Fetva Meclisi
Soru
Dürzîliğe bakışımız nasıl olmalıdır?
Cevap
Benzer fetvalar
Alakanıza teşekkür ederim. Bir kere daha tekrara gerek yok zannederim, biz bu sitede ilmi bir çalışma yapmıyoruz. Doğru bildiğimizi HALK KÜLTÜRÜ DÜZEYİNDE mü’min kardeşlerimize taşıyoruz. Şunu bilmelisiniz: Verilen kaynağı anlayacak düzeyde olan birinin bu sitede verilecek bir bilgiye zaten ihtiyacı yoktur. Kaynak inceleme imkânı olmayan için ise o kaynaklandırma sadece yer ve zaman israfı niteliğindedir. O kardeşlerimiz, bu siteden bilgi edinmek mecburiyetinde değildirler. Zaten ilmi manada bir site de değildir. Herkes kendine uygun olanı bulmalıdır. Bu siteden dini için istifade edenlerin düzeyi budur, biz onların duasını alıyoruz. Kendimize bunu vazife bildik. Bir diğer kardeşimiz de o kardeşlerimizin ihtiyacı olanı hazırlar, böylece de herkes vazifesini yapmış olur. Allah yardımcımız olsun, duanızı beklerim.
Aleykümselam. Müslüman için dinini hakkıyla yaşayabileceği ve adı ile pratiği ile İSLAM ÜLKESİ bir yer var iken sözünü ettiğiniz gibi bir kâfir ülkeye gidip orada yaşarsa böyle bir durum için haramlık söz konusu olur. Ne yazık ki bugün, İSLAM ÜLKESİ denebilecek bir toprak parçası yoktur. İslam adına bayrak sallanan yerler de bir kabileye bir coğrafyanın insanlarına mahsus ülkeler olarak anılmaktadırlar. Bu nedenle mevcut durumu, kitaplardaki bilgilerle karşılaştırmakta hata ederiz. Bulunduğumuz yerle gidebileceğimiz yerler arasında EN UYGUNU, EN AZ ZARARLISI gibi tercihler yapabiliriz. Kendiniz ve aileniz açısından bu değerlendirmeyi yaparak karar verebilirsiniz ancak. Allah yardımcımız olsun.
Şahitlik Kur'an, sünnet ve icma ile sabittir yani temel dini malumatımız arasındadır. En değerli haklar ve insana dair kıymetler şahitlik sayesinde muhafaza edilir. Bir nevi insani yardımlaşmadır şahitlik. Kur'an’ımız şahitler için çağrıldıklarında şahitlik etmekten kaçınmasınlar şeklinde buyurmaktadır. Buradan da genel anlamı ile şahitliğin farz bir iş olduğu anlaşılmaktadır. Şahitlik bir emanettir. Emaneti yerine getirmede Müslüman’ın hassasiyetleri ne ise bu konuda da o olmalıdır. Şahitlik yapabilmek için mükellefte aranan şartlar aranır. Akıl ve büluğ temel şarttır. Müslüman ile alakalı bir şahitlik için şahidin Müslüman olması gerekir. Toplum nezdinde şahsiyeti düşük itibarsız kimseler anlamında kullanılan fasık bir kimsenin şahitliği de kabul edilmez. Buradaki fasık için dini değerler açısından şahsiyetli olma veya olmama söz konusudur. Şahitlik genelde bir mahkeme konusu olarak bilinir ama toplum içinde belli olayların şahitliğinin de önemi vardır. Mahkemede veya bir olayın görgü tanığı olmada Müslüman için durum değişmez. Şahitliği üzerinde bir farz olarak gördüğünde onu Allah’ın murakabesi altında yaptığını/yapması gerektiğini bilir ve yapar.
Selamünaleyküm. Tarif ettiğiniz şekilde bir itikat, o döneminizin İslam dışı olduğunu göstermektedir. Yani siz yeni iman etmiş durumdasınız. İmandan öncesine dair ibadetlerinizden de mesul değilsiniz; bundan sonrakilere özellikle dikkat ediniz. Bu durumdaki babanızla bağlantılı olmanız şart değildir. Sizi imanınıza dair bir meseleden ötürü reddeden babanızı, o gevşeyinceye kadar mesafeli bir noktada bırakabilirsiniz. Bunun dışında bir hatanız da olmasın. Allah yardımcınız olsun, kalbinize huzur yuvanıza bereket ihsan etsin.
