Fetva Meclisi
Soru
Şöyle bir alışveriş şekli caiz midir: Televizyon alırken ilk taksitte toplam miktarın yarısı ödeniyor, diğer yarısının ise ucu açık, istendiği zaman. Bu alışverişte sıkıntılı bir durum var mıdır fıkhen?
Cevap
Benzer fetvalar
Pazarlık yapılırken taksitle ve daha yüksek fiyata geri alma şartı konması durumunda o alışveriş caiz olmaz. Bunun bir benzeri olan taksitle satıp peşin fiyatı ile aynı kişiye satmak da caiz değildir. Her iki durumda da faize kılıf uydurmak vardır.
Taksitle alışverişin bir sakıncası yoktur. Sakıncalı olan durum şudur: Sizin ödeme gününüz gelen taksidinizi ödeyemeyeceğiniz için alacaklının gecikme karşılığı borcunuza ilave yapması sakıncalıdır. En baştan taksitli alışveriş yapanın peşine göre belli bir farkı kabul etmesinde sakınca yoktur.
Mesela yüz liralık alışverişlerini siz ödeyip onlardan yüz lira artı bir rakam alıyorsanız bu bir faizdir, yapılması da caiz olmaz. Şöyle yaparsanız caiz olur: Siz onların alacakları şeyi orada kendiniz için satın alın. Sonra da onlara dilediğiniz fiyattan satın. Ama bunu gizli yapmayın.
Selamünaleyküm. Kâğıt üzerinde faiz olmadığı söylenebilir ama size uzak durmanızı tavsiye ederiz. Tüketim delisi topluma bizi de alıştırmak istiyorlar. Paramız kadar harcayıp, borcu zillet gören anlayışla yaşamayı ihmal etmeyelim.
Bir gerekçeyle mecbur kalınırsa kredi kartıyla tek çekim üzerinden (taksitlendirme olmadan) caiz olabileceğine dair fetvadan yararlanılabilir.
Bir alım satımın caiz olması için gerekli şartlardan biri de, satılan şeyin fiyatının belli olmasıdır. Satımı yapıp ödemeyi ileride belirleme anlamındaki satışlar caiz değildir. Böyle bir işlem faiz değildir. Ticarette yasak olan sadece faiz değildir. Buradaki sakınca belli olmayan fiyatın ileride sıkıntı oluşturmasındandır.
dini sorular konusundaki diğer fetvalar
Sizin, ev kıyafeti ile mahreminiz olmayan erkeklere görünmeniz doğru değildir. Bir zaruret olmadıkça çıkmamalısınız. Doğru yapıyorsunuz. Abartı değil, normal olandır yaptığınız. Nazik olun, sert konuşmayın yeter.
Bilhassa iman konusundaki vesveseyi yanlış değerlendirmişsiniz. Oradaki vesvese, endişe etme içeriklidir. İnsanın imanından endişe etmesi ise sizin de söylediğiniz gibi hadiste kalite olarak gösterilmektedir. Buradaki kalitenin aksi boş vermişliktir. O ise iman için bir tehlikedir.
Bir kız çocuğu olarak babanın gönlüne girmen daha doğru olur. Tatlı dilinle yapman gereken şeyi sert sözlerle asla yapma. Bir de senin çocuk onun baba olduğunu da unutma. Becer gönül al. Başka türlü senin işin değil nasihat etmek.
Kimin emrettiği konusunda bir tereddüt yoktur. Zira Allah Teâlâ ve Peygamber aleyhisselamdan başkası bir şey emretmez, edemez. Farz, vacip, Sünnet ve diğerleri; hepsinin kaynağı aynıdır. Bu üç emir türünde kaynak açısından sıkıntı yoktur. Bu emirlerin bize ulaşmasında bir puanlama farkı olabilir. Mesela sahih hadis/zayıf hadis örneğinde olduğu gibi. Bir başka neden de bilhassa vacip ifadesinde emrin açık bir şekilde ne kadar ve nereleri kapsadığı hususunda anlama zorluğu olursa, o emir için farzdan bir alt puan olan vacip kavramı kullanılır. Çünkü farzdaki katiyeti oluşturacak net beyan anlaşılmamış olur. Bu ayrıntı Hanefî mezhebi müçtehitlerine aittir. Diğer ulema ya direkt farz gibi görmüşlerdir ya da direkt Sünnet gibi görmüşlerdir. Fıkıh ölçülerinde Hanefî müçtehitlerinin daha fakîh bakışlı olmalarının bir tezahürü olarak anlaşılabilir mesele. Allah'a emanet olun.
