Fetva Meclisi
Soru
Hocam son nefeste kelime-i şehadet getirmenin önemi nedir? Kelime-i şehadet getiren ile getiremeyenin durumu nedir?
Cevap
Benzer fetvalar
Sekerat anında kelime-i şehadet ya da imana delalet eden bir söz ile bitirmek büyük bir işarettir. Ama şart olan imanın gereği üzere yaşarken ölüme yakalanmaktır. Şeytanın o anda müdahale edebileceğine dair bilgiler vardır. Bunun için de Allah'tan imanlı bir ölüm için sürekli niyazda bulunmak gerekmektedir. Birbirimize HÜSNÜ HATİME için dualar edelim.
Selamünaleyküm. Her Mü'minin en büyük endişesi son nefes endişesidir. 'Yüzüp kuyruğa kadar gelme' deyiminde olduğu gibi, maazallah insanın son nefesinde imanını kaybedebilme riski muhakkak vardır. Bu riskin en büyük işareti de onu yok saymaktır. Dua etmek ve gayretli olmak gerekir.
Aleykümselam. Böyle düşünceler yoğunlaşsa bile bunu imanınızla ilgili görmeyin. Bir şey yokmuş gibi devam edin ibadetlerinize. Bunların zihninize gelmesinden daha tehlikeli olan sizin bunlarla meşgul olmanızdır.
Bu bir vesvesedir. Bunu kendinize konu yapmayın. Kendinizi diğer işlerle meşgul edin. Boş vaktiniz kalmasın. Aklınıza böyle bir konu geldiğinde de onu hiç olmamış kabul edin. Hatta kelimeyi şehadeti bile bu nedenle getirmeyin. Bunun yerine mesela Kur'an okuyun. Dua etmeyi de ihmal etmeyin.
Kimin gerçek şehit olduğunu sadece Allah Teâlâ bilir. Biz, fıkıh kitaplarında tarif edilen şartlara uyan ölülerimize şehit deriz. O gerçek bir şehit değilse bizim sözümüz bir temenniye dönüşür, bir nevi dua olur onun için. Irkçılık veya siyasi bir maksatla kullanırsak bu kavramı bu da boş ve gereksiz bir söz olur. Umarım, dini değerleri suistimal etme vebali oluşmaz.
Allah Teâlâ benzeri bir şeyden muhafaza buyursun sizi. İntihar, kesin ölüm demektir. Karşı tarafın eline düşmek ise kesin ölüm değildir. Olsa olsa şehadettir. Mü'min ölümle şehadet arasında benzetme bile yapamaz.
dini sorular konusundaki diğer fetvalar
Kardeşin kardeşe zekât vermesinde, zekâta müstahaksa bir sakınca yoktur.
İmamlar, müezzinler de nihayetinde insandırlar; bazı sosyal ihtiyaçlarını, dinlenmelerini, tatillerini tabii karşılamak gerekir. Ancak caminin dibindeki evde oturup tatil günüdür diye namaza gelmeyen imamın, müezzinin nasıl bir amel anlayışına sahip olduğunu kestirmek mümkün değildir. Allah rızası için mi namaz kıldırıyor yoksa daha kaliteli bir iş bulamadığı için mi namaz kıldırıyor onu bilemem. İmamların bulundukları mevki Peygamber aleyhisselamın mevkiidir; onlar peygamber vekilleridirler. O makamın hakkını korumaları, o makam için canlarını feda etmeye hazır olmaları gerekir. Ne yazık ki, imamlar, müezzinler arasında bir zafiyet, devlette daha iyi bir iş bulamadığı için orada bulunma illeti yaygındır. Kesinlikle umumuna teşmil etmemiz doğru değildir ama yaygın tutum da budur. Ben size iki noktada uyarıda bulunayım: 1- Siz, bir de kendi açınızdan bakın konuya; siz cemaat olarak, namaza durduğunda haşyetten kalbi ürperen, kendini cennetlerde hisseden bir imama layıktınız da Allah Teala size öyle birini vermedi mi yoksa tencere yuvarlanıp kapağını mı buldu? Bir de kendi muhasebemizi yapmaya çalışalım. Bunu söylerken imamınızı aklamaya çalışmıyorum. Bu hesabın bir de ters yüzü olduğunu söylemeye çalışıyorum. 2- İmam veya müezzin hepimiz kuluz; hatalı yanlarımız vardır, olabilir de. Hatadan ötürü helak teorileri geliştirme yerine, sıcak ilişkiler geliştirip emri bilmaruf yapsak daha iyi bir iş yapmış oluruz. İmama küsüp camiyi, müderrise küsüp medreseyi terk ederek kimi kazandırabiliriz. Küse küse dünyayı terk etmek zorunda kalırız. Kesinlikle cemaati ve camiyi terk etmeyelim. İmamların açık bir küfrünü, akidedeki bir sıkıntısını görmedikçe namazları camilerde kılacağız. Eğer imamlarımızda, müezzinlerimizde bir sıkıntı varsa o zaman onları ıslah için çalışacağız. Ama nefisleri devreye sokmadan, daha beter hale getirmeden. Aman nefsani iş yapmayalım. Allah Teala, sayinizi meşkür kılsın.
Mevcut finans kurumlarının verdiği paranın diğer bankalar gibi yüzde yüz haram olduğunu söylemekte zorlanıyoruz; sağa sola çekilebilen esnek bir uygulama içindedirler. Ancak takvayı tercih eden biri için o paraya el sürmemek, alıp bir vakfa vermek daha uygun olur diyebiliriz.
Vakıflara bağışlanan eşya iki türlü bağışlanabilir. Birincisi şartlı bağıştır. Şartlı bağış, bağışlanan şeyin nasıl kullanılacağını bağışlayanın şarta bağlaması halidir. Bu durumda nasıl şart koşulduysa öyle kullanılması gerekir. Satılamaz, değiştirilemez. İkinci tür ise genel bağıştır. Yanı bağış yapanın herhangi bir şart koşmadan serbest bağış yapması durumudur. Bu durumda vakıf yönetiminin onu uygun gördüğü şekilde kullanması mümkündür. Size satılan motorun durumunu buradan çıkarabilirsiniz. Allah’a emanet olunuz.
Kur’an ve sünnetten direkt alıntı yapılabilecek bir konu değildir RABITA konusu. Ayrıntılarına girmemek şartıyla söyleyecek olursak, şirktir gibi ağır bir ithamı kullanmak doğru değildir. Ama bugünkü şekli ile sahabe hayatında görmediğimize göre bizim tavrımız bellidir. Yapmak zorunda değiliz. Yapana karışmayız. Allah’a emanet olunuz.
Hayır kurumlarının bütün elemanlarını hayır adına çalıştırması şeklinde bir şart yoktur. Hizmetlerini maaşlı kişilere yaptırabilirler. Ancak hangi bütçeden maaş vereceklerine dair ayrıntı, hayır kurumunun kuruluş senedindeki ayrıntılara bağlıdır ki bu durum maaş alanı değil vereni ilgilendirmektedir. Allah'a emanet olunuz.