Biz, bu dünyada şeriatımızla var olabiliriz diye iman ediyoruz. Şeriatımız ve onun koruması altındaki hiçbir sistem bizim için var durumda değildir. Evet, şu veya bu isimle pek çok “izm” vardır ama onlar imanımızın çizdiği dairenin dışında kalmaktadır. Bazı hususların cazip gibi görülmesi ile biz, o beşer kökenli sistemleri kendimiz için uygun görecek değiliz. İçinden istifade edilebilecek yönler varsa onları alır gerisini sahiplerine terk ederiz. Biz Müslümanız. Müslümanlığımızın da şeriatı vardır. O bizim hayatımızdır. Gerisi ile aramızda iman şeridi tampon olarak bulunmaktadır.
Kâinattaki her varlık Yüce Allah tarafından belli bir düzen, gaye ve hikmete dayalı olarak yaratılmıştır. Tabiatın işleyişinden gezegenlerin hareketlerine kadar her şey Yüce Yaratıcının takdir ettiği belli bir ölçüye ve bir nizama göre varlığını sürdürmektedir. (Yûnus, 10/5; el-Kamer, 54/49) Bu nizam ve işleyiş içerisinde özel bir statüsü olan insan, akıl nimeti başta olmak üzere pek çok üstün kabiliyetle donatılmış ve vahye muhatap kılınarak diğer varlıklar arasında ayrıcalıklı bir konuma yükseltilmiştir. İnsanın yeryüzündeki en temel vazifesi, varoluşunun gaye ve hikmetini idrak ederek buna uygun bir hayat sürdürmeye gayret etmektir. Bu amaçla insan, Allah Teâlâ’ya samimiyetle bağlanıp iman ederek iyi, güzel ve sağlam işler yapmalı; hayatı boyunca adalet, iyilik ve merhamet gibi temel insani değerlerden ayrılmamalıdır. Nitekim İslâm’ın önemli kavramlarından olan “ihsan” ve “itkan”, insanın işini en iyi, en sağlam ve en güzel şekilde yapmasını ifade eder. Dünya hayatında insanın Rabbine, kendisine ve içinde yaşadığı topluma karşı olduğu gibi tabiata karşı da çeşitli sorumlulukları vardır. Bu durum insana, öncelikle tabiatın bir nimet ve emanet olduğu bilinciyle, onu tahrip ve ifsat etmeden hareket etme sorumluluğu yükler. Zira söz konusu sorumluluk ihmal edilip tabiata zarar verecek işler yapıldığında bunun olumsuz sonuçları yine insana dönecektir. (er-Rûm, 30/41) Bugün dünya çapında yaygınlık gösteren kuraklık, sel vb. felaketlerin bir sebebi de insanoğlunun tabiata karşı tamahkâr ve hoyratça davranışlar sergilemesidir. İnsan, tabiatla ilişkisinde Allah’ın evrene yerleştirdiği kanunlara uygun hareket etmek ve gerekli tedbirleri almakla yükümlüdür. Yerleşim yerlerinin inşa ve imarında doğal afet riskini hesaba katmak, zemin, malzeme ve inşa teknikleri başta olmak üzere gerekli tüm iş ve işlemleri söz konusu kurallara göre planlamak bu sorumluluğun kaçınılmaz bir gereğidir. Zira tabiatın işleyişini dikkate almayan yapılanmalar afet risklerini beraberinde getirmektedir. Aklı, irâdesi, inancı, vicdanı ve başka hiçbir canlıda bulunmayan kabiliyetleri, insanoğlunu her konuda olduğu gibi tabiatla ilişkisinde de sorumlu kılmaktadır. İnsanın bu bilinçle hareket etmesi ve gücünün yettiği hususlarda üzerine düşeni hakkıyla yaparak gerekli tedbirleri alması Yüce Allah’ın emridir. Dolayısıyla afetleri ve meydana gelen acı neticelerini, insan irâde ve sorumluluğunu yok sayarak tamamen kadere yüklemek doğru değildir. Hiçbir acının, hüznün ve meşakkatin olmadığı tek yer, ebedî mutluluk yurdu olan cennettir. Bu bakımdan dünyanın, insanın hiç üzülmediği, yorulmadığı, problemlerle karşılaşmadığı, sadece iyilik ve güzelliklerle dolu bir yer olduğu düşüncesi