Allah Teâlâ, insanlara dinini öğretsin diye Peygamber sallallahu aleyhi ve sellemi gönderdi. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem kendisine inen Kur’an’ı ayet ayet, sure sure iman eden ilk nesle öğretti. Kur’an’ın yanında kendisi de açıklamalarda bulundu. İlk nesil onun elinden yetişti. Sadakatleri ve gayretleri sayesinde ilk nesil mükemmel bir kadro olarak çıktı ortaya. Dini tatbik etmede ve gayrette Allah’ın rızasına erdiler. Allah Teâlâ Kur’an ayeti indirip, onlardan razı olduğunu bildirdi. Onlar da Allah’tan razı idiler. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem sağlığında din adına gereken cevapları bizzat kendisi veriyordu. Onun vefatından sonra ise ashabı, din adına ortaya çıkan soruların cevabını verdiler. Bir anlamda şöyle oldu: Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellemin getirdiği dinin ne olduğu, ashabın ağzından öğrenildi. Çünkü onlar din konusunda güvenli idiler. ‘Bu ayettir, bu hadistir!’ diyerek yönlendirdiler. Yerine göre kendileri de yorum yaptılar. Yaptıkları yorumun kendilerine ait olduğunu da vurguladılar. Ashaptan sonraki nesil gayet tabii olarak, ashabın taklidini yaptı. Onlar Peygamber sallallahu aleyhi ve sellemi gördükleri ve ondan din öğrendikleri için, yaptıkları ve söylediklerinin vahye yakınlığı tartışılmayabilirdi. Onlardan sonra gelenlerden kimsenin yaptığının o derece vahye yakınlığı iddia edilemezdi. İkinci nesil, ashaptan din öğrendi. Muhteşem bir gayret sergilediler; insanüstü denebilecek bir himmet ve çalışmayla dini öğrendiler, öğrettiler. Talebe oldular, talebe yetiştirdiler. Ciddi ilim halkaları tesis edildi. Sahabilerin ardından yaygınlaşan ilim halkaları bir zaman sonra belirli isimlere mal olmaya başladı. Medine’de Malik bin Enes’in ismi sivrildi. Kufe’de Ebu Hanife öne çıktı. Basra’da bir başka isim duyuldu. Yoğun ve yaygın bir ilim çalışması yapılırken, konuları işleme ve öğretmeden kaynaklanan farklılıklar da yavaş yavaş belirdi. Malik bin Enes’in, Ebu Hanife’ye göre üslup farkı; Ebu Hanife’nin de ona göre farkı dikkat çekti. Kur’an’ı anlamak ve yaşamak ana hedefinde hepsi müttefik oldukları halde ‘nasıllığı’ konusunda farklı üsluplar yerleşti. Kesin olan bir hakikat vardır ki o da şudur: Bu ilk kadrolar arasında, memuriyetini dikkate alarak, tayininden çekindiği için en rahat fetvayı arayan, evirip kıvırarak konuşan kimse yoktur. Allah’ın dinini yayma ve yaşatmadan başka bir hedefleri olmamıştır. Aralarında, geçinmek zorunda olduğu bir iş olarak ilmi çalışmalar yaptığı söylenebilecek kimse yoktur. Onlar ilmi din olarak gördüler, cihad olarak uyguladılar. Ümmet onlara itimat etti, onlar da o itimadın altında kalmadılar. Sözlerinin bedeli olarak zindana açılan bir yol önlerine çıkınca tereddüt etmediler. Ölümle yüzleşince ondançekinmediler. Onların bu çalışmaları genişletmeleri zorunluydu. Çünkü İslam toprağı gitgide büyüyor, Müslüman sayısı her gün artıyordu. Buna göre de fitneler dal budak salıyordu. Bu ilmi çalışmalarda yüzlerce âlimin adı anıldı. Pek çoğunun ders halkaları binlerce ‘din bilen’ insan yetiştirdi. Dinin tahrip görmesini engellediler. Fakat o dönemde bu çalışmaları yapanların adlarının ebedileşmesi herkes için mukadder olmadı. Pek azının adı bir ekolün başı olarak anıldı. Bunlardan dördü de bir mezhep olarak yerleşti. Müslümanların bu dört mezhepten birine bağlı olması, İslam’ın şartlarından bir şart kesinlikle değildir. Böyle bir iddia batıldır. Bu mezhepleri aşıp elde edilebilecek bir fıkıh da yoktur. Kâğıt üzerinden yürütülen bir tartışmada mezhepleri aşmak mümkündür. Mezhepleri aşmak veya yok saymak, sahiplerinin isimlerini yok saymaksa bu onların hadis ve Kur’an konusundaki aktarmalarını da yok saymak gibi bir sonuca götürür bizi. Hiç bir Müslüman, Ebu Hanife’yi veya Ahmed bin Hanbel’i takvasında, güvenilirliğinde itham etmemiştir. Söylenebilecek olan söz, onların da beşer olmaları hasebiyle yanılma ihtimalleridir. Bu da doğrudur. Yanılabilirler; yanıldıkları da olmuştur. Yanıldıklarını anlayıp görüş değiştirmişlerdir. Bizim için yine bir sorun yoktur. Biz onlara bağlı değiliz; bağlı olduğumuz Kur’an ve sünnettir. Onlar bize Kur’an ve sünneti verdikçe alırız, kayma gösterdikleri yerde de onları bırakır kitabımıza sahip çıkarız. Kur’an ve sünnet elhamdülillah elimizdedir. Mesele bizim Kur’an’a daha yakın olmamız ise sorun yok. Bunu ispat etmek için sabah namazını şöyle kırk gün aksatmadan camide cemaatle kılabildiğimiz, malımızı onlar kadar en azından Allah yolunda infak edebildiğimiz, cihaddan nasiplenebildiğimiz gün yapsak, melekleri için daha inandırıcı bir iş yapmış olurduk.
Ellerin açılması bir ilave fazilet olarak görülmelidir. Şart değildir. Açabildiğiniz zaman açarsınız, pozisyon müsait olmadığında da açmayabilirsiniz. Bütün dualar için bu durum geçerlidir.