksiz olarak elimizdedir. Sadece bazı âyetlerin bitiş noktası ile bir sonraki âyetin başlangıç noktasında âlimler arasında farklı içtihatlara neden olduğu için âyet sayısı sanki farklı imiş gibi anlaşılmaktadır. Mesela İhlas suresi dört ayettir. Bazı âlimler İhlas suresini beş âyet olarak beyan etmişlerdir. Bunun nedeni de ortada لم يلد ولم يولد ayetinin bir âyet mi yoksa birinci kelime bir âyet ikinci kelime bir âyet mi olduğu konusundaki görüş farklılığından kaynaklanır. Osman bin Affan radıyallahu anh zamanında yazılan Mushaflarda bugünkü gibi âyet başlangıçları ayrı yazılmamıştı. Daha sonraki dönemlerde bugünkü âyet başı ve sonu farklı işaretlerle tespit edildi. Gerçekte bir âyet fazlalığı veya azlığı söz konusu değildir.
İşlerimiz MASLAHAT veya MEFSEDET olmak üzere iki çeşittir. İyi ve kötü bu anlamı yansıtıyor. Başka bir ifade ile faydalı ve faydasız da denebilir. Fetva verilirken de maslahat neyi gerektiriyorsa ona göre fetva verilir. Bazı durumlarda fetva veren müftü maslahat ile mefsedeti dengeleyemeyebilir. Şöyle örneklendirebiliriz sizin için: İkisi de maslahat yani Müslüman için uygun olan bir şeyin birini alıp diğerini bırakmak gerekebilir. Bu durumda daha üstün ve uygun olanı tercih edilir. Fetva da ona göre verilir. Farz ve nafilenin bir araya gelmesi, farzı ayın ile farzı kifayenin bir araya gelmesi böyledir. Aileye yapılacak harcama ile farzı ayın olmayan cihada yapılacak harcama böyledir. Bir başka durumda iki kötüden biri alınmak zorunda kalınır, alternatif yoktur. Bu durumda da kötülüğü daha az olan tercih edilir. Fetva ona göre verilir. Hicret etmeye mecbur kalmış bir kadının beraberinde mahremi olmadan hicret yolculuğuna çıkması bunun örneği olarak alınabilir. Farklı bir örnek de iyi ile kötü arasında bir tercih yapmanın mümkün olmadığı yani farklı tutulamayacakları durum oluşur. İyi olanı yapsan da kötü olanın içinde olman gerekir gibi bir durumdur bu. Kötüyü terk ederken iyi de bırakılmış olabilir. Meşhur bir örnek olarak ölmemek için domuz etinden yemek gibi bir durum anlaşılabilir. Görülüyor ki fetva verilirken bir dengeleme yapılmaya çalışılmaktadır. Buna fıkıh dilinde MUVAZENE adı verilir. Mesela haram dediğimizde tek bir kavramı konuşuyoruz ama haramlar arasında da bir sıralama ve ağırlık farklılığı bulunmaktadır. İnsan öldürmek de haramdır insanın malını çalmak da. İkisi arasında ağırlık farkı vardır. Fetva verilecekken de bu farklılık gözetilir. Şüphesiz böyle bir tercih asla keyfi isteklere, beklentilere göre yapılmıyor. Neyin nerede nasıl tercih edileceği fıkıh âlimlerinin üzerinde yıllarca ilim tahsili yaparak öğrendikleri bir branştır.