hayatın gerçekliğine uygun değildir. Nitekim insanoğlu tabiatın doğal işleyişinden kaynaklanan birtakım afet ve sıkıntılarla karşılaşabileceği gibi kendi ihmal ve hatalarının acı neticeleriyle de yüzleşmek durumunda kalabilmektedir. İnsanoğlu dünyada ebedî hayatına hazırlanacağı bir imtihan sürecindedir. İnsanın bilme ve irâde etme özgürlüğü gibi kabiliyetlerine binaen muhatap olduğu bu süreç, aynı zamanda, ona anlamlı bir hayat sürdürme imkânı sunmaktadır. İnsan yaşadıklarını doğru değerlendirerek başına gelen hadiselerden ibret almalıdır. Doğal afetlere maruz kaldığında da dersler çıkarmalı, sorumluluklarını hatırlamalı, maddî ve manevî alanda yapması gerekenlere yönelmelidir. İnsan, bir arada yaşamanın gereği olarak başkaları tarafından yapılan hataların sonuçlarıyla da karşı karşıya kalabilir. Böyle bir durum karşısında sergilediği tavır biçiminden sorumludur. Nitekim Yüce Allah Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle buyurmaktadır: “Hanginizin daha iyi işler yapacağını sınamak için ölümü ve hayatı yaratan O’dur” (el-Mülk, 67/2); “Her canlı ölümü tadacaktır. Sizi hem iyi hem de kötü durumlarla deneriz; sonunda bize döneceksiniz.” (el-Enbiyâ, 21/35) Dünya imtihanında başarılı olabilmenin yolu, afet ve musibetler karşısında serinkanlı tutum ve davranışlar sergilemekten geçer. Başına gelen sıkıntı ve ıstıraplara sabredip en güzel şekilde mücadele edenler, ahirette büyük bir mükâfata, ebedî bir huzur ve refaha kavuşacaktır. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de “Sabredenlere mükâfatları hesapsız verilecektir.” (ez-Zümer, 39/10) buyrulur. Ancak musibetler karşısında sabretmek, hiçbir şey yapmadan sadece beklemek ve sıkıntılara çaresizce katlanmak değildir. Aksine sabırlı davranmak, başa gelen olay karşısında metanet göstermek ve isyana düşmeden olumsuz neticeleri gidermek için azim ve kararlılık göstermektir. Bu gibi durumlarda yapılacak en önemli ve öncelikli şey, afetlerden zarar gören insanların maddî ve manevî yaralarının sarılması ve acılarının hafifletilmesi için elden gelen bütün gayretin sarf edilmesidir. Müslüman’ın başına gelen hadiseler karşısında metanet ve sabır göstermesi, ebedî nimetlere kavuşmasının da vesilesidir. Nitekim Allah Resûlü (s.a.s.) “Müminin durumu ne hoştur! Her hâli kendisi için hayırlıdır ve bu durum yalnız mümine mahsustur. Bir güzellik kendisine verildiğinde şükreder; bu onun için hayır olur; başına bir sıkıntı geldiğinde ise sabreder; bu da onun için hayır olur.” (Müslim, Zühd, 64 [2999]) buyurmuştur. Yüce Allah’ın kullarına karşı rahmet ve merhameti sınırsızdır. Bu bakımdan Müslüman, başına gelen afet ve hastalık gibi zor ve sıkıntılı hadiselerin Allah’ın rahmetiyle karşılık bulacağını bilmelidir. Nitekim Allah Teâlâ, Kur’ân-ı Kerîm’de çeşitli vesilelerle kullarını sınayacağını haber verirken, bu süreçleri Allah’a yönelerek sabır ve teslimiyetle karşılayanları şöyle müjdelemektedir: “İşte rablerinin lütufları ve rahmeti bunlar içindir.” (el-Bakara, 2/157) Aynı şekilde Hz. Peygamber (s.a.s.), mümini inciten ve kendisine sıkıntı veren her hadisenin onun arınmasına ve ahiretteki derecesinin yükselmesine vesile olacağını haber vermiştir. (Müslim, Birr, 52 [2573]; Ebû Dâvûd, Cenâiz, 1 [3089]) Allah Resûlü (s.a.s.) ayrıca, afetlerde hayatını kaybeden