Fetva Meclisi
Soru
Hastanın tedavi olmama hakkı var mıdır ya da tedavi olmamak için günahtır diyebilir misiniz?
Cevap
Benzer fetvalar
İnsan hayatının korunması dinin vazgeçilmez değerlerindendir. Bu yüzden İslam, sağlığın korunmasına büyük önem vermiş, hastalık durumunda da tedavi cihetine gidilmesini istemiştir. Hz. Peygamber (s.a.s.) bu hususta “Tedavi olunuz; çünkü Allah her hastalık için bir de deva (ilaç ve tedavisini) yaratmıştır; bundan sadece ihtiyarlık müstesnadır.” buyurmuş, kendisi de hastalandığında tedavi olmuştur (Ebû Dâvûd, Tıb, 1; Tirmizî, Tıb, 2). Bununla birlikte Hz. Peygamber’in, vefatıyla sonuçlanan son hastalığında ilaç kullanmadığı da bildirilmektedir (Buhârî, Tıb, 21; Müslim, Megâzî, 83). İslam’ın sağlık anlayışı koruyucu ve tedavi edici olmak üzere iki kısımda değerlendirilebilir. Helal ve temiz gıdalarla dengeli beslenme (A’râf, 7/31; Mü’minun, 23/51), bulaşıcı hastalığın olduğu bölgeye girmeme uyarısı (Buhârî, Tıbb, 19, 30), misvak kullanımı, el, ağız ve beden temizliğinin tavsiye edilmesi (Buhârî, Savm, 27) gibi ayet ve hadisler sağlığın korunmasını teşvik etmektedir. Yine bir hastalığın ortaya çıkması halinde Yüce Allah’ın şifa vereceğine dair ayetler (Şuarâ, 26/80), “Her hastalığın bir ilacı vardır, bu ilaç bulunduğu zaman hastalık Allah’ın izniyle iyileşir” (Müslim, Selam, 69) gibi hadisler tedavinin önemine örnek olarak gösterilebilir. Buna göre terkedilmesi halinde can ya da organ kaybına yol açacak tedavilerin yaptırılmaması veya bu mahiyetteki bir tedavinin sonlandırılması caiz değildir. Aynı şekilde tedavinin yapılmaması halinde salgın hastalıkların yayılmasıyla kitlesel bir tehdidin oluşacağı durumlarda da tedavinin yaptırılmaması veya sonlandırılması kişilerin dinen sorumlu olmalarına neden olacaktır. Ancak alanının uzmanı (hâzık) hekimlerin kanaati doğrultusunda tedavinin işe yaramayacağı (futility) durumlarda, hastanın ya da yakınlarının talebiyle tedavinin sonlandırılması veya hiç başlatılmaması caiz görülebilir.
Bir meslek sahibinin o mesleği icra etmesinin ona farz olması ancak ağır zorunluluk şartlarında olur. Mesela bir tıp mezununun, ağır yaralı bir insanın yanında doktorluğunu icra etmesi farz olur. Bunun haricinde mesleğini icra etmek diye bir zorunluluk yoktur.
Bedenlerimiz bize Allah’ın emanetidir. Emaneti en iyi korumak üzerimize farzdır. Tıp Allah’ın nimetlerinden biridir. O bize o nimeti vermiştir. Tıbbı putlaştırmadan nimet olarak kullanmamız ve bununla emaneti korumamız bize görevdir. Yanlış yapıyorsunuz, muhakkak doktora gidin.
Tıp konusunda önce uzmanlık aramalıyız. Uzman olduktan sonra Müslüman arayışımıza gerek yoktur. Her ikisi de aynı oranda ehil olur, ücretleri de aynı olur da buna rağmen özellikle Müslüman olmayana gidebilir miyiz diye sorulursa o zaman Müslüman’a gitmen gerekir deriz.
Tıbben yeterli denebilecek bir uzman uyarısı ile annenin veya ceninin hayati tehlikesi bulunduğu uyarısı ile teklif edilen sezaryenin yapılması tıpkı bir hayat kurtarma durumu gibi algılanır ve farz duruma geçer. Aynı uyarı, daha rahat bir doğum, daha az sancı gibi bir gerekçe ile yapılmış olsa idi o takdirde farz olur diyemezdik. Zira birinci durumda sezaryen bir hayati tehlikeye karşı yapılabilecek en yakın kurtarma operasyonudur ve alternatifi yoktur.
Selamünaleyküm.Böyle bir tedavi; A- Tıbbın şu andaki en az zararlı tedavisi ise, B- Sizin hastalığınız o tedaviyi zorunlu kılacak düzeyde ise Yaptırmanızda sakınca olmaz.Geçmiş olsun.
farz konusundaki diğer fetvalar
Satın alacağınız hayvanı tanımanız için yeterli bilgi ve tanıtım yapılabiliyorsa internet üzerinden satın almanız ve onu kurban etmenizde sakınca olmaz.
Hanefi mezhebine göre namaz kılıyorsanız Vitir namazı da farzlar gibi kaza edilmelidir.
Şöyle bilmelisiniz: Biz imanla bitirmek için mücadele etmemiz gereken bir hayat yaşıyoruz. Başından sonuna kadar hayatımızı tam bir iman ile geçirmek hedefimiz olmalıdır. Bu hedef baştan sona aynı heyecan ve ihlasla sürmeyebilir. Belki peygamberler, nadirattan salihler için mümkün denebilecek bir hedeftir bu. İman sıfır noktasına inmediği sürece aradaki iniş çıkışlar, kul o hedefi unutmadığı ve gayret ettiği sürece sorun değildir. Peygamber aleyhisselamın şu hadisini iyi anlarsak meselemize ışık tutacaktır biiznillah: “Bütün kalplerin ayı kaplayan bulut gibi bulutu olur. Ay ışığı ile parlak iken bir bulut önünü keser ve kararır. Bulut geçince de tekrar parlaklığı devam eder.” (Taberani, Avsat, 5220) Bu mübarek benzetmeyi unutmamalıyız. Yorgunluklar, ara sıra basan tembellikler, olumsuzluklar hedefimizi şaşırtmamalıdır. Kalbimizin nabzı gibi kabul etmeliyiz tıpkı koşarken nabız yükselecek, dinlenirken inecek ama kalp devam edecek. - Haramlardan külliyen uzak duracağız. - Farzlarda eksiğimiz olmayacak. - Nafilelerde ise kapasitemiz ve kabiliyetimizle bağlantılı olarak çalışıp duracağız. Birini beceremezsek diğerine, bir gün o nafileyi diğer günü başka bir nafileyi yerine getirerek yürüyüşe devam edeceğiz. Bu anlayışla bakamazsak şeytan ara dönemlerimizi değerlendirip bizi kulluk yürüyüşünden koparabilir.
Bunu şöyle anlamalıyız: Gerçeği ve hakkı gizlemek için söz sanatı kullanan biri… Bu tıpkı gerçeği gizlemek için silah kullanan biri gibi olduğundan hükmü de böyle olacaktır.
Bunu ifade eden sahih hadis vardır. Farzlarında eksiklik bulunanların nafilelerinden alınıp onların yerine konacaktır. Ancak hangi nafileden ne kadar konacak gibi bir bilgimiz yoktur.
Tarikat üzerinden yapılan işler en fazla “nafile ibadetler” olarak görülebilir. Zira farz ancak Allah’ın ve Peygamberinin belirlediği şeye denir. Nafile ise terk edildiğinde farz gibi bir “emir ihlali” şeklinde hata oluşturmaz. Daha ciddi tutulması gibi bir maksatla söylenmiş olabilir o sözler.