müminlerin şehit hükmünde olduğunu müjdelemektedir. (Müslim, İmâra, 164 [1914]; Ebû Dâvûd, Cenâiz, 15 [3111]) Bütün bunların yanında zor zamanlarda dua, niyaz ve yakarışlarla manevî duyguları güçlendirmek ve geleceğe dair umudu korumak büyük önem taşımaktadır. Nitekim Yüce Rabbimiz, “Kullarım sana beni sorduklarında bilsinler ki şüphesiz ben (onlara) yakınım, bana dua ettiğinde dua edenin dileğine karşılık veririm.” (el-Bakara, 2/186) buyurarak her durumda kullarını kendisine yönelmeye davet etmektedir. Zira dua insanı teskin ederek maneviyatını besler, zorluklar karşısında dayanıklılığını artırır ve onun Allah katındaki değerini yüceltir. Sonuç olarak müminlere düşen görev, zor zamanları sabır ve metanetle karşılamak, dünyanın neresinde olursa olsun afet ve musibetlere maruz kalanlara yardım etmek için seferber olmak, afetlerin ortaya çıkardığı acıları azaltıp yaraları sarmaya gayret etmek ve bir daha bu tür afetlere maruz kalmamak için beşeri planda atılması gereken adımları atarak elden gelen her türlü tedbiri almaktır.
dini sorular konusundaki diğer fetvalar
Eğer bir şey kati olarak haram ise ondan elde edilen kazanç da helal olmayacak demektir. Tam olarak haram olan bir kazancın bulunduğu sofraya da zaruret bulunmadıkça oturulmaz. Şunu da tespit etmeliyiz: Hâkimlik ve benzeri mesleklerin icrası, niyetle bağlantılı olarak sözünü ettiğiniz sonuca da çıkabilir, daha ehven bir durumda da olabilir. Bu nedenle o kadar ağır bir kanaati genelleme yaparak kullanmamak evla olandır.
Derin ilmi bir araştırmada verdiğiniz örnekteki gibi bir fark ortaya çıksa da bizim gibi sıradan insanların anlaması gereken şudur: Nebî Resûl, Resûl Nebî demektir.
Yüzme tıbben gerekli özel bir durum olmadıkça farz olmaz. Sünnet olması da genel bir hayat nimeti olarak bakılması açısındandır. Yüzme esnasında haram bir durum oluşacaksa o da terkedilmelidir.
Doktorların veya emniyet görevlilerinin sakıncalı bulduğu bir eğlence aletini kullanmak caiz değildir. Herkesin yaşına ve özel sağlık şartlarına göre bu hüküm değişken de olabilir. Bir bayan olarak özellikle bayan için sorulduğunda ise bayanın setriavreti açısından da bakacağımız için meseleye, bayanın erkeklerin görebileceği bir yerde olması durumunda bu aletleri kullanması o açıdan da caiz olmaz. Bir başka husus da, eğlenmenin bir mubah olduğunu bilmemiz gerektiğidir. ‘Eğlenmek mubahtır’ dediğimizde de bunun farzları ezmeyecek, insanî sorumluluklarımızı ihmale neden olmayacak ölçüler ve zamanlar içinde olması gerektiği vurgulanmış olur.
Burada bir anlaşma sıkıntısı olmalıdır. Sadece bir meselede karşı durma nedeniyle böyle olması anlamsız gibi duruyor. Elbette eşinizin anlayışlı olması gerekiyor, sizin de ifadelerinizi incitmeyecek şekilde kullanmanız gerekiyor. Allah'tan başka hiç kimseye karşı sınırsız bir teslimiyet ve itaat olmaz. Her şeyin bir dengesi olmalıdır. Eşler de bir denge üzerinden birbirlerine alaka duymalıdırlar. Tek taraflı olmasından çok iki tarafın da hatasından söz etmek gerekiyor. Bir aile büyüğünüzü size nasihat etmek ve durumunuzu değerlendirmek için öne çıkarın, size o yön versin. Böyle dışarıdan bilgilerle size yardımcı olmak zordur.
Sadece haramdan gelen kaynaktan elde edilen kazanç elbette berrak helal bir kazanç değildir. Tevbe etmeli ve istiğfar etmelidir.